Kırmızı Çizgileri Aşmak: Bir ‘PKK devleti’ Türkiye için kötü müdür?

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, o yıldan itibaren Türkiye’nin Kürt meselesinin de şekillenmesinde kritik bir rol oynadı. Öncelikle, Türkiye’nin Esad karşıtı muhalefete aktif destek vermesinin sebeplerinden biri, uzayan çatışmaların Esad-PYD ittifakına yol vermesi ve bunun sonucunda da Suriye kuzeyinde otonom bir PKK yapılanmasının oluşmaya başlamasıydı. Türkiye’nin tarihsel “kırmızı çizgileri”ni harekete geçiren bu gelişme, Türkiye’yi her geçen gün Suriye iç savaşının daha da içine çekti.

İlginç bir şekilde, takip eden aylarda Suriye iç savaşındaki gelişmeler bu sefer de Türkiye ile PKK arasındaki “Barış Süreci”nin ortaya çıkmasına yardım etti. Türkiye açısından, AKP iktidarının öngördüğünden çok daha uzun süren Suriye iç savaşının maliyeti her geçen gün artmış ve Türkiye’nin bu savaştaki aktif taraflılığı Suriye ve İran’ın PKK’ya daha fazla destek sağlaması ihtimalini ortaya çıkartmıştı. Barış sürecinin başlamasında önemli bir etken, Türkiye’nin PKK’nın Suriye savaşıyla ilintili bir “vekalet savaşçısı” olarak kullanılma ihtimalini ortadan kaldırmak istemesiydi. (Bugün tekrar geri döndüğümüz çatışma sürecinde yaşananlar, hükümetin bu kaygısına kendince bir haklılık da kazandırmaktadır). PKK açısından baktığımızda ise, 2012 yılının sonuna geldiğimizde, PYD’nin yıl başında elde ettiği siyasi kazanımlar ÖSO ve el-Nusra’nın Kürt bölgelerine yönelik saldırılarıyla tehlike altına girmişti. IŞİD’in yükselişiyle beraber daha da vahim bir hal alan bu tehdit, PKK’nın Türkiye ve Suriye’de iki-cepheli bir savaş sürdürmesini mümkün olmayan bir duruma getirdi. Dolayısıyla, Suriye’de kendilerine yönelik yeni tehditler beliren Türkiye ve PKK için birbirleriyle “ateşkes” yapmak  makul ve hatta zorunlu bir hale gelmişti. 2013 başında başlayan ve 2,5 yıl devam eden barış/çatışmasızlık süreci büyük oranda bu zorunluluk üzerine inşa edilmişti.

2013 başında Türkiye ve PKK’yı ateşkese zorlayan Suriye iç savaşındaki gelişmeler, 2015 yılının ortasında ise çatışmaların yeniden alevlenmesinde önemli bir rol oynadı. Özellikle PKK’nın ateşkesi bozma kararında Suriye’nin etkisi çok belirgindi. İlk olarak, Amerikan hava desteğinin yardımıyla PYD IŞİD’i kimsenin öngörmediği bir hızda Suriye kuzeyinden çıkardı ve Temmuz ayı itibariyle Suriye’deki Kürt bölgelerinde büyük oranda hakimiyet kurdu. Bu durum PKK’ya Türkiye’yle yeniden tek-cepheli bir savaşın imkanını sundu.

