Gezi Parkı: “Türk Baharı”?

(Giriş notu: Gezi Parkı eylemlerine yönelik “dış güçler” ve “sivil darbe” argümanları, aynen üç-beş sene önceki “BOP eşbaşkanı” ve “sivil dikta” gibi, ciddiye alınacak argümanlar değil benim için. Gezi parkındaki dış güçlerin “belge”sinin, Levy’nin videosundan daha az absürt olabileceğini düşünmüyorum. Büyüsü, hala ifşa edilmemiş olmasında! Gezi Parkı eylemlerine yönelik “proje” yaklaşımını da değersiz buluyorum. Genel olarak çevre (periphery) ülkelerde, özel olarak da Ortadoğu’da “proje” olmayan, ya da sonradan bir projenin parçası yapılmak istenmeyen anlamlı bir güç ve dinamik yoktur. Bu yüzden de burada aslolan yerel talepler ve dinamiklerdir.)

http://www.ilkehaber.com/haber/taksimden-olagandisi-bir-kare-bir-bdpli,-bir-kemalist,-bir-ulkucu...-26432.htm

Gezi Parkı eylemleri, Türkiye siyasal hayatında şimdiden önemli bir köşe taşı oldu. İktidar çevresinin başından itibaren “dış mihrak” güdümlü bir “sivil darbe” girişimi olarak lanse etmeye çalıştığı eylemler, aslında gerçekleşmesi için yeterince iç dinamiğe sahipti. Bu dinamiğin bir patlaması olan Gezi eylemleri, beklenmedik bir şekilde Türkiye’nin demokratikleşmesine de önemli katkılar yapabilecek bir toplumsal bilinçlenmeye ve hareketlenmeye kapı araladı. Öyle ki, Gezi Parkı eylemlerinin -içerdiği tüm sorunlu yanlara rağmen-  Arap Baharı’ndan mülhem bir şekilde “Türk Baharı” olarak adlandırılması bile bana çok yanlış gelmiyor. Bu “bahar”ı Arap Baharı’yla bire bir kıyas yaparak “diktatörden kurtulma” olarak düşünmek elbette ki yanlıştır. Bence daha doğru bir düşünce, demokratikleşmeyi uzun bir özgürleşme süreci olarak görüp “bahar”ları da bu yoldaki ana dönemeçler olarak görmektir. Şöyle ki, tarihsel gelişim içerisinde demokratikleşmenin üç ana aşaması var. 1) Seçimler: Hükümetin serbest ve adil seçimlerle başa gelmesi. 2) Çoğunluğun iktidarı: Seçilmiş hükümetin askeri/bürokratik vesayetten bağımsızlaşarak “muktedir” olması ve temsil ettiği çoğunluğun temel taleplerine cevap vermesi. 3) Azınlık hakları (temel hak ve özgürlükler): Ülkedeki çoğunluğa mensup olmayan kitlelerin de hak ve taleplerine cevap veren bir toplumsal mukaveleye erişilmesi. Türkiye bu aşamaların ilkini Menderes’le, ikincisini ise Erdoğan ile yaşadı. Üçüncü aşamaya ise henüz ulaşmış değiliz.

Kanaatimce, Gezi Parkı eylemleri, Türkiye’nin üçüncü aşamaya geçmesine yardım edebilecek önemli bir dinamiği ortaya çıkarmıştır. Özellikle şu üç katkıyı önemsiyorum.

Okumaya devam et

Reklamlar

Gezi Parkı: “Dış Güçler” vs. “İç Güçsüzler”

Kendi ayakları üzerinde durabilen ekonomik ve askeri gücünüz yoksa, diğer bir tabirle “büyük güç” değilseniz, “bağımsız olamazsınız. Ne aldığınız kararlar ne de başınıza gelen haller, sizin tam olarak kontrolünüz altındadır. Tabiat kanunudur bu: başkalarını etkileyemiyorsanız, başkaları sizi etkiler. Türkiye gibi ekonomi ve savunma konularında dışa bağımlı bir “küçük güç”ün sınırları içinde cereyan eden olayların pek çok çoğu da elbette dış etkilerden tamamen bağımsız ve spontane değildir.

Fakat ‘bağımlılık’ ve ‘dış etki’ konusundaki bu basit ve yalın gerçeklik, bizleri iç dinamiklere karşı körleştirmemeli. ‘Dış etki’ bir etkidir, Tanrı değildir; iç talepleri ve dinamikleri yaratmaz, onları dengelemeye ve belirli yönlere kanalize etmeye çalışır. Bu nokta kaçırıldığında, hadiselerin cereyanı açısından bir gerçeklik olan ‘dış etki’, iktidarların kendi eksikliklerini karartmak ve halkın meşru taleplerini itibarsızlaştırmak için kullandıkları bir ‘afyon’a dönüşür. El-Beşir’in, Kaddafi’nin, Esad’ın sıklıkla sarıldığı bu afyona Gezi Parkı eylemleri sonrasında hükümetin sarıldığını görmek son derece hüzün verici. Baas rejimi, Suriye’deki muhalefeti ’emperyalizm’ destekli ‘teröristler’ olarak yaftalamıştı; Türk hükümeti de Gezi Parkı eylemcilerini ‘Batı’ destekli ‘çapulcular’ olarak nitelendirdi…

