Kırmızı Çizgileri Aşmak: Bir ‘PKK devleti’ Türkiye için kötü müdür?

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, o yıldan itibaren Türkiye’nin Kürt meselesinin de şekillenmesinde kritik bir rol oynadı. Öncelikle, Türkiye’nin Esad karşıtı muhalefete aktif destek vermesinin sebeplerinden biri, uzayan çatışmaların Esad-PYD ittifakına yol vermesi ve bunun sonucunda da Suriye kuzeyinde otonom bir PKK yapılanmasının oluşmaya başlamasıydı. Türkiye’nin tarihsel “kırmızı çizgileri”ni harekete geçiren bu gelişme, Türkiye’yi her geçen gün Suriye iç savaşının daha da içine çekti.

İlginç bir şekilde, takip eden aylarda Suriye iç savaşındaki gelişmeler bu sefer de Türkiye ile PKK arasındaki “Barış Süreci”nin ortaya çıkmasına yardım etti. Türkiye açısından, AKP iktidarının öngördüğünden çok daha uzun süren Suriye iç savaşının maliyeti her geçen gün artmış ve Türkiye’nin bu savaştaki aktif taraflılığı Suriye ve İran’ın PKK’ya daha fazla destek sağlaması ihtimalini ortaya çıkartmıştı. Barış sürecinin başlamasında önemli bir etken, Türkiye’nin PKK’nın Suriye savaşıyla ilintili bir “vekalet savaşçısı” olarak kullanılma ihtimalini ortadan kaldırmak istemesiydi. (Bugün tekrar geri döndüğümüz çatışma sürecinde yaşananlar, hükümetin bu kaygısına kendince bir haklılık da kazandırmaktadır). PKK açısından baktığımızda ise, 2012 yılının sonuna geldiğimizde, PYD’nin yıl başında elde ettiği siyasi kazanımlar ÖSO ve el-Nusra’nın Kürt bölgelerine yönelik saldırılarıyla tehlike altına girmişti. IŞİD’in yükselişiyle beraber daha da vahim bir hal alan bu tehdit, PKK’nın Türkiye ve Suriye’de iki-cepheli bir savaş sürdürmesini mümkün olmayan bir duruma getirdi. Dolayısıyla, Suriye’de kendilerine yönelik yeni tehditler beliren Türkiye ve PKK için birbirleriyle “ateşkes” yapmak  makul ve hatta zorunlu bir hale gelmişti. 2013 başında başlayan ve 2,5 yıl devam eden barış/çatışmasızlık süreci büyük oranda bu zorunluluk üzerine inşa edilmişti.

2013 başında Türkiye ve PKK’yı ateşkese zorlayan Suriye iç savaşındaki gelişmeler, 2015 yılının ortasında ise çatışmaların yeniden alevlenmesinde önemli bir rol oynadı. Özellikle PKK’nın ateşkesi bozma kararında Suriye’nin etkisi çok belirgindi. İlk olarak, Amerikan hava desteğinin yardımıyla PYD IŞİD’i kimsenin öngörmediği bir hızda Suriye kuzeyinden çıkardı ve Temmuz ayı itibariyle Suriye’deki Kürt bölgelerinde büyük oranda hakimiyet kurdu. Bu durum PKK’ya Türkiye’yle yeniden tek-cepheli bir savaşın imkanını sundu.