Untitled3

Suriye kuzeyindeki değişim: Şubat-Temmuz 2015

Okumaya devam et

Reklamlar

Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

7 Haziran’dan 1 Kasım’a Kürt Siyaseti’nin Seçim Yanılgıları

1 Kasım seçimleri Türkiye siyasi tarihinin sonuçları açısından en sürpriz seçimlerinden birisi oldu. AKP, 7 Haziran’da AKPli Kürtlerin büyük oranda HDP’ye kaymasıyla kaybettiği tek-parti iktidarını, kaybettiği Kürt oylarının üçte ikisini Türk oylarının da fazlasını geri alarak tekrar kazandı. AKP’nin 1 Kasım “zafer”inde elbette AKP’nin doğrularının da payı var. Ama AKP’ye seçim zaferini getiren ana etken kendi doğrularından ziyade muhalefetin yanlışları oldu. Kürt hareketinin şiddete geri dönüşü, CHP’nin çatışma ve ölümleri Erdoğan-karşıtı siyasetinde araçsallaştırması ve MHP’nin anlamsız bir “Hayır” siyasetinde ısrarı, 1 Kasım’da Türkiye halkının neredeyse yüzde 10’unun “yeniden” AKP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kendi doğrularını teslim etmek açısından, AKP’nin seçim zaferindeki en önemli faktörlerden biri AKP’nin mevcut siyasi partiler arasında hatalarından ders alan tek parti olmasıydı. AKP, 7 Haziran’da kendisine oy kaybettiren HDP’yi baraj altında bırakma politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim etkinliği gibi politikaları 1 Kasım sürecinde büyük oranda terk etti. Başta CHP olmak üzere Türk muhalefeti ise, yıllardır mağlup geldiği seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediği gibi, 7 Haziran’da elde ettiği tarihsel imkânı da yanlış bir ön-şart siyasetiyle heba etti. Ne gariptir ki, 7 Haziran’dan kendisinin dahi beklemediği bir zaferle çıkan Kürt siyaseti de ne 7 Haziran sonuçlarını ne de sonraki 1 Kasım sonuçlarını doğru okuyabildi. Türkiye’nin Temmuz ayından bu yana içine düştüğü çıkmazın temel sebeplerinden biri de HDP ve PKK’nın 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına yönelik yanılgıları oldu.

HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı aldığında, bu karar kendi taraftarları tarafından dahi riskli bulunmuştu. Nitekim HDP’nin seçim barajını geçme ihtimali 6 Haziran’da dahi kesinleşmemişti. Bu riski gidermek adına, HDP seküler Türklerdeki Erdoğan karşıtlığına yatırım yaparak seçim sürecinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla ‘akıllı’ bir Erdoğan-karşıtı politika geliştirdi. Fakat seçim barajını geçmeye yönelik bir taktik olarak anlaşılır olabilecek olan bu politika, seçim sonrasında HDP tarafından kalıcı bir stratejiye dönüştürüldü ve özelde Erdoğan genelde de AKP karşıtlığı HDP siyasetinin ana eksenine yerleşti. Ancak HDP’nin katı Erdoğan-karşıtı siyasetinin gözden kaçırdığı hayati bir nokta vardı: 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye kayan Kürtler AKP’ye ve Erdoğan’a ‘düşman’ değil ‘dargın’dılar. Bu “eski AKPli yeni HDPli Kürtler”in talebi AKP’nin bertaraf edilmesi değil, AKP’nin ülkeyi barışın gerekliliklerini daha kararlı ve tutarlı bir şekilde yerine getirerek yönetmesiydi. (IPSOS’un 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı ankette HDP seçmeninin yaklaşık üçte birinin seçim sonuçlarından memnun olmayıp erken seçim istemesi de bunun bir işareti idi. Nitekim 1 Kasım sonrasında HDP’ye oy vermiş seçmenlerin dahi bir kısmı AKPli siyasetçilere “İyi oldu. Biz barajı aştık siz de tek başına iktidar oldunuz” diyecekti.) Dolayısıyla, Kürtlerin en az yarısının hala barış sürecinin ana Türk partneri olarak gördüğü Erdoğan ve AKP’nin HDP tarafından düşmanlaştırılması geri tepme ihtimali yüksek bir politikaydı. Nitekim 1 Kasım’da da öyle oldu. Bu yüzden, Demirtaş’ın 8 Haziran’da Erdoğan ve çevresine yönelik “Asmayacağız, yargılayacağız!” çıkışıyla kalıcılaşan HDP politikası yanlış olduğu kadar ahmakça idi.

CHM3NhUWMAAfuoc

Kaynak: IPSOS seçim sonrası anketi, 8 Haziran 2015

Okumaya devam et

Çözüm Süreci: Yeni Bir Değerlendirme

Bu ülkede okullarda zorunlu ‘dün’ dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.” (İlber Ortaylı)