Özelde Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine, genelde de iktidarın çoğunlukçu yönetimine bir itiraz olan Gezi eylemlerinden memnun olan ve bu eylemler üzerinden AKP hükümetine zarar ve mesaj vermek isteyen pek çok “dış güç” vardır elbette. Ama bu eylemleri toptan bir şekilde “dış güçlerin oyunu” olarak lanse eden hükümet kanadının anlamadığı şey şu: bu toplumsal itirazı mümkün kılacak yeterince birikmiş sorun ve öfke vardı bu toplumda. Hal böyleyken, sürekli “dış güçler” vurgusu yapılması, hakikati ve adaleti ıskalayan bir siyasi manevraya ve ikbal aracına dönüşüyor. “Dış güçler” yaygarasının en önde gelen sözcüsünün, 2008’de AKP’ye açılan kapatma davasına “Devlet hükümete yeter dedi!” diyerek selam çakan Yiğit Bulut olması da az şey söylemiyor aslında… (İstikrar böyle bir şey, bu arada!)

Protestolar sırasında atılan tweetlerin kaynakları: Mısır (Tahrir) vs. Türkiye (Gezi)

Okumaya devam et

Gezi Parkı: Demokrasi, Medya ve Polis Notları

  1. Gezi Parkı eylemcilerini, elbette, destekliyorum. Bu eylemlerin “seçilmiş hükümetin aldığı kararı zorla engelleme” ya da “yer yer şiddet içerme” gerekçeleriyle illegalleştirilmesini de yanlış buluyorum.
  2. Demokrasi seçimlerden ibaret değildir; “sandıklı otoriterlik”in tüm dünyada git gide yaygınlaştığı günümüzde, seçimler demokrasinin en önemli parçası bile değildir. Türk siyasetçilerin seçilmiş bir hükümetin her türlü kararı alabileceği ve halkın bu kararlara ancak dört sene sonra sandıkta tepki verebileceği yönündeki yaklaşımları yanlıştır. Partiler içinde lider sultasının, ülke yönetiminde de merkeziyetçi yönetimin hakim olduğu bir ülkede bu anlayış diktaya davetiyedir.
  3. “Seçilmiş hükümet” ifadesindeki “seçilmiş” nitelemesi, kanaatimce 1980 sonrası hiçbir Türk hükümetinin tam olarak hak etmediği bir nitelemedir. Mevcut hükümet için konuşursak, yüzde 10 barajı, adaletsiz seçim yardımları ve oy manipülasyonları ile yüzde 35-40 arası olan desteğini yüzde 50’ye çıkartan bir iktidarın “seçilmişliği” teorik olarak tartışmalıdır.
  4. 1980 sonrası Türk hükümetlerinin hemen hepsi, azınlık grupların oylarını gasp ederek iktidar olmuşlardır. Oylarını gasp ettikleri insanların şimdi kendi kararlarını gasp etmeleri aslında çok da anlaşılmaz değildir. Türk siyaseti daha çoğulcu bir siyaset anlayışına sahip olsaydı, Gezi Parkı mücadelesi Meclis içerisinde veriliyor olabilirdi.
  5. Gezi Parkı eylemlerinin yer yer şiddet içermesi ne kadar yanlışsa, bu arızi şiddetten dolayı eylemlerin özünü karartmak ve eylemleri toptan gayrimeşrulaştırmak da o kadar yanlıştır. Suriye’de direnişçilerinin sıklıkla başvurdukları gayrimeşru şiddet direnişin haklı özünü görmemizi nasıl engellemiyorsa, Gezi Parkı eylemlerinin yer yer içerdiği şiddet ve sabotajlar da bu eylemlerin haklı özünü görmemizi engellememeli.
  6. Gezi Parkı eylemleri, eylemcileri sürekli kanuna aykırı hareket etmekle suçlayan yöneticilerin bizatihi kendilerinin “hukuka aykırılık” konusunda bir nefis muhasebesi yapması için bir fırsattır aslında. Evrensel insan haklarına aykırı olarak insanların özgürlüklerini kısıtlayan, yargı kararlarına aykırı olarak insanları asırlık yerleşim yerlerinden eden ve çevre değerlendirmelerine aykırı olarak yüzlerce HES’i Karadeniz’e boca eden bir hükümetin, Gezi Parkı’ndaki (kitabi olarak) “kanunlara aykırı” engelleme eylemi karşısında yapması gereken şey, öfkelenme değil, öz-eleştiridir. Zira “Siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz” kadim hakikati, aşağıdan yukarıya olduğu kadar, yukarıdan aşağıya da çalışan bir hakikattir.
  7. Günümüz dünyasında Okumaya devam et