Untitled3

Suriye kuzeyindeki değişim: Şubat-Temmuz 2015

Okumaya devam et

Reklamlar

Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

7 Haziran’dan 1 Kasım’a Kürt Siyaseti’nin Seçim Yanılgıları

1 Kasım seçimleri Türkiye siyasi tarihinin sonuçları açısından en sürpriz seçimlerinden birisi oldu. AKP, 7 Haziran’da AKPli Kürtlerin büyük oranda HDP’ye kaymasıyla kaybettiği tek-parti iktidarını, kaybettiği Kürt oylarının üçte ikisini Türk oylarının da fazlasını geri alarak tekrar kazandı. AKP’nin 1 Kasım “zafer”inde elbette AKP’nin doğrularının da payı var. Ama AKP’ye seçim zaferini getiren ana etken kendi doğrularından ziyade muhalefetin yanlışları oldu. Kürt hareketinin şiddete geri dönüşü, CHP’nin çatışma ve ölümleri Erdoğan-karşıtı siyasetinde araçsallaştırması ve MHP’nin anlamsız bir “Hayır” siyasetinde ısrarı, 1 Kasım’da Türkiye halkının neredeyse yüzde 10’unun “yeniden” AKP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kendi doğrularını teslim etmek açısından, AKP’nin seçim zaferindeki en önemli faktörlerden biri AKP’nin mevcut siyasi partiler arasında hatalarından ders alan tek parti olmasıydı. AKP, 7 Haziran’da kendisine oy kaybettiren HDP’yi baraj altında bırakma politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim etkinliği gibi politikaları 1 Kasım sürecinde büyük oranda terk etti. Başta CHP olmak üzere Türk muhalefeti ise, yıllardır mağlup geldiği seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediği gibi, 7 Haziran’da elde ettiği tarihsel imkânı da yanlış bir ön-şart siyasetiyle heba etti. Ne gariptir ki, 7 Haziran’dan kendisinin dahi beklemediği bir zaferle çıkan Kürt siyaseti de ne 7 Haziran sonuçlarını ne de sonraki 1 Kasım sonuçlarını doğru okuyabildi. Türkiye’nin Temmuz ayından bu yana içine düştüğü çıkmazın temel sebeplerinden biri de HDP ve PKK’nın 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına yönelik yanılgıları oldu.

HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı aldığında, bu karar kendi taraftarları tarafından dahi riskli bulunmuştu. Nitekim HDP’nin seçim barajını geçme ihtimali 6 Haziran’da dahi kesinleşmemişti. Bu riski gidermek adına, HDP seküler Türklerdeki Erdoğan karşıtlığına yatırım yaparak seçim sürecinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla ‘akıllı’ bir Erdoğan-karşıtı politika geliştirdi. Fakat seçim barajını geçmeye yönelik bir taktik olarak anlaşılır olabilecek olan bu politika, seçim sonrasında HDP tarafından kalıcı bir stratejiye dönüştürüldü ve özelde Erdoğan genelde de AKP karşıtlığı HDP siyasetinin ana eksenine yerleşti. Ancak HDP’nin katı Erdoğan-karşıtı siyasetinin gözden kaçırdığı hayati bir nokta vardı: 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye kayan Kürtler AKP’ye ve Erdoğan’a ‘düşman’ değil ‘dargın’dılar. Bu “eski AKPli yeni HDPli Kürtler”in talebi AKP’nin bertaraf edilmesi değil, AKP’nin ülkeyi barışın gerekliliklerini daha kararlı ve tutarlı bir şekilde yerine getirerek yönetmesiydi. (IPSOS’un 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı ankette HDP seçmeninin yaklaşık üçte birinin seçim sonuçlarından memnun olmayıp erken seçim istemesi de bunun bir işareti idi. Nitekim 1 Kasım sonrasında HDP’ye oy vermiş seçmenlerin dahi bir kısmı AKPli siyasetçilere “İyi oldu. Biz barajı aştık siz de tek başına iktidar oldunuz” diyecekti.) Dolayısıyla, Kürtlerin en az yarısının hala barış sürecinin ana Türk partneri olarak gördüğü Erdoğan ve AKP’nin HDP tarafından düşmanlaştırılması geri tepme ihtimali yüksek bir politikaydı. Nitekim 1 Kasım’da da öyle oldu. Bu yüzden, Demirtaş’ın 8 Haziran’da Erdoğan ve çevresine yönelik “Asmayacağız, yargılayacağız!” çıkışıyla kalıcılaşan HDP politikası yanlış olduğu kadar ahmakça idi.

CHM3NhUWMAAfuoc

Kaynak: IPSOS seçim sonrası anketi, 8 Haziran 2015

Okumaya devam et

Çözüm Süreci: Yeni Bir Değerlendirme

Bu ülkede okullarda zorunlu ‘dün’ dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.” (İlber Ortaylı)

7 Haziran seçimlerinin ertesinde PKK’nın ateşkesi sonlandırmasıyla yeniden başlayan çatışmalar, iki buçuk yıllık Çözüm Süreci’nin yeni bir değerlendirmeye açılmasına sebep oldu. Çözüm Süreci’nin zaaflarının ve yanlışlarının düzeltilmesi amacıyla yapılsa belki hepimizi mutlu edebilecek bu durum, maalesef daha ziyade sürecin ne kadar da yanlış olduğunun, AKP’nin süreci devam ettirmekle vatana ihanet ettiğinin ve nihayet Çözüm Süreci’nden mesul olanların yargılanması gerektiğinin tekrarlandığı bir noktaya vardı. Öyle ki, pek çok kişinin gözünde son iki ayda ölen bütün asker ve polislerin sorumlusu doğrudan Çözüm Süreci ve onu savunanlar oldu. Bu yazıda, bu algının niçin yanlış ve zararlı olduğuna dair kendi fikirlerimi yazıp Çözüm Süreci’nin yeni(den) bir savunmasını yapacağım.