7 Haziran seçimlerinin ertesinde PKK’nın ateşkesi sonlandırmasıyla yeniden başlayan çatışmalar, iki buçuk yıllık Çözüm Süreci’nin yeni bir değerlendirmeye açılmasına sebep oldu. Çözüm Süreci’nin zaaflarının ve yanlışlarının düzeltilmesi amacıyla yapılsa belki hepimizi mutlu edebilecek bu durum, maalesef daha ziyade sürecin ne kadar da yanlış olduğunun, AKP’nin süreci devam ettirmekle vatana ihanet ettiğinin ve nihayet Çözüm Süreci’nden mesul olanların yargılanması gerektiğinin tekrarlandığı bir noktaya vardı. Öyle ki, pek çok kişinin gözünde son iki ayda ölen bütün asker ve polislerin sorumlusu doğrudan Çözüm Süreci ve onu savunanlar oldu. Bu yazıda, bu algının niçin yanlış ve zararlı olduğuna dair kendi fikirlerimi yazıp Çözüm Süreci’nin yeni(den) bir savunmasını yapacağım.

2013 yılının başında girdiğimiz Çözüm Süreci, yanlışları da içeren doğru bir adımdı. Öncelikle, süreç içerisinde küçümsenmemesi gereken adımlar atıldı ve kısmi de olsa iyileşmeler yaşandı. Örneğin, (bir ara Kürt hareketinin neredeyse ana talebi haline gelen) KCK tutuklularının tahliyesi gerçekleşti. Özel okullara tanınan Kürtçe eğitim hakkı ile Kürtçe eğitimin önündeki sembolik direnç kırılarak normalleşmenin önü açıldı. Elbette bu kısmi iyileşmelerin eleştirel bir şekilde ele alınması da mümkün. Ki ben de bu iyileşmelere yönelik şerhlerimi iki yıl önceki bir yazımda not düşmüştüm.

Fakat zaten Çözüm Süreci’nin en önemli doğruları ve katkıları bu kısmi iyileşmeler değildi. Çözüm süreci, her şeyin ötesinde, özellikle iki noktadan dolayı çok değerliydi. Birincisi, Çözüm Süreci konuşmayı ve bu vesileyle de siyasi çözümü mümkün kılan bir zemini oluşturdu. Düzenli olarak çatışmaların yaşandığı bir iklimde, siyasetçilerin anlamlı bir müzakere yürütmesi de, halkın bu müzakerelere kitlesel destek vermesi çok zordur. Bu yüzden, muhalifler tarafından pek çok zaman “barış süreci değil ateşkes” denilerek burun bükülen çatışmasızlık durumu, barışa giden yolun kendisiydi zaten. Evet, Çözüm Süreci belki gerçek bir barış değildi, ama barışa giden/gidebilecek bir yoldu.

Okumaya devam et

Kürt Sorunu ve Barış Süreci (kitap)

Dört yıldır blogda yazdığım yazıların Kürt sorunu hakkında olanlarını üç ana bölüm halinde bir araya toplayıp kendimce kitaplaştırdım. Keşke ihtiyaç kalmasaydı, ama barış sürecine verilen “kavga molası“, bazı noktaları yeniden okumanın faydalı olabileceği fikrine götürdü beni. İlgilenenler, PDF formatındaki kitaba aşağıdaki resmin üzerine tıklayarak erişebilir.

Yeni Bir “Kavga Molası” Üzerine Notlar

CKhOeJYWoAEjvYd

1. Barış süreçlerini idealist kahramanlar değil, çıkarlarının barıştan geçtiğini idrak eden çıkar grupları yürütürler. AKP hükümetleri ve PKK liderliği barışçıl ya da demokrat oldukları için başlamamıştı barış süreci. 2013’te başlayan süreç, bu iki aktörün çıkarlarının barıştan geçtiğini anlamalarını mümkün kılan bir rasyonelliğe nihayet kavuşmalarıyla mümkün oldu.

