Charlie Hebdo Üzerine Notlar

1. Batı’nın mizah özgürlüğü anlayışı bizlerin ahlak ve edep sınırlarımızın çok ötesindedir. Fakat burada çoğumuzun ıskaladığı nokta şu ki bu sadece Müslümanlara yönelik bir aşırılık değildir. Batı’da mizah, ötekilere olduğu kadar içeridekilere de batırılan bir çuvaldızdır. Chris Rock’un George Bush hakkında şurada yaptığı bel-altı mizahı ya da Avrupalı liderler hakkında günaşırı çizilen müstehcen karikatürleri Türkiye’de kim yapabilir/çizebilir mesela? Benzer durumu din alanında da görüyoruz. Batı’nın sivri mizahçılarının dilinden Hz. İsa da Hz. Muhammed kadar payını almıştır. Life of Brian filminden başlayarak kısa bir Google search yapmanız yetecektir bu durumu görmeye. Dolayısıyla, Müslümanlar Batı’nın sert/müstehcen mizahını Müslüman-karşıtı bir eylem olarak görmemeli ve bu mizahla mücadeleyi de İslam üzerinden yürütmemeliler.

2. Avrupa’da yükselen İslamofobi’yi eleştirdiğimiz kadar anlamaya da çalışmalıyız. İslamofobik düşüncenin yükselişinin altında yatan üç temel “tehdit algısı” vardır. Kimlik, varlık ve ekonomi. Konu hakkında yapılan akademik çalışmalar, özellikle kimliğe yönelik tehdit algısının en belirgin faktör olduğunu ortaya koyuyor. Göç ve doğum farkları sebebiyle gerçekleşen nüfustaki ve yaşam alanındaki Müslümanlaşmayı Avrupa’nın her geçen gün daha da artan bir kesimi Hristiyan kültürüne ve Avrupa kimliğine bir tehdit olarak algılıyor. 11 Eylül sonrasında ‘hortlayan’ “Müslüman terörü” ise bu tehdit algısını aynı zamanda bir varoluşsal tehdit algısına da dönüştürüyor. Müslümanlara düşen görev, İslamofobik dalgayı sadece eleştirmek değil, aynı zamanda bu dalgayı meydana getiren tehdit algılarını anlamak ve bu algıları ortadan kaldıracak söylemler ve politikalar üretmektir. Empatiye, benzer bir kültürel tehdit algısında bizim nasıl bir savrulma yaşayabileceğimize işaret eden şu haberdeki küçük örnekle başlayabiliriz mesela.  Okumaya devam et

Reklamlar

Genel Af (2): Pratik

Geçen yazımda Türkiye gibi etnik çatışma ve iç savaş yaşamış toplumlarda “genel af”fın teorik olarak neden zorunlu ve meşru olduğuna yönelik düşüncelerimi paylaşmıştım. Bu yazımda ise, bu zorunluluk ve meşruluğun bir sonucu olarak, genel affın dünya genelinde oldukça yaygın olan uygulamasını işleyeceğim. Genel af, iki bağlamda çok yaygın olarak kullanılan bir araçtır: 1) otoriter yönetimden demokrasiye geçiş 2) etnik çatışmalar ve iç savaşların sona erdirilmesi (bu yazıda ikincisi üzerinde durulacaktır). Aşağıdaki grafikte de görüldüğü üzere, 1970-2007 yılları arasında toplam 72 ülkede 229 defa af uygulamasına başvurulmuştur ve bunların 192’si “iç savaş”ların sonlandırılmasına yöneliktir. İç savaş durumunda genel af uygulamasına başvuran ülkeler sadece bir coğrafya ya da kültürle sınırlı da değildir. Yukarıdaki zaman zarfı içerisinde Afrika’da 78, Asya’da 70, iki Amerika kıtasında 28 ve Avrupa’da 16 defa affa başvurulmuştur. Genel affın başarılı bir şekilde kullanıldığı örneklerden özellikle üçü üzerinde biraz durmak istiyorum.