2013 yılının başında girdiğimiz Çözüm Süreci, yanlışları da içeren doğru bir adımdı. Öncelikle, süreç içerisinde küçümsenmemesi gereken adımlar atıldı ve kısmi de olsa iyileşmeler yaşandı. Örneğin, (bir ara Kürt hareketinin neredeyse ana talebi haline gelen) KCK tutuklularının tahliyesi gerçekleşti. Özel okullara tanınan Kürtçe eğitim hakkı ile Kürtçe eğitimin önündeki sembolik direnç kırılarak normalleşmenin önü açıldı. Elbette bu kısmi iyileşmelerin eleştirel bir şekilde ele alınması da mümkün. Ki ben de bu iyileşmelere yönelik şerhlerimi iki yıl önceki bir yazımda not düşmüştüm.

Fakat zaten Çözüm Süreci’nin en önemli doğruları ve katkıları bu kısmi iyileşmeler değildi. Çözüm süreci, her şeyin ötesinde, özellikle iki noktadan dolayı çok değerliydi. Birincisi, Çözüm Süreci konuşmayı ve bu vesileyle de siyasi çözümü mümkün kılan bir zemini oluşturdu. Düzenli olarak çatışmaların yaşandığı bir iklimde, siyasetçilerin anlamlı bir müzakere yürütmesi de, halkın bu müzakerelere kitlesel destek vermesi çok zordur. Bu yüzden, muhalifler tarafından pek çok zaman “barış süreci değil ateşkes” denilerek burun bükülen çatışmasızlık durumu, barışa giden yolun kendisiydi zaten. Evet, Çözüm Süreci belki gerçek bir barış değildi, ama barışa giden/gidebilecek bir yoldu.

Okumaya devam et

Kürt Sorunu ve Barış Süreci (kitap)

Dört yıldır blogda yazdığım yazıların Kürt sorunu hakkında olanlarını üç ana bölüm halinde bir araya toplayıp kendimce kitaplaştırdım. Keşke ihtiyaç kalmasaydı, ama barış sürecine verilen “kavga molası“, bazı noktaları yeniden okumanın faydalı olabileceği fikrine götürdü beni. İlgilenenler, PDF formatındaki kitaba aşağıdaki resmin üzerine tıklayarak erişebilir.

Yeni Bir “Kavga Molası” Üzerine Notlar

CKhOeJYWoAEjvYd

1. Barış süreçlerini idealist kahramanlar değil, çıkarlarının barıştan geçtiğini idrak eden çıkar grupları yürütürler. AKP hükümetleri ve PKK liderliği barışçıl ya da demokrat oldukları için başlamamıştı barış süreci. 2013’te başlayan süreç, bu iki aktörün çıkarlarının barıştan geçtiğini anlamalarını mümkün kılan bir rasyonelliğe nihayet kavuşmalarıyla mümkün oldu.

2. AKP ve Kürt siyaseti hala birbirlerine mahkûm. Yeniden alevlenen çatışmaların değiştirmediği bir gerçek bu. Bu yüzden, barış süreci yavaşlayabilir, donabilir, gerileyebilir, ama “bitmez”. Yaşadığımız şey PKK’nın anlamsızca tırmandırdığı bir “kavga molası”. Sonunda yine masaya dönülecek yeni bir akıl tutulması. Öyle görünüyor ki IŞİD’in yükselişi sonrasında bölgede (özellikle de Suriye’de) yeşeren ABD-Kürt ittifakı, PKK’ya 2012 yılındakine benzer bir “özgüven şaşırması” yaşattı ve Kandil kendini silahların işe yararlılığına yönelik yeni bir yanılsamaya kaptırdı. Fakat PKK, ABD’nin Türkiye ile vardığı uzlaşmanın kendisi açısından hayal kırıcı sonuçlarının, yapageldiği “serhildan” çağrılarının Kürt halkının nezdindeki karşılıksızlığının ve barış sürecinde Türk istihbaratının da elinin armut toplamadığının farkına vardığında (ki bu çok uzun sürmeyecek) gerçekliğe geri dönecek ve barış süreci kaldığı yerden (ama büyük ihtimalle PKK’nın şehir yapılanmasının önemli oranda ve Kandil liderliğinin de kısmen tasfiyesiyle) devam edecek.

