Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

Reklamlar

Kürt Meselesinin ‘de’ bir Parçası Olarak Alevi Meselesi

Şiddetin hak mücadelesindeki işlevi siyaset bilimcilerin tartışageldiği bir soru(n) olmuştur. Yakın dönemde yapılan bazı bilimsel çalışmalar, taleplerin elde edilmesi açısından, şiddetsiz isyanların silahlı isyanlara göre genel olarak daha etkili olduğuna işaret etmiştir. Örneğin, 2008 yılında yayınladıkları çalışmadaStephan & Chenoweth şiddetsiz direniş hareketlerinin şiddet içeren direniş hareketlerine nazaran uzun vadede meşruiyet, dış destek ve ordunun etkisizleşmesi noktalarında daha üstün olduğundan hareketle şiddetsiz direniş hareketlerinin başarıya ulaşma ihtimalinin daha yüksek olduğunu öne sürmüş ve bu argümanlarını ampirik verilerle desteklemişlerdir. Bu ve benzeri çalışmaların bulguları bizleri şu sonuca götürmektedir: şiddet içeren bir siyasal hak mücadelesi, sadece ahlaken değil, stratejik olarak da yanlıştır.

Her ne kadar bilimsel çalışmalar yukarıdaki sonuçları ortaya koysa da, spesifik örgütlerin silah bırakması noktasında asıl belirleyici olan şey, bilimsel çalışmaların bulguları değil, muhatap devletlerin tarihsel politikaları olmuştur. Silahlı mücadeleye kalkışan grupların pek çoğunda “şiddetin işlevselliğine” olan inanç zaman içerisinde artarak devam etmiştir ve maalesef PKK da bu gruplardan biridir. “Kürt realitesi”ni tanımaktan “Kürtçe televizyon”un açılmasına kadar Türkiye devletinin Kürt kimliğine ve haklarına yönelik attığı hemen her adım, şiddet eylemlerini takip eden ve onlara tepkisel olarak verilen gecikmiş cevaplar olmuştur. Devletin bu tarihsel hatası, PKK’nın ve onu destekleyen Kürtlerin nazarında şiddete işlevsel ve olumlu bir anlam yüklenmesine sebep olmuştur.

Şiddetin Kürtlerin özgürlük ve haklarına katkısı entelektüeller ve dışarıdan izleyen vatandaşlar için tartışmalı bir konu olabilir; fakat Kürt siyasal hareketi içindeki neredeyse hiç kimse için bu tartışmalı bir konu değildir. Kürt siyasal hareketindeki yaygın ve güçlü kanı “ne elde ettiysek silah/PKK sayesinde elde ettik” kanısıdır. [Öyle ki, 2011 sonrasında PKK’ya yönelik içerden ve samimi eleştiriler yapan Orhan Miroğlu dahi Silahları Gömmek adlı kitabında şu notu düşmüştür: “Kuşku yok ki, Kürtlerin ulusal haklarının bugün gündemde olmasını sağlayan, bu mücadeleyi 1990’lı yıllardan bu yana yürüten PKK’dır.” (2012, s. 49)] İçinde bulunduğumuz çözüm sürecinin başarısı, Kürt siyasal hareketinin zihninde geçmişe yönelik katı bir gerçeklik algısını yansıtan bu kanının geleceğe yönelik zayıflatılmasına ve hatta tersine döndürülmesine bağlıdır. Bu ise, özellikle PKK liderliği ve militanlarında silahların işlevsizleştiğine yönelik bir inanç oluşturacak güven verici adımların atılmasını gerektirmektedir.

Okumaya devam et

Türkler neden otoriterliğe rıza gösteriyor?

