Filipinler’e “bile” Barış Gelmiş

Aradan bir aydan fazla zaman geçtiği için hatırlamayabileceğiniz son yazımda, 17 Aralık sonrasında hükümetin politikalarını “Batı demokrasileri”ne atıf yaparak ve “gerçek demokrasilerde böyle şeyler kabul edilemez” şeklinde eleştiren muhalefetin, Batı’nın değer ve özgürlüklerine karşı seçici yaklaşım sergilediğini ve bu değer ve özgürlerin pek çoğunu görmemeyi yeğlediğini belirtmiştim. Muhalefetin “muhafazakar ideolojisine” bağladığım bu durum, maalesef muhalefette sadece Batı’nın ideal örneklerine karşı değil, aynı zamanda Doğu’nun örneklerine karşı dahi kısmi ve iradi bir körlük oluşturuyor. Bu yılın başında Filipinler’de hükümet ile Müslüman isyancılar arasında varılan barış anlaşmasının detaylarına göz gezdirdiğimizde ne demek istediğim daha anlaşılır olabilir.

***

Filipinler’in Mindanao bölgesindeki Müslüman (Moro) azınlığın içinden çıkan silahlı gruplar ile Filipin devleti arasında 40 seneyi aşkındır devam eden ve bu zaman zarfında 100 binin üzerinde can kaybına sebep olan çatışmanın tarafları, Türkiye’ye benzer şekilde, 2000’li yıllarda barış görüşmelerini hızlandırmışlardı. Başkan Benigno Aquino’nun özel ilgisi ve Malezya’nın arabuluculuğunda son birkaç senedir ivme kazanan barış görüşmeleri, nihayet 2014 yılında meyve verdi ve taraflar Mart ayında kapsamlı ve tatmin edici bir anlaşmayı imzaladılar. Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin (Moro Islamic Liberation Front, MILF) lideri Hacı Murat İbrahim ve 500 kadar da militanının hazır bulunduğu bir törende imzalanan anlaşmanın başlıca maddeleri şunlardı.

Okumaya devam et

Muhafazakâr Gömlekle Muhalif Özgürlükçülüğün Sınırları

17 Aralık operasyonlarının hayırlı sonuçlarından biri de Kemalist muhalefetin Batı ile yakınlaşması oldu. Tarihsel olarak Batı’nın Türkiye’ye yönelik her türlü eleştirisini emperyalist müdahale olarak görmüş CHPli siyasetçi ve entelektüeller, 17 Aralık sonrasında hükümetin tasarruflarını sıklıkla “Batı demokrasileri”ne atıf yaparak ve “gerçek demokrasilerde böyle şeyler kabul edilemez” diyerek eleştirdi. Ayrıca, Batı’dan gelen eleştirel değerlendirmeler de muhalefet tarafından sıcak ve destekleyici bir tavırla karşılandı.

Türkiye’deki yavan Batı-karşıtlığının en sert taşıyıcılarından olan ulusalcılardaki bu değişimi elbette ki olumlu bir değişim olarak görüyorum. Fakat bu genel olumlama, muhalefetin yeni Batı-severliğinin konjonktürel ve ikircikli yönünü göz ardı etmemizi gerektirmiyor. Bilakis, önemsizleştirmek için değil, sahihleşmesine yardım etmek için ikircikli yanının vurgulanması gereken bir Batı-severlik bu. Zira Batı dediğimiz yer, “yargı bağımsızlığı” ya da “basın özgürlüğü”nden ibaret bir özgürlük alanı değil. Yerel yönetim özerkliği, etnik/kültürel çoğulculuk, anadilde eğitim, vicdani ret hakkı, eşcinsel hakları ve hatta self-determinasyon Batı’nın diğer genel-geçer ilkelerinden bazıları. Dolayısıyla, Batı demokrasilerindeki yaygın pratikten hareketle “hiçbir gerçek demokraside hükümet yargı kararlarını yok sayamaz” ifadesi ne kadar doğruluk kazanıyor ise, “hiçbir gerçek demokraside insanlar zorla askere alınamaz” ya da “hiçbir gerçek demokraside coğrafi belirginliği olan azınlıklar yerel yönetim özerkliğinden mahrum bırakılamaz” ifadeleri de o kadar doğruluk kazanıyor.