3. Kürt siyasi hareketinin ve azılı Erdoğan karşıtlarının yaptıkları propagandanın aksine, iki buçuk yıllık ateşkesi PKK bozdu ve müzakere masasını PKK “tutuşturdu”. Kandil, ateşkesi sonlandırdığını menfur Suruç saldırısından günler önce ilan etmişti ve Suruç öncesinde yol kesme ve araç yakmayla başlayan PKK eylemleri Suruç sonrasında polislerin ve “sakallı” sivillerin öldürülmesiyle devam etti. Devletin Kandil’e yönelik bombardımanları ve PKK’nın şehir yapılanmasına yönelik kapsamlı gözaltıları, PKK’nın silahlı eylemlerini takip eden tasarruflardı. Devletin verdiği tepkinin meşruiyeti ve doğruluğu başka bir tartışma konusudur; ama ateşkesi kimin bozduğu bir tartışma konusu değildir.

Adsız Okumaya devam et

Washington’dan PKK ve Kürt meselesi notları

2013-11-07 16.40.57

7 Kasım Perşembe günü Washington D.C. yakınlarındaki Alexandria (VA) şehrinde düzenlenen “The PKK, Kurdish Nationalism, and the Future of Turkey” (PKK, Kürt Milliyetçiliği ve Türkiye’nin Geleceği) başlıklı konferansa katılmak amacıyla 6-10 Kasım tarihleri arasında Amerika’daydım. Her ne kadar konferansın adı konferans temasını “Türkiye’nin Kürt meselesi” olarak yansıtsa da, konferans daha genel olarak “Ortadoğu’da Kürtler ve Kürt milliyetçiliği” temalı idi. Zaten konferans katılımcıları da geniş bir etnik ve akademik spektruma sahipti. Türkiye medyasının konferansa ilgisi de dikkate değer düzeydeydi. Benim görebildiklerimden, Hürriyet (Tolga Tanış) ve Zaman (Ali H. Aslan) gazetelerinin Washington temsilcileri konferansın belirli panellerine katıldılar.

Konferans bir tam gün sürdü ve toplam 4 oturum 6 panel içerdi. Benim sunumum son panelin son sunumuydu – ast-solistlik bana düştü bir nevi! 🙂 -. Sunumumda, daha önce Bilkent’ten Zeki Sarigil’in 2010 yılında yazdığı bir makaleye eleştiri ve düzeltme mahiyetinde 2011 yılında yazdığım makalemin bir uzantısı olarak, KONDA’nın 2010 yılındaki “Biz Kimiz” anketindeki daha yeni ve daha kapsamlı verileri kullanarak Türkiye’deki Kürtlerin eğitim, gelir, dindarlık ve siyasal memnuniyet düzeylerinin oy tercihlerine (ya da daha somut olarak DTP/BDP’ye oy verme ihtimallerine) etkisini incelediğim yeni çalışmamın sonuçlarını ve çıkarımlarını aktardım. Çok kısa özetlersem, önceki makalemin sonuçlarına paralel olarak, yeni çalışmam da, dindarlığın ve siyasal memnuniyetin Türkiye Kürtlerinin Kürt milliyetçisi partilere (DTP/BDP) oy verme ihtimali üzerinde negatif ve kayda değer etkilerinin olduğunu, buna karşın eğitim ve gelir düzeylerinin aynı ihtimal üzerinde istatistiki olarak anlamlı bir etkilerinin olmadığını ortaya koymaktadır.  (Makalemin metnine şuradan ulaşabilirsiniz)

Konferanstan genel olarak da istifade etmekle birlikte, konferanstaki özellikle üç sunumu kişisel olarak bilgilendirici akademik olarak da tatminkâr buldum (İki oturumun paralel paneller içermesi sebebiyle 7-8 sunumu dinleyemedim). Okumaya devam et

Barıştan Hangi “Taraf”a Yol Gider?