2011 yılından bu yana, özellikle de 17 Aralık sonrasında, Türk siyasetinde tartışılan ana konulardan birisi artan siyasi “otoriterleşme” olmuştur. Fakat ilginçtir ki, ne somut otoriterleşme göstergeleri ne de iktidarın (özellikle de Erdoğan’ın) otoriterleştiğine yönelik yapılan sert eleştiriler, AKP tabanında bu otoriterleşmeye yönelik ciddi bir itiraz doğurmuştur. Bu durum ise pek çok Türk entelektüeli şu soruya götürmüştür: “Türk toplumu (özellikle de AKP seçmeni) niçin artan otoriterlik karşısında sesini çıkarmamaktadır?” Bu soru çok önemli olmakla birlikte, maalesef soruya verilen cevapların çoğu AKP-seçmeni özeline indirgenmiş ve siyasi tarafgirlikle malul cevaplar olmuştur. (Cemil Meriç’in bu noktadaki seksist ve insafsız tespitine yapılan atıflar da maalesef bu süreçte oldukça sıklaşmıştır). Bu yazıda, hem yukarıdaki soruya kendimce daha önemli gördüğüm bir “kök sebep” üzerinden cevap vermeye hem de otoriterleşmenin kitlesel kabulünün AKP seçmenine özel bir durum olmadığını göstermeye çalışacağım.

Maalesef Türkler, toplumsal güven konusunda dünyanın en alt basamaklarında bulunmaktadır. Ve bu, sübjektif bir değerlendirme değil, güvenilir anketlerin ve akademik çalışmaların ortaya koyduğu hazin bir gerçektir. Örneğin, dünyanın en saygın anket veritabanlarından biri olan  Dünya Değerleri Anketi‘nin (World Values Survey) beşinci (2007) sürümündeki anket sonuçlarına göre, araştırmanın yapıldığı 57 ülke arasında genel toplumsal güvenin (generalized trust) en düşük olduğu ikinci ülke Türkiye’dir. Ankette yer alan “Sizce genelde insanların çoğunluğuna güvenilebilir mi? Yoksa başkalarıyla bir ilişki kurarken veya iş yaparken çok dikkatli olmak mı gerekir?” sorusuna “insanların çoğunluğuna güvenilebilir” cevabı verenlerin oranı dünya genelinde ortalama % 25,1 iken Türkiye’de ise sadece % 4,8’dir. Bu oran Trinidad ve Tobago’dakinden  (% 3,8) sonra en düşük orandır. Türkiye’ye yakın diğer ülkeler ise Ruanda (% 4,8), Peru (% 6,2) ve Gana (% 8,5)’dır. Türklerin toplumsal güven seviyesinin daha dün diyebileceğimiz bir zamanda korkunç boyutta bir soykırım yaşamış Ruandalılar ile aynı olması, içinde bulunduğumuz zihni durumun patolojik halini ortaya koymaktadır.

Okumaya devam et

Ne özgür basınlar sevdik, zaten yoktular!

17 Aralık süreciyle beraber Türkiye içinden ve dışından pek çok kişi, özellikle de Erdoğan muhalifleri, Türk demokrasinin bir gerileme dönemine girdiğini ve Türkiye’nin hızla bir dikta rejimine doğru yol aldığını yazmaya başladı. Özellikle yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğünün son bir yılda “Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar” yara aldıklarına yönelik değerlendirmeleri hemen her gün okuyoruz ulusal ve uluslararası basında.

Fakat Türk demokrasinin mevcut durumuna ve geleceğine yönelik bu olumsuz yorum ve öngörüler ciddi zaaflarla malul. Bu zaafların birincisi geçmişin yanlış bir şekilde güzellenmesidir. Bugün Türkiye ne adalet ne de basın özgürlüğü konularında üç yıl öncesine nazaran daha kötü bir durumda değildir. 17 Aralık sonrasında yapılan (ya da yapıldığı iddia edilen) hiçbir hukuksuzluk yoktur ki 2013 öncesinde Ergenekon, Balyoz, Oda-TV ve KCK davalarında defaatle yapılmış olmasın. Evet, bugün Cemaat’e yönelik davalarda pek çok “zorlama yorum” var; fakat bu zorlama yorumların sağlıklı ve adil değerlendirmesi, “sanık Sosyalizmi savunuyor, PKK da sosyalizmi savunuyor, o halde sanık terörist” kıvamındaki “hukuki” gerekçelerde düzinelerce insanın hayatının karartıldığı altı yıllık geçmişin bir bütün olarak ele alınmasıyla mümkündür ancak.