Muhalefet, yukarıdaki doğrulardan sadece birini görüp diğerlerine ısrarla gözünü kapamaya devam ettiği sürece, özgürlükçü eleştirilerinin sahihliğine gölge düşürecektir. Nasıl ki seçici adalet adalet değil siyaset ise, ve seçici doğruculuk aslında yalancılık ise, seçici özgürlükçülük de aslında özgürlükçülük değil çıkarcılıktır.  Okumaya devam et

Kutuplaşmış Bir Ülkede Barışa Yol Bulmak

Birbirinizle çekişmeyin; yoksa gücünüz düşer, devletiniz elden gider.” (Enfal, 46)

Meşhur fıkradır. Temel ölmüş ve yolu cehenneme düşmüş. Cehennemde her milletin ayrı bir çukuru varmış ve her çukurun başında da bir zebani duruyormuş. Çukurdan çıkmaya çalışanları zebaniler mızraklarıyla geri düşürüyorlarmış. Sadece Türkler’in başında zebani yokmuş. Temel merak edip sormuş: “Neden Türkler’in başında zebani bulunmuyor?” Baş zebaninin ibretlik cevabı şu olmuş: “Gerek yok, zaten onlardan biri çıkmaya çalışırsa, diğerleri onu çekip geri düşürüyor.

Fıkra hayal ürünü. Ama gerçeklikten tamamen uzak diyebilir miyiz? Maalesef biz Türkler, toplumsal birlik ve güven konusunda en geriden gelen milletlerden biriyiz. Ve bu, sübjektif bir değerlendirme değil; güvenilir anketler ve akademik çalışmaların ortaya koyduğu hazin bir gerçek. Toplumsal güvensizliğin ve kutuplaşmanın zirvede olduğu ülkemizde, siyaset de araçlar üzerinden değil niyetler üzerinden yapılıyor. Türkiye’de rakip siyasal partiler ülkenin iyiliğini isteyen fakat bunun hangi meşru yol ve araçlarla yapılacağı konusunda sizin partinizden ayrılan gruplar olarak değil, ya “emperyalizmin uşağı/işbirlikçisi” ya “bölücü” ya “rejim düşmanı” ya da “darbeci” olarak görülüyor ve bu partilerin savundukları/kullandıkları araçların değil bizatihi niyetlerinin bozuk olduğuna hükmediliyor. Bu yüzden de birbirimizin başarılarını ve olumlu çabalarını çekemiyor ve hemen hepsinin arkasında bir bit yeniği arıyoruz.

Bu marazi halimizin en ciddi sonuçlarından biri, geniş bir toplumsal uzlaşı gerektiren kronik sorunlarımızı çözecek eşiğe bir türlü erişemememizdir. Bu sonucun en güncel ve yakıcı yansımasıysa Kürt meselesinin aldığı içinden çıkılmaz durumdur. Kürt meselesinin -ve artık onun bölünmez bir parçası haline gelmiş PKK’nın silahsızlanmasının– çözüm yolu bir muamma değildir. Gerek Türkiye Kürtlerinin talepleri gerekse başarılı Avrupa çözümlerindeki yol haritaları yeterince nettir. Fakat bizim bu ‘malum’ çözüme ulaşmamızın önünde iki temel engel bulunmaktadır. Birincisi, genel olarak Türklerin özel olarak da Türk siyasetçilerin çoğunluğu, Türkiye Kürtlerinin (özellikle de “bölge”de yaşayanların) siyasal taleplerine olumsuz bakmakta ve bu yüzden de çözüm noktasından çok uzakta durmaktadır (Bkz: Aşağıdaki Konda grafiği). Kürt meselemizin kalıcı bir şekilde çözülebilmesi için, artık yeterince belirginleşmiş olan siyasal çözüm noktası ile Türk siyaseti arasındaki bu mesafe kapanmak zorundadır.  Okumaya devam et