16 Nisan Referandumu ve Partilerin Oy Kayıpları

Sonuçları itibariyle Türkiye siyasetini köklü olarak değiştirecek bir referandumu geride bıraktık. Referandum sonucunun yorumunu başkalarına ve başka bir yazıya havale ederek, bu yazıda referandumun daha somut bir yönüne odaklanacağım. Referandumun önemli sonuçlarından biri de üç büyük partinin (AKP, MHP ve HDP) tabanlarındaki oy kayıpları idi. Oranları farklı olsa da, bu üç parti 1 Kasım’daki seçmenlerinin bir bölümünü referandumdaki kampanyalarına ikna edemedi. Partilerin oy kayıplarına yönelik mensuplar tarafından epey reddiye, rakipler tarafından da epey spekülasyon yapıldı. Hem partiler-arası oy geçişkenliğini bizatihi değerli bulduğum, hem de oy değişimlerinin pek çok siyasi sorunun cevabına ışık tuttuğuna inandığım için, bu yazımda üç partinin 16 Nisan referandumundaki oy kayıplarına yönelik yaptığım kişisel hesaplamalarımı paylaşacağım.

AKP

AKP+MHP bloğundaki kayıpların fazlalığı iki argümanın yaygınca yapılmasına izin verdi: 1) AKP’deki kayıplar çok  fazla 2) Bloktaki kayıpların kime ait olduğunu bilemeyiz. Fakat ben bu iki argümanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. 16 Nisan referandumunda AKP’nin geleneksel tabanındaki kayıplar fazla olmadığı gibi, blok içindeki kayıpların kime ait olduğu tespit etmek de çok zor değil. Bu bloktaki kayıpların aidiyetini tespit etmek için iki farklı metot kullanılabilir. Basit ve birinci metot şudur: MHP’nin görece olarak çok düşük oy aldığı (dolayısıyla blok oylarının kahir ekseriyetinin AKP oylarından oluştuğu) ilçelere bakılır ve bu ilçelerdeki oy değişikliklerinden AKP oylarındaki değişim hakkında önemli ipuçları edinilir. Çıkarımın sağlıklı olması açısından, bu ilçelerin özellikle HDP ve Saadet gibi AKP ile oy alışverişi yapan partilerin düşük oy aldığı yerlerden seçilmesi önemlidir. Bartın Ulus, Bolu Gerede, Malatya Doğanyol, Rize merkez, Sinop Erfelek gibi ilçeler hem MHP’nin düşük (yüzde 6 ya da daha az) oy aldığı hem de HDP ve Saadet’in önemli bir varlık göstermediği ilçelerdir. Bu ilçelerde AKP’nin 1 Kasım seçimlerindeki oyu ile 16 Nisan referandumundaki Evet oylarını kıyasladığımızda hemen hepsinde ufak artışlar gözlemlemekteyiz. AKP+MHP bloğundaki kayıpların hepsinin AKP’den olduğunu varsaysak bile (açık renkli sütun), AKP oylarındaki kayıp yüzde 5’i geçmemektedir. MHP oylarındaki kaybı (aşağıda da hesaplayacağımız üzere) %50 şeklinde varsaydığımız daha gerçekçi bir hesaplamada ise (koyu renkli sütun), AKP oylarındaki kayıp yüzde 0-2 aralığına düşmektedir. Dolayısıyla, AKP+MHP bloğundaki oyların çoğunlukla AKP oylarından oluştuğu ilçelerdeki oy değişikliklerinin yüzeysel analizi, 16 Nisan referandumunda AKP tabanındaki kaybın azımsanabilecek bir küçüklükte (%0-2) olduğuna işaret etmektedir.Untitled

Okumaya devam et

Reklamlar

Darbenin adı var

gul

15 Temmuz gecesi yakın Türkiye tarihinin en önemli olayına, Gülen Cemaati’nin askeri darbe girişimine, şahit olduk. 2011’de başlayan, 2012 Şubat’ında gün yüzüne çıkan ve 2013 Aralık’ında açık bir savaşa dönüşen AKP-Cemaat çatışması, 2016 Temmuz’unda Cemaat’in askeri darbe girişimiyle son round’unu yaşadı ve çok şükür kazanan taraf darbeciler olmadı. Cumhurbaşkanı’nın, hükümetin, polisin, halkın, muhalefetin, medyanın ve nihayet asker içindeki darbe karşıtlarının ortak çabalarıyla püskürtülen 15 Temmuz darbe girişiminin faillerine yönelik -ilk günlerdeki belirsizliğin ve şaşkınlığın aksine- geniş bir konsensus var bugün. Ve eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘na uzanan bu konsensusa göre darbe girişiminin bir adı var: Gülen Cemaati darbesi.