2. AKP ve Kürt siyaseti hala birbirlerine mahkûm. Yeniden alevlenen çatışmaların değiştirmediği bir gerçek bu. Bu yüzden, barış süreci yavaşlayabilir, donabilir, gerileyebilir, ama “bitmez”. Yaşadığımız şey PKK’nın anlamsızca tırmandırdığı bir “kavga molası”. Sonunda yine masaya dönülecek yeni bir akıl tutulması. Öyle görünüyor ki IŞİD’in yükselişi sonrasında bölgede (özellikle de Suriye’de) yeşeren ABD-Kürt ittifakı, PKK’ya 2012 yılındakine benzer bir “özgüven şaşırması” yaşattı ve Kandil kendini silahların işe yararlılığına yönelik yeni bir yanılsamaya kaptırdı. Fakat PKK, ABD’nin Türkiye ile vardığı uzlaşmanın kendisi açısından hayal kırıcı sonuçlarının, yapageldiği “serhildan” çağrılarının Kürt halkının nezdindeki karşılıksızlığının ve barış sürecinde Türk istihbaratının da elinin armut toplamadığının farkına vardığında (ki bu çok uzun sürmeyecek) gerçekliğe geri dönecek ve barış süreci kaldığı yerden (ama büyük ihtimalle PKK’nın şehir yapılanmasının önemli oranda ve Kandil liderliğinin de kısmen tasfiyesiyle) devam edecek.

3. Kürt siyasi hareketinin ve azılı Erdoğan karşıtlarının yaptıkları propagandanın aksine, iki buçuk yıllık ateşkesi PKK bozdu ve müzakere masasını PKK “tutuşturdu”. Kandil, ateşkesi sonlandırdığını menfur Suruç saldırısından günler önce ilan etmişti ve Suruç öncesinde yol kesme ve araç yakmayla başlayan PKK eylemleri Suruç sonrasında polislerin ve “sakallı” sivillerin öldürülmesiyle devam etti. Devletin Kandil’e yönelik bombardımanları ve PKK’nın şehir yapılanmasına yönelik kapsamlı gözaltıları, PKK’nın silahlı eylemlerini takip eden tasarruflardı. Devletin verdiği tepkinin meşruiyeti ve doğruluğu başka bir tartışma konusudur; ama ateşkesi kimin bozduğu bir tartışma konusu değildir.

Adsız Okumaya devam et

Kürt Meselesinin ‘de’ bir Parçası Olarak Alevi Meselesi

Şiddetin hak mücadelesindeki işlevi siyaset bilimcilerin tartışageldiği bir soru(n) olmuştur. Yakın dönemde yapılan bazı bilimsel çalışmalar, taleplerin elde edilmesi açısından, şiddetsiz isyanların silahlı isyanlara göre genel olarak daha etkili olduğuna işaret etmiştir. Örneğin, 2008 yılında yayınladıkları çalışmadaStephan & Chenoweth şiddetsiz direniş hareketlerinin şiddet içeren direniş hareketlerine nazaran uzun vadede meşruiyet, dış destek ve ordunun etkisizleşmesi noktalarında daha üstün olduğundan hareketle şiddetsiz direniş hareketlerinin başarıya ulaşma ihtimalinin daha yüksek olduğunu öne sürmüş ve bu argümanlarını ampirik verilerle desteklemişlerdir. Bu ve benzeri çalışmaların bulguları bizleri şu sonuca götürmektedir: şiddet içeren bir siyasal hak mücadelesi, sadece ahlaken değil, stratejik olarak da yanlıştır.

Her ne kadar bilimsel çalışmalar yukarıdaki sonuçları ortaya koysa da, spesifik örgütlerin silah bırakması noktasında asıl belirleyici olan şey, bilimsel çalışmaların bulguları değil, muhatap devletlerin tarihsel politikaları olmuştur. Silahlı mücadeleye kalkışan grupların pek çoğunda “şiddetin işlevselliğine” olan inanç zaman içerisinde artarak devam etmiştir ve maalesef PKK da bu gruplardan biridir. “Kürt realitesi”ni tanımaktan “Kürtçe televizyon”un açılmasına kadar Türkiye devletinin Kürt kimliğine ve haklarına yönelik attığı hemen her adım, şiddet eylemlerini takip eden ve onlara tepkisel olarak verilen gecikmiş cevaplar olmuştur. Devletin bu tarihsel hatası, PKK’nın ve onu destekleyen Kürtlerin nazarında şiddete işlevsel ve olumlu bir anlam yüklenmesine sebep olmuştur.