amnesties

– Güney Afrika: Genel affın iç savaş bağlamında belki de en başarılı uygulaması Güney Afrika’da olmuştur. Güney Afrika devleti ile Afrika Ulusal Kongresi (ANC) arasında 1980’lerde başlayan barış müzakereleri sonrasında önce kademeli olarak bazı mahkûmlar serbest bırakılmıştır. 1990 yılında ise, bir taraftan Nelson Mandela’yı da kapsayan genel bir mahkûm salımı (prisoner release), diğer taraftan da ANC üyelerine legal siyaset hakkının tanınması ile, içerideki ve dışarıdaki ANC (ve onun silahlı örgütü olan “Ulusun Mızrağı”) üyelerinin tamamını kapsayan bir genel af uygulaması hayata geçirilmiştir. Geçici 1993 Anayasasının genel affı zorunlu kılan maddesi genel affın gerekçesini şu şekilde ortaya koymuştur: Okumaya devam et

Genel Af (1): Teori

Kürt meselesinin ve onun bir uzantısı olan PKK sorununun kalıcı çözümleri kapsamlı bir genel af olmadan mümkün değildir. Fakat Türk halkının ezici bir çoğunluğu “terörist” ve “katil” addettikleri PKK militanlarının affedilmesini kabul etmemekte ve bu da iktidarın bu konuda bir hamle yapmasını zorlaştırmaktadır. (Başbakan Erdoğan, Barzani’nin 2011 yılında kendisine yaptığı genel af önerisine de “kamuoyu hazır değil” şeklinde cevap vermişti). Kürt meselesinin genelinde olduğu gibi, Türk halkının bu konudaki tutumunda da eksik bilgi ve yanlı bakış açısı rol oynamaktadır. Bu yazıda, PKK örneği üzerinden, iç savaş ve etnik çatışma yaşamış toplumlarda kapsamlı bir genel affın neden mantıklı, zorunlu ve dahi meşru olduğuna dair görüşlerimi belirteceğim.

1. İspanya’dan Sri Lanka’ya, Britanya’dan Türkiye’ye, Rusya’dan Filistin’e hemen her heterojen ülkede, azınlık etnik grubun silahlı eylemleri kendiliğinden ve sebepsiz yere ortaya çıkmamıştır. Genel olarak, azınlıkların etnik şiddeti (terör), çoğunluğun daha sistematik ve kapsamlı etnik şiddetine (asimilasyon, katliam, soykırım) verilmiş tepkisel bir cevap olmuştur. Bir diğer ifadeyle, etnik terör, devlet terörünün “geri tepmesiyle” (blowback) oluşmuş bir şiddettir. Elbette bir yanlışın tepkisel oluşu onu “doğru” yapmaz. Ama zaten buradaki mesele “doğruluk” değil, “affedilebilirlik”. Asabi babanız sürekli komşunuzun çocuklarını dövüyorsa, ve komşunuzun en büyük oğlu da “yeter artık” diyip hem intikam almak hem de diş göstermek adına babanıza gücü yetmediği için sizi sokakta dövmeye başlamışsa, size yapılanı “doğru” görmezsiniz, ama komşunuzla yeni bir sayfa açma zamanı geldiğinde sizi döven kişiyi affedebilirsiniz.

2. Devletin rolü bağlamında PKK özelinde dikkate almamız gereken ikinci bir konu da devletin PKK şiddetiyle olan organik bağıdır. (Merhum Uğur Mumcu’dan beri) Türkiye’de en yaygın kabul edilen tezlerden biri PKK’nın kuruluş yıllarında devletten destek almış olduğudur. AKP milletvekili Şamil Tayyar şöyle der mesela: “PKK’yı MİT kurdu, ancak 1980 darbesinin ardından PKK kontrolden çıktı.” HAK-PAR başkanı Kemal Burkay da şöyle der: “PKK’nın kuruluşu istihbarat örgütlerinin işidir. [PKK] derin devletin projesidir.” Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti devleti (ya da onun içindeki bir grup), PKK’nın silahlı eylemlerine tarihsel olarak sadece sebep olmamış, aynı zamanda destek de olmuştur. Yani karşımızda, önce zulüm edilerek kızdırılan sonra da imkân verilerek azdırılan bir kitlenin şiddeti var. (Not 1: Okumaya devam et