Askeri darbe, Cemaat’in AKP’yle savaşında kullanacağı son silahı ve uzun yıllardır dillendirdiği “turbun büyüğü” idi. Bu silahını kaybetmiş bir yapılanmada darbeye yönelik itiraflar hızla gelecektir. Ve zaten de gelmektedir. Özellikle Yarbay Levent Türkkan, Yarbay Emin GüvenAstsubay S.A. ve asker ‘abisi’ Muhammet Uslu‘nun yaptığı itiraflar 15 Temmuz darbe girişiminde Cemaat’in merkezi rolüne dair önemli bilgiler sunmaktadır. Fakat burada sorun şu ki, 15 Temmuz’un bir Cemaat darbesi olduğu gerçeği, bu itirafların hiçbiri olmasa dâhi yeterince netti. Türkiye’nin son 10 yılda yaşadığı dönüşümün mahiyetini bilen ve aktörlerini tanıyanlar için darbenin failleri hiç de gizemli değildi. Kısaca 9 noktada açmaya çalışayım bu cümlemi:

1. Öncelikle, 2010 sonrası Türkiye’de artık ordu içinde darbe yapabilecek tek örgütlü güç Cemaat’ti. 30 yıldır büyük bir itina ve azimle askeriyede örgütlenen Cemaat, Balyoz ve Casusluk davalarıyla askeriyedeki son büyük tasfiyesini yapmış ve artık “altın vuruş” için hazır hale gelmişti. Ahmet Zeki Üçok‘un yıllar evvel (büyük bedeller ödemek pahasına) dikkat çektiği ve savaştığı bu örgütlenme, 2015 yılına gelindiğinde artık rütbeli subayların neredeyse yüzde 50’sini içeren bir boyuta ulaşmıştı. Özellikle Balyoz sonrasında terfi alan subayların darbedeki orantısız dahli de bu durumu yeterince net olarak ortaya koyuyordu. (Burada kişisel bir anımı da anlatmak isterim. 2009 yılında ABD’den dönüp KTÜ’de göreve başladığımda, AKPli akademisyen arkadaşlarımdaki Ergenekon tedirginliğini garipsemiştim. Cemaat’in AKP liderliğine ve tabanına ustalıkla zerk ettiği bu “Ergenekon korkusu”ndan kurtulamamış AKPli bir akademisyen arkadaşım 2010 başında bana “Hocam askeriyede hala çok güçlüler, her an her şey olabilir” dediğinde, kendisine “Yapmayın hocam, bu saatten sonra askeriyede darbe yapabilecek tek güç Cemaat’tir!” diye cevap vermiş ve kendisinin şaşkın bakışlarına maruz kalmıştım.)  Okumaya devam et

Suriye’de AKP taşlamak: ilk taşı günahsızlar atsın

Altıncı yılına girdiğimiz Suriye iç savaşı kimsenin istemediği ve öngörmediği boyutta bir trajediye dönüştü. Kanaatimce savaşın bu boyuta gelmesindeki en önemli üç sebep şunlardı: 1) ABD’nin önce Suriye Savaşı’nı bir özgürlük mücadelesi olarak değil İran’a vurulacak büyük bir darbe olarak görerek araçsallaştırması, sonra da muhalifler arasında İslamcı unsurların güç kazanmasıyla muhaliflere verdiği desteği seyreltip savaşı kanlı ve bitmez bir beraberliğe mahkum etmesi, 2) Hem Batı’nın hem de İslam dünyasının Esad rejiminin zayıflığına yönelik aşırı iyimser tahminleri, 3) Türkiye’nin de dahil olduğu bazı Müslüman ülkeler ile Suriyeli muhalif grupların bir kısmının 2013 sonrasında neredeyse imkansızlaşan “Esadsız çözüm”de diretmesi.