Şiddetin Kürtlerin özgürlük ve haklarına katkısı entelektüeller ve dışarıdan izleyen vatandaşlar için tartışmalı bir konu olabilir; fakat Kürt siyasal hareketi içindeki neredeyse hiç kimse için bu tartışmalı bir konu değildir. Kürt siyasal hareketindeki yaygın ve güçlü kanı “ne elde ettiysek silah/PKK sayesinde elde ettik” kanısıdır. [Öyle ki, 2011 sonrasında PKK’ya yönelik içerden ve samimi eleştiriler yapan Orhan Miroğlu dahi Silahları Gömmek adlı kitabında şu notu düşmüştür: “Kuşku yok ki, Kürtlerin ulusal haklarının bugün gündemde olmasını sağlayan, bu mücadeleyi 1990’lı yıllardan bu yana yürüten PKK’dır.” (2012, s. 49)] İçinde bulunduğumuz çözüm sürecinin başarısı, Kürt siyasal hareketinin zihninde geçmişe yönelik katı bir gerçeklik algısını yansıtan bu kanının geleceğe yönelik zayıflatılmasına ve hatta tersine döndürülmesine bağlıdır. Bu ise, özellikle PKK liderliği ve militanlarında silahların işlevsizleştiğine yönelik bir inanç oluşturacak güven verici adımların atılmasını gerektirmektedir.

Okumaya devam et

Filipinler’e “bile” Barış Gelmiş

Aradan bir aydan fazla zaman geçtiği için hatırlamayabileceğiniz son yazımda, 17 Aralık sonrasında hükümetin politikalarını “Batı demokrasileri”ne atıf yaparak ve “gerçek demokrasilerde böyle şeyler kabul edilemez” şeklinde eleştiren muhalefetin, Batı’nın değer ve özgürlüklerine karşı seçici yaklaşım sergilediğini ve bu değer ve özgürlerin pek çoğunu görmemeyi yeğlediğini belirtmiştim. Muhalefetin “muhafazakar ideolojisine” bağladığım bu durum, maalesef muhalefette sadece Batı’nın ideal örneklerine karşı değil, aynı zamanda Doğu’nun örneklerine karşı dahi kısmi ve iradi bir körlük oluşturuyor. Bu yılın başında Filipinler’de hükümet ile Müslüman isyancılar arasında varılan barış anlaşmasının detaylarına göz gezdirdiğimizde ne demek istediğim daha anlaşılır olabilir.

***

Filipinler’in Mindanao bölgesindeki Müslüman (Moro) azınlığın içinden çıkan silahlı gruplar ile Filipin devleti arasında 40 seneyi aşkındır devam eden ve bu zaman zarfında 100 binin üzerinde can kaybına sebep olan çatışmanın tarafları, Türkiye’ye benzer şekilde, 2000’li yıllarda barış görüşmelerini hızlandırmışlardı. Başkan Benigno Aquino’nun özel ilgisi ve Malezya’nın arabuluculuğunda son birkaç senedir ivme kazanan barış görüşmeleri, nihayet 2014 yılında meyve verdi ve taraflar Mart ayında kapsamlı ve tatmin edici bir anlaşmayı imzaladılar. Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin (Moro Islamic Liberation Front, MILF) lideri Hacı Murat İbrahim ve 500 kadar da militanının hazır bulunduğu bir törende imzalanan anlaşmanın başlıca maddeleri şunlardı.

Okumaya devam et

Doğu’nun Seçim Karnesi

2014 yerel seçimlerinin “Doğu cephesi”ndeki sonuçlarını ele alan doyurucu analizler yapılmadı değil. Kafa Radyo’nun ve Cuma Çiçek’in analizleri oldukça faydalı veri ve analizler içeriyor. Özellikle Kafa Radyo’nun benim de aşağıda kullanacağım bazı haritaları çok çok değerli. Bunlara ilaveten, El-Cezire’nin analizi de göz atmaya değer.

Fakat hem bu analizlerdeki hem de Türkiye geneli hakkında yapılan diğer analizlerdeki kıyaslarda önemli bir hata yapıldığını düşünüyorum. Herhangi bir partinin oylarının bir ilde ya da bölgede önceki seçimlere kıyasen artıp artmadığına yönelik analizler şu üç değişiklik dikkate alınmadan yapılmamalı:

  1. Yeni büyükşehir olma durumu. (Mesela Van ve Mardin)
  2. Yeni büyükşehir yasası sonucu değişen büyükşehir sınırları ve buna bağlı olarak artan seçmen sayısı. (Mesela Antalya ve Diyarbakır)
  3. 2009 sonrası artan kutuplaş(tır)ma sonucunda “diğer” seçeneklerindeki azalmanın etkisiyle pek çok ilde efektif olarak iki-partili seçime doğru kayış.
diğer