Barış süreçlerini zorlaştıran engellerden biri “kaybedenlerin” varlığıdır. Bu yüzden başarılı barış süreçleri, “kazananlar” koalisyonunu en geniş tutabilenler olmuştur. Türkiye’nin yeni “barış süreci”nin de kaybedenleri var; ve bu yüzden de süreç kazalara ve kavgalara gebe. Sürecin ilk önemli zayiatı Taraf gazetesi oldu. Taraf‘ı Taraf yapan yazar kadrosunun (güvenlikçi triumvira dışındaki) büyük çoğunluğu, Taraf‘ta gerçekleşen süreç karşıtı darbe sebebiyle gazeteden ayrıldı. 19 Taraf yazarının imza attığı ayrılık manifestosundaki şu cümleler, Taraf‘taki darbenin arkasındaki “süreç kavgasına” ışık tutuyor:

“Taraf’ın barış politikalarını destekleyen çizgisini ‘demokrasi mücadelesinden vazgeçmek’ gibi gören ve gösteren aklın, onun gücünü hükümete ve Kürt hareketine yüklenmek için kullanmamasından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Bu aklın öncelikli endişesi, barışı sağlayacak aktörlerin kazanacağı politik güç… Barışın politik aktörlerini demokrat kamuoyu gözünde aşındırmayı, barışın desteklenmesinden daha önemli bulanlar Taraf’ı köklerinden kopartmayı göze aldılar. Artık onları ilkeler değil, politik hesaplar ilgilendiriyor. “Demokrasi olmadan barış olmaz” sloganının cilasını kazıdığınızda ortaya çıkan budur. Bizler aklı ve vicdanı olan her yurttaş gibi, sorunların silahla değil siyasetle çözülmesini ve insan yaşamını en yüksek değer olarak görüyor; barışın demokrasiye giden yolu kısaltacağına inanıyoruz. Taraf’ın dar politik çıkarların enstrümanına dönüştürülmesinin koltuk değneği olmayacağız.”

Taraf ekibinin manifestoda vurguladığı bir diğer nokta da barışın demokrasiye giden yolu kısaltacağı idi. Bu konuda esas olarak haklılar; savaşların demokratikleşmenin önünde önemli bir engel olduğunu pek çok akademik çalışma ortaya koymuştur. Kürt siyaseti silahlardan arınmalıdır. Kısa vadede daha demokratik bir Türkiye, uzun vadede de daha demokratik bir “Kürdistan” için bu elzemdir. Fakat barış ile demokratikleşme arasındaki ilişki bir zorunluluk değil, imkan ilişkisidir. Barış demokrasiyi daha mümkün kılar, ama onu yaratmaz. Çatışmaların sona ermesiyle oluşacak “negatif barış”ın kalıcı ve pozitif bir barışa dönüşmesi, sürecin özgürlük ve eşitlik üzerinden kapsamlı bir uzlaşıyı içermesine ve bu uzlaşının da demokratik bir Anayasa ile kurumsallaşmasına bağlı. Bu yüzden, Taraf ekibinin eleştirdiği “Demokrasi olmadan barış olmaz” düşüncesinin de içinde “uzun vadeli” bir hakikati barındırdığını görmemiz gerekiyor.

Okumaya devam et

Genel Af (3): PKK’dan ötesi

Önceki iki yazımda PKK militanlarına yönelik bir genel affın neden meşru, zorunlu ve faydalı olduğunu izah etmeye çalıştım. Bu yazımda ise Türkiye’nin “PKK’yı aşan” bir genel affa ihtiyacı olduğuna yönelik düşüncelerimi paylaşacağım. Bir bütün olarak “eski Türkiye” suç ve suçlu üretme merkeziyken, bu durumu dikkate almaksızın eski Türkiye’nin suçlularıyla kanun ve ceza üzerinden hesaplaşılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Ayrıca hem PKK’ya yönelik genel affın halk nezdinde daha kabul edilebilir olması hem de Türkiye’nin gelecekteki toplumsal birliğinin daha kapsamlı ve sahih olabilmesi için de Türkiye’nin “PKK’yı aşan” bir genel affa ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Daha açık yazacaksam, Osman Can ve Mustafa Akyol‘un düşüncelerine katılıyorum ve Türkiye’nin “Kemalist darbeciler” olarak adlandırılan kesime yönelik de bir genel affa gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Sebeplerimi, ikisi teorik üçü de pratik sebep olmak üzere, beş noktada açıklayacağım:

1. Öncelikle, “darbeciliği” kişisel olarak cezalandırılması gereken bir adli suç olarak görmek yanlıştır; zira Türkiye Cumhuriyeti gerçekliğinde, “darbe” adli değil siyasal ve kurumsal bir suçtur. Cumhuriyet’in kuruluşunda ordunun oynadığı rolü, Cumhuriyet ideolojisinin orduya yüklediği siyasal misyonu ve Türk subayların eğitimleri sırasında maruz kaldıkları ideolojik endoktrinasyonunu göz önüne aldığımızda, bir Türk subayının darbeye meyilli olmasında şaşılacak bir şeyin olmadığını görürüz. Bu tarihsel ve kurumsal mirası dikkate almadan, “gerektiğinde” askeri darbeyi meşru gören ortalama bir Türk subayını basitçe “darbeci” olarak adlandırmak doğru değildir.