Demokrasi, temsilde adalet ve terör

Uzlaşmacı insanlardan büyük kahramanlar çıkmayabilir; ama demokrasiyi inşa eden onlardır.” (Walter Isaacson, ABD’nin ‘kurucu babaları’ndan Benjamin Franklin’i savunurken)

Uluslararası siyasetin belki de en fazla atıf yapılan sözü Alman general ve düşünür Carl von Clausewitz’in “Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır” sözüdür. Terör de, aynen savaş gibi, siyasetin “başka araçlarla” devamıdır. Genel olarak şiddet özel olarak da terör, insanların çaresiz hissettikleri oranda meşrulaştırdıkları ve başvurdukları bir araçtır. Bireysel şiddetin farklı spesifik sebepleri olabilir; ama kitleselleşmiş bir şiddet ancak “diğer yolların” kapalı ya da etkisiz olduğu (ya da öyle algılandığı) durumlarda ortaya çıkar. Bir ülkede silahsız siyaset kanalları ne kadar kapalı veya etkisiz olursa, o ülkede silahlı siyasete başvurulma ihtimali de o kadar yüksek olur. Bu yüzden de yerleşmiş ve kitleselleşmiş bir şiddetle mücadelenin tek makul yolu vardır: şiddete başvuran kitlelere, taleplerine ve hedeflerine ulaşabilecekleri meşru yollar ve araçlar sağlamak.

Günümüz dünyasında bu yolun kısa adı demokrasidir. Fakat demokrasinin adı kadar niteliği de önemlidir. Demokrasi, sadece seçimlerden ibaret değildir ve demokrasiyi seçimlere indirgeyen bir anlayışın huzurdan çok bela getirme ihtimali de az değildir. Demokrasi, öz itibariyle, insanların ve kitlelerin kendi kaderlerini çizebilme özgürlüğüne ve gücüne sahip olmasıdır. Bunun anlamlı bir şekilde hayata geçmesi ise, serbest ve adil seçimlerin ötesinde, temel hak ve özgürlükleri istisnasız olarak tanıyan ve çoğulcu bir karar alma sürecini kurumsallaştıran bir politik sistemin varlığına bağlıdır.

The British Journal of Politics and International Relations dergisinin geçen seneki (2012) son sayısında yayınlanan bir makale, çoğulcu demokrasi ile “silahlı siyaset” arasındaki ilişkiyi oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor. Matt Haunstrup Qvortrup, “Terrorism and Political Science” (Terörizm ve Siyaset Bilimi) adlı makalesinde çoğulcu/uzlaşmacı (consensual) siyasal sistemler ile çoğunlukçu (majoritarian) sistemlerdeki terör eylemlerinin sıklıkları arasındaki farklılıkları inceliyor. Okumaya devam et

İsrail, Gazze ve Terör: Düşünce Notları (2)

13. Farklı bir küresel güç dağılımda, kuvvet kullanımı Filistinlilerin özgürleşmesine hizmet edebilirdi. Ama İsrail’in asimetrik nükleer gücü, Amerika’nın küresel hegemonyası ve “İsrail lobisi”nin ABD siyasetindeki etkisi, bu ihtimali seçenek dışı bırakmaktadır. Hizbullah’ın Lübnan’da yaptığı “defansif silahlı direniş”e benzer olanlar hariç, İsrail’e yönelik tüm diğer kuvvet kullanımları Filistinlilere daha fazla kan ve baskı getirir sadece.

14. Hesabı verilmeyen güç, her zaman sahibini yozlaştırır. İsrail’in hırçınlığının en önemli sebeplerinden biri de, dünyanın tek süper gücü konumunda bulunan ABD’nin malum sebeplerle uzun zamandır İsrail’in saldırılarına bir diplomatik zırh sağlayarak İsrail’in günahlarının hesaba çekilmesini engellemesidir. Ve İsrail saldırılarını “nefs-i müdafaa” olarak yansıtabildiği sürece de bu durum değişmeyecektir. Filistinliler’in stratejik hatası, sivillere yönelik eylemlerinin İsrail’i Batı’da “mağdur” pozisyonuna düşürerek, İsrail’in saldırganlıklarını “nefs-i müdafaa” ve “terörle mücadele” kılıflarına sokmasına yardım etmek olmuştur.