En başından İran’ın güvenlik kaygılarını da ele alan kapsamlı ve samimi bir proje geliştirilebilseydi, ya da en azından  2013 sonrasında Esad’lı bir geçiş planı üzerinde uzlaşılabilseydi, bugün tüm bölgeyi saran bu yangının alevleri çok daha sönük olabilirdi. Olmadı…

Untitled

Türkiye’nin gerek Suriye’de silahlı bir devrime olan inancı gerekse bu devrimde “Esad’lı geçiş”e kapıları tamamen kapatma konusundaki ısrarı ölümcül birer hataydı. 2016 yılından baktığımızda kolayca tespit edebildiğimiz bu hatalar neredeyse sabit olmakla birlikte, bu hatalar üzerinden AKP’ye yapılan “hayalperestlik” ve “maceracılık” eleştirilerinin büyük oranda tutarsız ve hakkaniyetsiz olduğunu düşünüyorum. Zira AKP’nin Suriye politikasının (ya da fiyaskosunun) temelini oluşturan “Esad’ın gidici olduğuna” ve “Türkiye’nin müdahil olması gerektiğine” yönelik düşünceleri, AKP liderliğine has yanılgılar değil, gerek dünyada gerekse Türkiye içinde geniş bir kitle tarafından paylaşılan düşüncelerdi. Öyle ki bugün katı AKP eleştirmeni diyebileceğimiz pek çok isim dahi 2011 ve 2012 yıllarında bu iki düşünceyi paylaşıyor ve bu düşünceler üzerinden AKP’ye bugün eleştirdikleri politikaları başlatma tavsiyeleri veriyorlardı. Birkaç somut örnek verecek olursam: Okumaya devam et

Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

7 Haziran’dan 1 Kasım’a Kürt Siyaseti’nin Seçim Yanılgıları

1 Kasım seçimleri Türkiye siyasi tarihinin sonuçları açısından en sürpriz seçimlerinden birisi oldu. AKP, 7 Haziran’da AKPli Kürtlerin büyük oranda HDP’ye kaymasıyla kaybettiği tek-parti iktidarını, kaybettiği Kürt oylarının üçte ikisini Türk oylarının da fazlasını geri alarak tekrar kazandı. AKP’nin 1 Kasım “zafer”inde elbette AKP’nin doğrularının da payı var. Ama AKP’ye seçim zaferini getiren ana etken kendi doğrularından ziyade muhalefetin yanlışları oldu. Kürt hareketinin şiddete geri dönüşü, CHP’nin çatışma ve ölümleri Erdoğan-karşıtı siyasetinde araçsallaştırması ve MHP’nin anlamsız bir “Hayır” siyasetinde ısrarı, 1 Kasım’da Türkiye halkının neredeyse yüzde 10’unun “yeniden” AKP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kendi doğrularını teslim etmek açısından, AKP’nin seçim zaferindeki en önemli faktörlerden biri AKP’nin mevcut siyasi partiler arasında hatalarından ders alan tek parti olmasıydı. AKP, 7 Haziran’da kendisine oy kaybettiren HDP’yi baraj altında bırakma politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim etkinliği gibi politikaları 1 Kasım sürecinde büyük oranda terk etti. Başta CHP olmak üzere Türk muhalefeti ise, yıllardır mağlup geldiği seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediği gibi, 7 Haziran’da elde ettiği tarihsel imkânı da yanlış bir ön-şart siyasetiyle heba etti. Ne gariptir ki, 7 Haziran’dan kendisinin dahi beklemediği bir zaferle çıkan Kürt siyaseti de ne 7 Haziran sonuçlarını ne de sonraki 1 Kasım sonuçlarını doğru okuyabildi. Türkiye’nin Temmuz ayından bu yana içine düştüğü çıkmazın temel sebeplerinden biri de HDP ve PKK’nın 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına yönelik yanılgıları oldu.

HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı aldığında, bu karar kendi taraftarları tarafından dahi riskli bulunmuştu. Nitekim HDP’nin seçim barajını geçme ihtimali 6 Haziran’da dahi kesinleşmemişti. Bu riski gidermek adına, HDP seküler Türklerdeki Erdoğan karşıtlığına yatırım yaparak seçim sürecinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla ‘akıllı’ bir Erdoğan-karşıtı politika geliştirdi. Fakat seçim barajını geçmeye yönelik bir taktik olarak anlaşılır olabilecek olan bu politika, seçim sonrasında HDP tarafından kalıcı bir stratejiye dönüştürüldü ve özelde Erdoğan genelde de AKP karşıtlığı HDP siyasetinin ana eksenine yerleşti. Ancak HDP’nin katı Erdoğan-karşıtı siyasetinin gözden kaçırdığı hayati bir nokta vardı: 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye kayan Kürtler AKP’ye ve Erdoğan’a ‘düşman’ değil ‘dargın’dılar. Bu “eski AKPli yeni HDPli Kürtler”in talebi AKP’nin bertaraf edilmesi değil, AKP’nin ülkeyi barışın gerekliliklerini daha kararlı ve tutarlı bir şekilde yerine getirerek yönetmesiydi. (IPSOS’un 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı ankette HDP seçmeninin yaklaşık üçte birinin seçim sonuçlarından memnun olmayıp erken seçim istemesi de bunun bir işareti idi. Nitekim 1 Kasım sonrasında HDP’ye oy vermiş seçmenlerin dahi bir kısmı AKPli siyasetçilere “İyi oldu. Biz barajı aştık siz de tek başına iktidar oldunuz” diyecekti.) Dolayısıyla, Kürtlerin en az yarısının hala barış sürecinin ana Türk partneri olarak gördüğü Erdoğan ve AKP’nin HDP tarafından düşmanlaştırılması geri tepme ihtimali yüksek bir politikaydı. Nitekim 1 Kasım’da da öyle oldu. Bu yüzden, Demirtaş’ın 8 Haziran’da Erdoğan ve çevresine yönelik “Asmayacağız, yargılayacağız!” çıkışıyla kalıcılaşan HDP politikası yanlış olduğu kadar ahmakça idi.

CHM3NhUWMAAfuoc

Kaynak: IPSOS seçim sonrası anketi, 8 Haziran 2015

Okumaya devam et

Ne özgür basınlar sevdik, zaten yoktular!

17 Aralık süreciyle beraber Türkiye içinden ve dışından pek çok kişi, özellikle de Erdoğan muhalifleri, Türk demokrasinin bir gerileme dönemine girdiğini ve Türkiye’nin hızla bir dikta rejimine doğru yol aldığını yazmaya başladı. Özellikle yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğünün son bir yılda “Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar” yara aldıklarına yönelik değerlendirmeleri hemen her gün okuyoruz ulusal ve uluslararası basında.

Fakat Türk demokrasinin mevcut durumuna ve geleceğine yönelik bu olumsuz yorum ve öngörüler ciddi zaaflarla malul. Bu zaafların birincisi geçmişin yanlış bir şekilde güzellenmesidir. Bugün Türkiye ne adalet ne de basın özgürlüğü konularında üç yıl öncesine nazaran daha kötü bir durumda değildir. 17 Aralık sonrasında yapılan (ya da yapıldığı iddia edilen) hiçbir hukuksuzluk yoktur ki 2013 öncesinde Ergenekon, Balyoz, Oda-TV ve KCK davalarında defaatle yapılmış olmasın. Evet, bugün Cemaat’e yönelik davalarda pek çok “zorlama yorum” var; fakat bu zorlama yorumların sağlıklı ve adil değerlendirmesi, “sanık Sosyalizmi savunuyor, PKK da sosyalizmi savunuyor, o halde sanık terörist” kıvamındaki “hukuki” gerekçelerde düzinelerce insanın hayatının karartıldığı altı yıllık geçmişin bir bütün olarak ele alınmasıyla mümkündür ancak.