Benzer bir durum, basın özgürlüğü konusunda da geçerlidir. Türkiye’de basın hiçbir zaman özgür olmadı. Fakat yakın dönemde basın özgürlüğü konusunda en kötü yıllar 2010-13 yıllarıydı. Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda uluslararası indekslerde hızlı bir şekilde gerilemesi de, dünyanın en fazla gazeteciyi hapseden ülkesi olma payesine ermesi de, gazetecilere “Yazdıklarına dikkat etsin. Ahmetlerin, Nedimlerin durumundan ders alsın!” şeklinde notların iletilmesinin sıradan bir hale gelmesi de bu yıllarda oldu. Ve gariptir ki, bugün “ilk 10’a girdik” diye sürmanşetten derdini çektiğimiz sıralamada, Türkiye iki yıl üst üste birinci oldu ve birincilikten ancak 2014 yılında bugünkü “yeni özgürlükçülerin” ısrarla eleştirdiği demokratik paketlerin sonucunda KCK davalarında tutuklanan gazetecilerin serbest bırakılmasıyla düştü.  Okumaya devam et

Yolsuzlukla Mücadele ve Demokrasi

Aykırı bir kanaatimi paylaşacağım bu yazımda. O da şu: Türkiye’nin demokratikleşmesini, hükümetin yolsuzluk dosyalarının üzerlerinin örtülmesi değil, örtülmemesi geciktirir. “Yok daha neler!” demeden önce bir dinleyin…

Hükümete yönelik kapsamlı yolsuzluk operasyonlarına taraftar olmamamın demokratikleşme dışında özsel sebepleri de var ve ben bunları önceki yazılarımda dile getirmiştim. Bu sebeplerden birisi, seçici adaletin adalet olmadığına inanmam, ikincisi de Türk yargısının iflah olmaz bir biçimde taraflı ve güdümlü olduğunu düşünmem. Bu iki faktör birleştiğinde, 17-25 Aralık operasyonlarının nihai amaçlarının “yolsuzlukla mücadele” olduğuna inanmak, ABD’nin Irak işgalinin nihai amacının “demokrasiyi yaymak” olduğuna inanmak kadar naif oluyor benim gözümde.

Gelelim Türkiye ve AKP özelinde yolsuzlukla mücadele ve demokrasi ilişkisine. Barış süreçlerine yönelik literatüre aşina olanlar bilirler; barış süreçlerinin başarıyla nihayete erdirilmesi noktasında adalet ve barış arasında doğrusal olmayan hatta yer yer karşıt bir ilişki vardır. Bu yüzden de barış süreçlerinde yaygın olan pratik “mutlak adalet”in uygulanması değil, adaletin belirli gerekliliklerinin askıya alındığı “geçiş dönemi adaleti”nin (transitional justice) uygulanması olagelmiştir. Tarafları genel affın da genellikle bir parçası olduğu bu tür “eksik adalet” uygulamalarına iten nedenlerin en önemlilerinden birisi, mutlak adalette ısrarın ve bunun gerektirdiği yaygın cezalandırma politikasının silahların bırakılmasını zorlaştırarak normalleşmeyi ve barışı ötelemesidir.

Okumaya devam et

Muhafazakâr Gömlekle Muhalif Özgürlükçülüğün Sınırları

17 Aralık operasyonlarının hayırlı sonuçlarından biri de Kemalist muhalefetin Batı ile yakınlaşması oldu. Tarihsel olarak Batı’nın Türkiye’ye yönelik her türlü eleştirisini emperyalist müdahale olarak görmüş CHPli siyasetçi ve entelektüeller, 17 Aralık sonrasında hükümetin tasarruflarını sıklıkla “Batı demokrasileri”ne atıf yaparak ve “gerçek demokrasilerde böyle şeyler kabul edilemez” diyerek eleştirdi. Ayrıca, Batı’dan gelen eleştirel değerlendirmeler de muhalefet tarafından sıcak ve destekleyici bir tavırla karşılandı.