15. Devletler için, vatandaşlarını saldırgan politikalara ikna etmenin en kısa ve etkili yolu, onları “terör” ve “isyan” ile korkutmaktır. Yapılan mücadelenin “teröre karşı” ve “vatanın bekası için” olduğuna inandırılan kitleler, devletlerinin en şiddetli hamlelerini dahi onaylamaktan geri durmazlar. Aslında, yakın Türkiye tarihi de bizlere bunu gösteren örneklerle doludur. Örneğin, Dersim tenkil harekatı, 10,000’in üzerinde sivilin hunharca öldürüldüğü bir katliamdır. Buna rağmen, Türklerin yarısı, bu harekatın bir “isyan”a tepki olarak yapıldığına inandırıldıkları için, bu katliamı “özür dilenmesi gereken” bir olay olarak dahi görmezler. Çoğunluğu Filistinlilerle barışa hazır olan İsrail halkını devletlerinin katliamlarına destek vermeye iten şey de aynı “yanlış bilinçlenme”dir. Tam da bu yüzden, Filistinliler, İsrail’in saldırılarını “terörle mücadele” kılıfına sokacak tüm şiddet eylemlerinden uzak durmalıdır. Okumaya devam et

ÖSO’dan PKK’ya “Haklılık Zannı” ve Terör

Son zamanlarda artan PKK eylemlerinin hemen hepsinin ardından Türkiye’de gözler BDP’li siyasetçilere ve BDP’ye oy veren Kürtlere dönüyor ve hem Türk siyasetçiler hem de Türkiye medyası Kürtler’e PKK şiddet ve terörünü kınama çağrıları yapıyor. Fakat bu çağrılar genel olarak somut bir karşılık bulmuyor; çünkü -başta BDPliler olmak üzere- Kürtlerin çoğunluğu PKK’yı bir “terör örgütü” olarak görmüyor ve PKK şiddetini bir şekilde mazur görüyor. Burada akla üç önemli soru geliyor? 1) Niçin Kürtler’in önemli bir kısmı PKK’yı bir “terör örgütü” olarak değil de bir “direniş örgütü” olarak görüyor? 2) (Önceki sorunun devamı olarak) Niçin Kürtler’in önemli bir kısmı PKK’nın şiddet ve terör eylemlerine rağmen PKK’ya sempatiyle bakıyor? 3) Niçin Türkiye’nin ısrarlı çağrıları Kürtlerin PKK şiddetini kınamalarını başaramıyor?

İlginçtir, Suriye’deki iç savaş ve bu savaşta Türkiye’nin aldığı tavır, yukarıdaki soruların doğru cevaplarına yaklaşmamız için önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye, yaklaşık bir senedir Beşar Esad yönetimini sert bir dille eleştiriyor ve Suriye’deki silahlı direnişçilere siyasi, lojistik ve askeri destek veriyor. Hâlbuki Esad rejimine yönelik bir silahlı direniş/savunma teorik olarak meşru olmakla birlikte, pratikte, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’nun silahlı direnişi tamamen masum bir direniş değil. Suriye ve İran medyasındaki ÖSO-karşıtı propagandayı bir tarafa bıraksak bile, daha muteber Batı medyasına yansıyan ÖSO resmi bile yeterince sorunlu: ÖSO, evlerin bahçelerinden Suriye askerlerine ateş açarak sivilleri kalkan, artan sivil ölümlerini de propaganda malzemesi yapan; canlı ele geçirdiği Suriye askerlerini “intihar bombacısı”na dönüştüren; şiddet kullanmayı reddeden üyelerinin bir kısmını infaz eden; ‘ajan’ olduğundan şüphelendikleri üyelerinin kafasını kesen; izindeki askerlerden görev başındaki postacılara kadar devletle bir şekilde ilişkili herkesi yer yer hedef alıp öldüren; orduya silah taşıdığından şüphelenilen sivil uçakların da artık ‘meşru hedef’ olduğunu deklare eden; Şii olmayı öldürülmek için yeterli sebep sayan el-Kaide ile birlikte iş tutan; ve bizzat BM Komisyonu tarafından “savaş suçları”, “yargısız infaz” ve “işkence” ile suçlanan bir “direniş örgütü”tür. Okumaya devam et