Benzer bir durum, basın özgürlüğü konusunda da geçerlidir. Türkiye’de basın hiçbir zaman özgür olmadı. Fakat yakın dönemde basın özgürlüğü konusunda en kötü yıllar 2010-13 yıllarıydı. Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda uluslararası indekslerde hızlı bir şekilde gerilemesi de, dünyanın en fazla gazeteciyi hapseden ülkesi olma payesine ermesi de, gazetecilere “Yazdıklarına dikkat etsin. Ahmetlerin, Nedimlerin durumundan ders alsın!” şeklinde notların iletilmesinin sıradan bir hale gelmesi de bu yıllarda oldu. Ve gariptir ki, bugün “ilk 10’a girdik” diye sürmanşetten derdini çektiğimiz sıralamada, Türkiye iki yıl üst üste birinci oldu ve birincilikten ancak 2014 yılında bugünkü “yeni özgürlükçülerin” ısrarla eleştirdiği demokratik paketlerin sonucunda KCK davalarında tutuklanan gazetecilerin serbest bırakılmasıyla düştü.  Okumaya devam et

Yolsuzluk ve Seçimler

17 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrasında yaşadığımız çalkantılı günlerde en çok merak edilen konulardan biri de yolsuzluk iddialarının önümüzdeki seçimlerde AKP’nin oy oranlarını nasıl etkileyeceği. İlk bakışta, dinen ve kanunen yasak olan yolsuzluğa bulaşan siyasetçilerin bunun bedelini seçimlerde ödeyeceği akla yatkın bir önerme olarak duruyor. Fakat yolsuzlukların Türkiye’deki seçimler üzerinde büyük etki yapmasını engellediğini düşündüğüm bir genel bir de özel sebep var.   

Yolsuzluğun seçimlerde AKP oylarında büyük bir düşüşe sebep olmayacağını düşünmemin Türkiye’ye özel sebebi Türk toplumundaki aşırı siyasal kutuplaşma ve bunun sonucunda azalan partiler arası oy geçişkenliğidir. Türkiye dünyanın en kutuplaşmış ülkelerinden birisi ve maalesef AKP döneminde bu kutuplaşma daha da derinleşti. Önce Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde, daha sonra da Gezi Parkı sürecinde Başbakan Erdoğan Türk siyasetini “iyilerle kötülerin mücadelesi” olarak yansıttı ve yıllar içinde AKP tabanı büyük oranda bu algıyı benimsedi. Muhalif parti ve hareketleri neredeyse “mutlak kötü” olarak algılayan AKP tabanında yolsuzluklar AKP’yi “daha az iyi” yapabilir; ama AKP diğer “kötü” alternatiflere kıyasen halen “iyi” olarak görüldüğünden desteklenmeye devam edilecektir. Bir merkez sağ alternatifinin yokluğunda, günümüz konjonktüründe ortalama bir AKP seçmeninin yolsuzluk iddia ve suçlamalarından dolayı CHP ya da MHP’ye oy verme ihtimali oldukça düşüktür. (Aynı şey diğer parti tabanları için de geçerlidir. 2011’deki kaset kumpası MHP oylarında ciddi bir düşüşe sebep olmamıştı mesela).

Metropoll’ün Aralık ve Ocak aylarında yaptığı anketler, yukarıdaki beklentiyle uyumlu olarak, AKP tabanının partilerine ve Başbakan Erdoğan’a verdikleri destekte büyük bir düşüş olmadığını göstermektedir. Okumaya devam et

“İ for İlke”: Muhafazakârlar ve ‘Genç Siviller’ için demokratlık vakti

– Üç yıl evvel Deniz Baykal’ın kasetinin yayınlanmasını “Ne özeli be, genel bu genel!diyerek normalleştiren Başbakan Erdoğan, AKPli siyasetçiler benzer ihtimalle karşı karşıya kalınca “İnsanların da kendilerine ait mahremleri vardır, bunları da kimsenin teşhir etmeye hakkı yokturdedi

– Haziran ayında Gezi Parkı eylemcilerine yönelik polisin gözaltı furyasını “Polis durduk yere kimseyi gözaltına almaz” şeklinde savunan İçişleri Bakanı Muammer Güler, 17 Aralık günü polisin kendi oğlunu da kapsayan gözaltı operasyonlarını “kirli oyun” olarak tasvir etti…