Türkiye’deki yavan Batı-karşıtlığının en sert taşıyıcılarından olan ulusalcılardaki bu değişimi elbette ki olumlu bir değişim olarak görüyorum. Fakat bu genel olumlama, muhalefetin yeni Batı-severliğinin konjonktürel ve ikircikli yönünü göz ardı etmemizi gerektirmiyor. Bilakis, önemsizleştirmek için değil, sahihleşmesine yardım etmek için ikircikli yanının vurgulanması gereken bir Batı-severlik bu. Zira Batı dediğimiz yer, “yargı bağımsızlığı” ya da “basın özgürlüğü”nden ibaret bir özgürlük alanı değil. Yerel yönetim özerkliği, etnik/kültürel çoğulculuk, anadilde eğitim, vicdani ret hakkı, eşcinsel hakları ve hatta self-determinasyon Batı’nın diğer genel-geçer ilkelerinden bazıları. Dolayısıyla, Batı demokrasilerindeki yaygın pratikten hareketle “hiçbir gerçek demokraside hükümet yargı kararlarını yok sayamaz” ifadesi ne kadar doğruluk kazanıyor ise, “hiçbir gerçek demokraside insanlar zorla askere alınamaz” ya da “hiçbir gerçek demokraside coğrafi belirginliği olan azınlıklar yerel yönetim özerkliğinden mahrum bırakılamaz” ifadeleri de o kadar doğruluk kazanıyor.

Muhalefet, yukarıdaki doğrulardan sadece birini görüp diğerlerine ısrarla gözünü kapamaya devam ettiği sürece, özgürlükçü eleştirilerinin sahihliğine gölge düşürecektir. Nasıl ki seçici adalet adalet değil siyaset ise, ve seçici doğruculuk aslında yalancılık ise, seçici özgürlükçülük de aslında özgürlükçülük değil çıkarcılıktır.  Okumaya devam et

“İ for İlke”: Muhafazakârlar ve ‘Genç Siviller’ için demokratlık vakti

– Üç yıl evvel Deniz Baykal’ın kasetinin yayınlanmasını “Ne özeli be, genel bu genel!diyerek normalleştiren Başbakan Erdoğan, AKPli siyasetçiler benzer ihtimalle karşı karşıya kalınca “İnsanların da kendilerine ait mahremleri vardır, bunları da kimsenin teşhir etmeye hakkı yokturdedi

– Haziran ayında Gezi Parkı eylemcilerine yönelik polisin gözaltı furyasını “Polis durduk yere kimseyi gözaltına almaz” şeklinde savunan İçişleri Bakanı Muammer Güler, 17 Aralık günü polisin kendi oğlunu da kapsayan gözaltı operasyonlarını “kirli oyun” olarak tasvir etti…

Demokrat Yargı derneğinin tüm eleştirilerine rağmen 2010 yılındaki blok HSYK seçimlerini destekleyen Osman Can, HSYK’nın yayınladığı bildirinin ardından HSYK’yı eleştirdi ve taraflılıkla suçladı

– 2009 yılında 74 yaşındaki Türkan Saylan’ın evinin sabahın köründe polis tarafından basılmasına ses çıkarmayan AKPli siyasetçiler, Bakan çocuklarının sabah 5’te gözaltına alınmasını eleştirdi

– Son 6 yıldır Ergenekon davasına adeta “Güneş’in altındaki her şeyin” eklemlenmesine hiçbir itiraz etmeyen AKPli siyasetçiler, üç ayrı yolsuzluk davasının 17 Aralık’ta birleştirilmesine veryansın etti

Özetle, AKPlilerin bugün şikayet ettiği tüm yargı ve polis tasarruflarına, son 6 yılda başka insanlar defaatle maruz kaldılar ve AKPli yöneticiler bu uygulamaları genellikle savundular. Maalesef hükümetin polis ve yargının aşırılıkları karşısındaki tutumu, “bana dokunmayan yılan” olageldi…