Aslında, muhafazakar kitlelerin bu durumu anlaması çok zor olmasa gerek. Osmanlı padişahlarının pek çoğu onlarca masum insanı öldürtmüştür ve bu yüzden de -kitabi açıdan- “katil” olarak adlandırılabilirler. Fakat muhafazakarların büyük çoğunluğu, bırakın “katil” addetmeyi, “veli” olarak görürler Osmanlı padişahlarını. Padişahların işledikleri suçları da “dönemin şartları gereği” ya da “devletin bekası için” işlediklerini düşünürler… Şunu göstermeye çalışıyorum: belirli bir bakış açısından “katil” olan insanlar, başka bakış açılarından “ülkesini ayakta tutmaya çalışan kahramanlar” olarak görülebilirler. Mesela Yavuz’un, bir bakış açısından bakanlara “soykırımcı”, başka bakış açısından bakanlara ise “veli” görünmesi bundandır. Aynı şekilde, belirli bakış açılarından bakıldığında “darbeci” olan insanlar, başka bakış açılarından “ülkesinin rejimini ayakta tutmaya çalışan liderler” olarak görülebilirler. Osmanlı padişahlarının yetişme tarzını ve kendilerine empoze edilen devletçi ve fetihçi ideolojiyi dikkate almadan Osmanlı padişahlarını kolaycı bir şekilde “katil” olarak isimlendirmek ne kadar yanlışsa; Cumhuriyetin askeri ve siyasi elitinin yetişme tarzını ve kendilerine empoze edilen devletçi ve sekülerist ideolojiyi dikkate almadan Cumhuriyetin generallerini “darbeci” olarak isimlendirmek de o kadar yanlıştır.

Okumaya devam et

Genel Af (2): Pratik

Geçen yazımda Türkiye gibi etnik çatışma ve iç savaş yaşamış toplumlarda “genel af”fın teorik olarak neden zorunlu ve meşru olduğuna yönelik düşüncelerimi paylaşmıştım. Bu yazımda ise, bu zorunluluk ve meşruluğun bir sonucu olarak, genel affın dünya genelinde oldukça yaygın olan uygulamasını işleyeceğim. Genel af, iki bağlamda çok yaygın olarak kullanılan bir araçtır: 1) otoriter yönetimden demokrasiye geçiş 2) etnik çatışmalar ve iç savaşların sona erdirilmesi (bu yazıda ikincisi üzerinde durulacaktır). Aşağıdaki grafikte de görüldüğü üzere, 1970-2007 yılları arasında toplam 72 ülkede 229 defa af uygulamasına başvurulmuştur ve bunların 192’si “iç savaş”ların sonlandırılmasına yöneliktir. İç savaş durumunda genel af uygulamasına başvuran ülkeler sadece bir coğrafya ya da kültürle sınırlı da değildir. Yukarıdaki zaman zarfı içerisinde Afrika’da 78, Asya’da 70, iki Amerika kıtasında 28 ve Avrupa’da 16 defa affa başvurulmuştur. Genel affın başarılı bir şekilde kullanıldığı örneklerden özellikle üçü üzerinde biraz durmak istiyorum.

amnesties

– Güney Afrika: Genel affın iç savaş bağlamında belki de en başarılı uygulaması Güney Afrika’da olmuştur. Güney Afrika devleti ile Afrika Ulusal Kongresi (ANC) arasında 1980’lerde başlayan barış müzakereleri sonrasında önce kademeli olarak bazı mahkûmlar serbest bırakılmıştır. 1990 yılında ise, bir taraftan Nelson Mandela’yı da kapsayan genel bir mahkûm salımı (prisoner release), diğer taraftan da ANC üyelerine legal siyaset hakkının tanınması ile, içerideki ve dışarıdaki ANC (ve onun silahlı örgütü olan “Ulusun Mızrağı”) üyelerinin tamamını kapsayan bir genel af uygulaması hayata geçirilmiştir. Geçici 1993 Anayasasının genel affı zorunlu kılan maddesi genel affın gerekçesini şu şekilde ortaya koymuştur: Okumaya devam et