Demokrat Yargı derneğinin tüm eleştirilerine rağmen 2010 yılındaki blok HSYK seçimlerini destekleyen Osman Can, HSYK’nın yayınladığı bildirinin ardından HSYK’yı eleştirdi ve taraflılıkla suçladı

– 2009 yılında 74 yaşındaki Türkan Saylan’ın evinin sabahın köründe polis tarafından basılmasına ses çıkarmayan AKPli siyasetçiler, Bakan çocuklarının sabah 5’te gözaltına alınmasını eleştirdi

– Son 6 yıldır Ergenekon davasına adeta “Güneş’in altındaki her şeyin” eklemlenmesine hiçbir itiraz etmeyen AKPli siyasetçiler, üç ayrı yolsuzluk davasının 17 Aralık’ta birleştirilmesine veryansın etti

Özetle, AKPlilerin bugün şikayet ettiği tüm yargı ve polis tasarruflarına, son 6 yılda başka insanlar defaatle maruz kaldılar ve AKPli yöneticiler bu uygulamaları genellikle savundular. Maalesef hükümetin polis ve yargının aşırılıkları karşısındaki tutumu, “bana dokunmayan yılan” olageldi…

Fakat bu, madalyonun sadece bir yüzü. Okumaya devam et

Hayırlı bir vaka olarak AKP-Cemaat çatışması

2011 seçimleri sonrasında hız kazanan ve dershane tartışmasıyla alevlenen AKP ile Gülen Cemaati arasındaki ihtilaf, Emniyet ve yargının dün gerçekleştirdiği yolsuzluk operasyonlarıyla geri dönüşü olmayan açık bir çatışmaya döndü. Tarafların içindeki büyükler ve insaflı kanaat önderleri “fitneden uzak durun” ihtarı yapadursun, ya da çıkarsız ama naif demokratlar ancak kısmi bir doğrululuğu olan “bu savaşın galibi yok” savında ısrar ededursun, ben Akyol ve Bilici’ye katılıyorum ve AKP ile Cemaat arasındaki mevcut çatışmayı Türkiye’nin demokratikleşmesi ve normalleşmesi açısından gerekli ve hayırlı bir vaka olarak görüyorum. Elbette çatışmanın topyekûn bir savaşa dönmesini istemem. Ama “post-Kemalist” Türkiye’nin yönetimi üzerine muhafazakârlar arasındaki bu çatışmanın geldiği mevcut düzey, “hayırsız” bir vaka değildir ve kanaatimce Türkiye’nin demokratikleşmesine uzun vadede çok hayırlı etkileri olacaktır.

Bu hayırlı sonuçların birinci ve en önemlisi, bu çatışmanın Türkiye’deki çoğunlukçu siyaset mekanizmasının altyapısını oluşturan muhafazakâr koalisyonu bozarak Türkiye’nin demokratikleşmesindeki üçüncü aşama olan insan hakları ve azınlık hakları konularındaki ilerlemesini daha mümkün hale getirmesidir. AKP-Cemaat koalisyonunun güçlü olduğu ve demokrasinin “Ergenekon karşıtlığına” indirgendiği yıllar, maalesef Kemalist, solcu, Kürt ve Alevi kesimlerin hakları açısından çok da parlak olmayan yıllardır. Çatışma sürecinde AKP’nin BDP ile, Cemaat’in de CHP ile yakınlaşması, bu yüzden Türkiye için hayırlı bir gelişmedir. Bu gelişme, uzun vadede, hem Türkiye’deki geleneksel kutuplaşmaların flulaşmasına hem de azınlık haklarının tanınmasına katkı sağlayacaktır.