Fakat bu, madalyonun sadece bir yüzü. Okumaya devam et

Hayırlı bir vaka olarak AKP-Cemaat çatışması

2011 seçimleri sonrasında hız kazanan ve dershane tartışmasıyla alevlenen AKP ile Gülen Cemaati arasındaki ihtilaf, Emniyet ve yargının dün gerçekleştirdiği yolsuzluk operasyonlarıyla geri dönüşü olmayan açık bir çatışmaya döndü. Tarafların içindeki büyükler ve insaflı kanaat önderleri “fitneden uzak durun” ihtarı yapadursun, ya da çıkarsız ama naif demokratlar ancak kısmi bir doğrululuğu olan “bu savaşın galibi yok” savında ısrar ededursun, ben Akyol ve Bilici’ye katılıyorum ve AKP ile Cemaat arasındaki mevcut çatışmayı Türkiye’nin demokratikleşmesi ve normalleşmesi açısından gerekli ve hayırlı bir vaka olarak görüyorum. Elbette çatışmanın topyekûn bir savaşa dönmesini istemem. Ama “post-Kemalist” Türkiye’nin yönetimi üzerine muhafazakârlar arasındaki bu çatışmanın geldiği mevcut düzey, “hayırsız” bir vaka değildir ve kanaatimce Türkiye’nin demokratikleşmesine uzun vadede çok hayırlı etkileri olacaktır.

Bu hayırlı sonuçların birinci ve en önemlisi, bu çatışmanın Türkiye’deki çoğunlukçu siyaset mekanizmasının altyapısını oluşturan muhafazakâr koalisyonu bozarak Türkiye’nin demokratikleşmesindeki üçüncü aşama olan insan hakları ve azınlık hakları konularındaki ilerlemesini daha mümkün hale getirmesidir. AKP-Cemaat koalisyonunun güçlü olduğu ve demokrasinin “Ergenekon karşıtlığına” indirgendiği yıllar, maalesef Kemalist, solcu, Kürt ve Alevi kesimlerin hakları açısından çok da parlak olmayan yıllardır. Çatışma sürecinde AKP’nin BDP ile, Cemaat’in de CHP ile yakınlaşması, bu yüzden Türkiye için hayırlı bir gelişmedir. Bu gelişme, uzun vadede, hem Türkiye’deki geleneksel kutuplaşmaların flulaşmasına hem de azınlık haklarının tanınmasına katkı sağlayacaktır.

İkinci olarak, bugünkü çatışma, kurumlara ve ilkelere yatırım yapmadan kişilere ve gruplara yatırım yapmanın doğal bir sonucudur ve bu çatışma Türkiye’deki dindar kesimlere kurumların ve ilkelerin önemini yeniden hatırlatacaktır. İlginç bir şekilde, AKP tabanı Cemaat hakkında, Cemaat mensupları da AKP hakkında “güvendiğimiz dağlara kar yağdı” şeklinde öfkeyle karışık bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Bizzat yaratıcısı tarafından “zalim ve cahil” olarak tanımlanan “insan”lardan oluşmuş topluluklara yönelik bu naif güven, kaçınılmaz olarak bir hayal kırıklığı ve çatışma yaratacaktı. Tarih ve psikoloji bilimleri kontrolsüz büyüyen dağların yanardağa dönüşme örnekleriyle doluyken, muhafazakârların “Ergenekon’la mücadele aşkına” birbirlerini kontrolsüz dağlara çevirmesi yanlış ve tehlikeli bir politika idi. Mevcut çatışma, muhafazakârlara demokraside dağlara değil kurumlara güvenilmesi gerektiğini biraz da acı bir şekilde öğretmektedir.

Okumaya devam et

Anlamsız kavramlar (3): Atatürk’ten Erdoğan’a “Tek Adam”

Yaklaşık iki haftadır Türkiye “dershaneler” ile yatıp kalkıyor. Hükümetin dershaneleri kapatmaya yönelik planının basına sızması üzerine hükümet ile Gülen Cemaati arasında şaşırtıcı bir kapsam ve seviyede tartışma başladı. Her ne kadar tartışma zahiren eğitim sisteminin reformu üzerine olsa da, pek çok akil entelektüelin (bkz: Bayramoğlu, Bilici, GöktürkMahçupyan vb.) de belirttiği üzere, yaşadığımız tartışma özü itibariyle post-Kemalist Türkiye’nin yönetimi üzerine siyasi bir tartışma. Hal böyleyken, bir taraftan tartışmanın özünün taraflar tarafından ısrarla inkârı, diğer taraftan da tartışmada serdedilen tavırların fikir değil aidiyet temelli olması sebebiyle tartışmayı sahih bir tartışma olarak görmüyorum. Bu yüzden, tartışmanın “içeriği”nden uzak durmayı yeğliyorum.