“Diğer” oylarındaki tarihsel düşüş (Kaynak: KONDA, 2014)

Bu üç sebepten dolayı, örneğin yeni büyükşehir olan Van ve Mardin’deki, ya da yasadaki değişiklik sonucu belediye başkanı seçimlerindeki seçmen sayısı iki katına çıkan Diyarbakır’daki, ya da AKP-BDP dışı partilere verilen oyların seçim atmosferindeki değişim sonucu yüzde 15-20 oranında azaldığı Bitlis ve Muş’taki 2014 sonuçlarını 2009 sonuçlarıyla kıyaslamak son derece yanıltıcıdır. Bu yüzden, genel trendleri okumanın dışında, il bazında kıyaslamalar yapmayı ve bu kıyaslamalardan büyük yorumlar çıkarmayı çok sağlıklı bulmuyorum. Bölge içinde en sorunsuz gördüğüm kıyas, büyükşehirler için 2011 genel seçimleri ile 2014 yerel seçimlerinin kıyası olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki ikinci maddede de bu kıyası kullanıyorum.

Tüm bunları dikkate aldıktan sonra, bölgedeki sonuçlardan aşağıdaki çıkarımları yapmanın yanlış olmayacağını düşünüyorum. Okumaya devam et

Washington’dan PKK ve Kürt meselesi notları

2013-11-07 16.40.57

7 Kasım Perşembe günü Washington D.C. yakınlarındaki Alexandria (VA) şehrinde düzenlenen “The PKK, Kurdish Nationalism, and the Future of Turkey” (PKK, Kürt Milliyetçiliği ve Türkiye’nin Geleceği) başlıklı konferansa katılmak amacıyla 6-10 Kasım tarihleri arasında Amerika’daydım. Her ne kadar konferansın adı konferans temasını “Türkiye’nin Kürt meselesi” olarak yansıtsa da, konferans daha genel olarak “Ortadoğu’da Kürtler ve Kürt milliyetçiliği” temalı idi. Zaten konferans katılımcıları da geniş bir etnik ve akademik spektruma sahipti. Türkiye medyasının konferansa ilgisi de dikkate değer düzeydeydi. Benim görebildiklerimden, Hürriyet (Tolga Tanış) ve Zaman (Ali H. Aslan) gazetelerinin Washington temsilcileri konferansın belirli panellerine katıldılar.

Konferans bir tam gün sürdü ve toplam 4 oturum 6 panel içerdi. Benim sunumum son panelin son sunumuydu – ast-solistlik bana düştü bir nevi! 🙂 -. Sunumumda, daha önce Bilkent’ten Zeki Sarigil’in 2010 yılında yazdığı bir makaleye eleştiri ve düzeltme mahiyetinde 2011 yılında yazdığım makalemin bir uzantısı olarak, KONDA’nın 2010 yılındaki “Biz Kimiz” anketindeki daha yeni ve daha kapsamlı verileri kullanarak Türkiye’deki Kürtlerin eğitim, gelir, dindarlık ve siyasal memnuniyet düzeylerinin oy tercihlerine (ya da daha somut olarak DTP/BDP’ye oy verme ihtimallerine) etkisini incelediğim yeni çalışmamın sonuçlarını ve çıkarımlarını aktardım. Çok kısa özetlersem, önceki makalemin sonuçlarına paralel olarak, yeni çalışmam da, dindarlığın ve siyasal memnuniyetin Türkiye Kürtlerinin Kürt milliyetçisi partilere (DTP/BDP) oy verme ihtimali üzerinde negatif ve kayda değer etkilerinin olduğunu, buna karşın eğitim ve gelir düzeylerinin aynı ihtimal üzerinde istatistiki olarak anlamlı bir etkilerinin olmadığını ortaya koymaktadır.  (Makalemin metnine şuradan ulaşabilirsiniz)

Konferanstan genel olarak da istifade etmekle birlikte, konferanstaki özellikle üç sunumu kişisel olarak bilgilendirici akademik olarak da tatminkâr buldum (İki oturumun paralel paneller içermesi sebebiyle 7-8 sunumu dinleyemedim). Okumaya devam et