İkinci olarak, bugünkü çatışma, kurumlara ve ilkelere yatırım yapmadan kişilere ve gruplara yatırım yapmanın doğal bir sonucudur ve bu çatışma Türkiye’deki dindar kesimlere kurumların ve ilkelerin önemini yeniden hatırlatacaktır. İlginç bir şekilde, AKP tabanı Cemaat hakkında, Cemaat mensupları da AKP hakkında “güvendiğimiz dağlara kar yağdı” şeklinde öfkeyle karışık bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Bizzat yaratıcısı tarafından “zalim ve cahil” olarak tanımlanan “insan”lardan oluşmuş topluluklara yönelik bu naif güven, kaçınılmaz olarak bir hayal kırıklığı ve çatışma yaratacaktı. Tarih ve psikoloji bilimleri kontrolsüz büyüyen dağların yanardağa dönüşme örnekleriyle doluyken, muhafazakârların “Ergenekon’la mücadele aşkına” birbirlerini kontrolsüz dağlara çevirmesi yanlış ve tehlikeli bir politika idi. Mevcut çatışma, muhafazakârlara demokraside dağlara değil kurumlara güvenilmesi gerektiğini biraz da acı bir şekilde öğretmektedir.

Okumaya devam et

Kutuplaşmış Bir Ülkede Barışa Yol Bulmak

Birbirinizle çekişmeyin; yoksa gücünüz düşer, devletiniz elden gider.” (Enfal, 46)

Meşhur fıkradır. Temel ölmüş ve yolu cehenneme düşmüş. Cehennemde her milletin ayrı bir çukuru varmış ve her çukurun başında da bir zebani duruyormuş. Çukurdan çıkmaya çalışanları zebaniler mızraklarıyla geri düşürüyorlarmış. Sadece Türkler’in başında zebani yokmuş. Temel merak edip sormuş: “Neden Türkler’in başında zebani bulunmuyor?” Baş zebaninin ibretlik cevabı şu olmuş: “Gerek yok, zaten onlardan biri çıkmaya çalışırsa, diğerleri onu çekip geri düşürüyor.

Fıkra hayal ürünü. Ama gerçeklikten tamamen uzak diyebilir miyiz? Maalesef biz Türkler, toplumsal birlik ve güven konusunda en geriden gelen milletlerden biriyiz. Ve bu, sübjektif bir değerlendirme değil; güvenilir anketler ve akademik çalışmaların ortaya koyduğu hazin bir gerçek. Toplumsal güvensizliğin ve kutuplaşmanın zirvede olduğu ülkemizde, siyaset de araçlar üzerinden değil niyetler üzerinden yapılıyor. Türkiye’de rakip siyasal partiler ülkenin iyiliğini isteyen fakat bunun hangi meşru yol ve araçlarla yapılacağı konusunda sizin partinizden ayrılan gruplar olarak değil, ya “emperyalizmin uşağı/işbirlikçisi” ya “bölücü” ya “rejim düşmanı” ya da “darbeci” olarak görülüyor ve bu partilerin savundukları/kullandıkları araçların değil bizatihi niyetlerinin bozuk olduğuna hükmediliyor. Bu yüzden de birbirimizin başarılarını ve olumlu çabalarını çekemiyor ve hemen hepsinin arkasında bir bit yeniği arıyoruz.

Bu marazi halimizin en ciddi sonuçlarından biri, geniş bir toplumsal uzlaşı gerektiren kronik sorunlarımızı çözecek eşiğe bir türlü erişemememizdir. Bu sonucun en güncel ve yakıcı yansımasıysa Kürt meselesinin aldığı içinden çıkılmaz durumdur. Kürt meselesinin -ve artık onun bölünmez bir parçası haline gelmiş PKK’nın silahsızlanmasının– çözüm yolu bir muamma değildir. Gerek Türkiye Kürtlerinin talepleri gerekse başarılı Avrupa çözümlerindeki yol haritaları yeterince nettir. Fakat bizim bu ‘malum’ çözüme ulaşmamızın önünde iki temel engel bulunmaktadır. Birincisi, genel olarak Türklerin özel olarak da Türk siyasetçilerin çoğunluğu, Türkiye Kürtlerinin (özellikle de “bölge”de yaşayanların) siyasal taleplerine olumsuz bakmakta ve bu yüzden de çözüm noktasından çok uzakta durmaktadır (Bkz: Aşağıdaki Konda grafiği). Kürt meselemizin kalıcı bir şekilde çözülebilmesi için, artık yeterince belirginleşmiş olan siyasal çözüm noktası ile Türk siyaseti arasındaki bu mesafe kapanmak zorundadır.  Okumaya devam et