Tartışmanın beni rahatsız eden ve müdahil olmak istediğim kısmı tartışmanın yöntemi. Eleştiri, özellikle de iktidarın eleştirisi, elbette güzel ve gereklidir; ama tutarlı ve art-niyetsiz olmadıkça tesiri ve faydası azdır. Dershane tartışması boyunca hükümete (ya da daha genel olarak Başbakan Erdoğan’a) yönelik ağır itham ve eleştirilerin pek çoğu maalesef gayri-samimi ve tutarsız (ve bu yüzden de etkisiz ve faydasız) idi. Bu eleştirilerin başında Erdoğan’a yönelik “tek adamlık” ithamı geliyor. Maalesef “tek adam” kavramı, Türk siyasetinde eleştirel bir anlamla kullanılamayacak hale gelmiştir ve bu yüzden de herhangi bir Türk siyasetçiyi “tek adam” olarak eleştirmek anlamsız ve tutarsız bir tutumdur.

tayyibizm, kuru

***

Asırlık padişah yönetimlerinin geride bıraktığı zihinsel tortu, geç modernleşmenin ürettiği devrimci siyasal zihniyet, katı toplumsal kutuplaşmanın sebep olduğu “varoluş siyaseti” ve kurumsal zayıflığın genişlettiği keyfilik marjı, maalesef Türk siyasetinde “tek adam”lığın önünü açmış hatta normalleştirmiştir. Okumaya devam et

Paket: Destek, eleştiri, şerh…

Geçtiğimiz ay sonunda hükümetin açıkladığı “demokrasi paketi“, elbette bir “devrim paketi” değil. Kürt sorununun ana maddeleri başta olmak üzere, Terörle Mücadele Kanunu, Alevi sorunu, zorunlu din dersi, zorunlu askerlik ve iş güvenliği gibi konularda hiçbir şey demiyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin atması gereken büyük demokratikleşme adımları zaviyesinden baktığımızda paketin boş tarafı dolu tarafından fazla. Fakat pakete kategorik olarak karşı olmanın anlamı da yok.  Zira paket bir “geriye gidiş” değil. Özellikle, ilkokullarda andımızın kaldırılması, Türkçe dışındaki dillerde siyasi propagandanın yasallaşması, Mor Gabriel Manastırı’nın arazisinin iadesi ve yüzde 10 seçim barajının tartışmaya açılması küçümsenmemesi gereken doğru adımlar bence.

Tam da bu noktada, demokrat entelektüellerin bir kısmındaki “yetti artık” çıkışını anlamsız bulduğumu ifade etmeliyim (Bakınız: Çandar ve Özkırımlı). Bugün demokrat entelektüellerin yapması gereken şey, paketi değersizleştirmek değil, paketin yetersizliğini öne çıkarmak ve bu yetersizliğin maliyetini iktidara hatırlatmak ve hissettirmektir. Bence bunun da yolu, “Yetmez ama EVET”teki vurguyu “Evet ama YETMEZ” şeklinde değiştirerek reformları desteklemek, ama sandıkta büyük partilerin dışında demokratik bir tercih kullanmaktır. Kanaatimce AKP’nin son yıllarda otoriterliğe meylinde, demokratların 2011 seçimlerinde bu dengeyi kuramamasının payı büyüktür.

Bu genel değerlendirmenin dışında, paketin hazırlanışına yönelik bir eleştiriyi ve paketin olumlu bulmakla birlikte şerh düştüğüm iki ana maddesi (baş örtüsü ve anadilde eğitim) hakkındaki görüşlerimi paylaşmak isterim.

Okumaya devam et