Çözümsüzlükten Propaganda Savaşlarına

Totaliter devletler için sopa neyse, demokrasiler için de propaganda odur.” (Noam Chomsky)

Terör tiyatrodur… Teröristler çok fazla kişinin ölmesini değil, çok fazla kişinin seyretmesini isterler.” (Brian Jenkins) 

Türkiye Cumhuriyeti ile PKK’nın 30 yılllık savaşının oluşturduğu fiili bir denge var Türkiye topraklarında. PKK, 80’lerdeki hayalciliğinin aksine, bugün devleti yenemeyeceğinin ve silah zoruyla “bağımsız bir Kürdistan” kuramayacağının farkında; devlet de, 80’lerdeki “üç-beş çapulcu” yanılsamasının aksine, Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın varlığını ve eylem gücünü tam olarak yok edemeyeceğini kabullenmiş bir durumda. “Bölge”de askerlik yapmış bir kaç Türk’le konuşmanız bu fiili dengeyi anlamanıza yetecektir. Yazılı medyada ise, Selahattin Demirtaş’ın iki ay evvel Neşe Düzel’e verdiği röportajda Silvan bölgesi hakkında söylediklerinde, ya da Şemdinli halkının geçen hafta gazeteci İrfan Aktan’a aktardıklarında bu fiili durum hakkında oldukça aydınlatıcı doneler bulabilirsiniz. Demirtaş’ı, Aktan’ı ya da Şemdinli halkını güvenilir bulmuyorsanız da durum değişmiyor; zira AKP milletvekilleri de bu fiili durumu açıkça dillendiriyor artık.

Bu fiili durumdan memnun olmayabilirsiniz, “Bir devlet nasıl topraklarının bir kısmında kontrolü bırakabilir” diye kızabilirsiniz; ama unutmamanız gerekir ki, bu fiili denge bu dengeyi değiştirmeye yönelik 30 yıllık bir mücadelenin ve 50,000 ölünün sonunda varılmış ve kabul edilmiş bir dengedir. Ve devlet veya PKK tarafından bu dengeyi değiştirmeye yönelik yapılacak silahlı girişimler, bizi son bir ayda Şemdinli’de yaşanan onlarca ölüm ve yüzlerce zorunlu göç benzeri sonuçlara götürür. Bu, mevcut şartlarda, akıllı bir tercih değildir. Ve benim bu yazıda gelmeye çalışacağım nokta şu ki, bu fiili durumu silah zoruyla değiştirmeye kalkmak mantıksız ve tehlikeli olduğu gibi, propaganda ile “değişmiş gibi göstermek” de mantıksız ve tehlikelidir. Okumaya devam et

Eksiklik Kendi Özümüzde

Karakolların yapıldığı yerleri askeri mantık ve harekât açısından sayın generallerimiz dışında daha şimdiye kadar anlayan çıkmadı.” (Dağlıca’da görev yapan bir subay)

Terörle mücadelede başarıyı hala “ölü aritmatiği” üzerinden ölçen yöneticilerimiz “Her şey çok iyi gidiyor” diyedursun, Türkiye’nin terörle mücadelesi gittikçe hamasete yenik düşüyor. Ve hamasetin akl-ı selime galibiyeti maalesef daha fazla canın yitirilmesine sebep oluyor. Geçtiğimiz hafta PKK Hakkâri’de başta Geçimli Karakolu olmak üzere dört ayrı noktaya saldırı düzenledi. Saldırıda 6 Türk askeri, 2 korucu ve 14 PKKlı yaşamını yitirdi; bir o kadarı da ağır bir şekilde yaralandı.

İngiltere Kraliçesi’nin eski IRA Komutanı ile el sıkıştığı 2012 yılında hala Türk ve Kürt gençleri düzinelerle can veriyorlarsa, öncelikle yapmamız gereken siyaset ve askeriye kurumlarımızın neyi yanlış yaptığını sorgulamaktır. Fakat nedense PKK’nın her saldırısı sonrasında yöneticilerimiz ve medyamız sürekli bir “dış mihrak” (ya da daha doğru ifadesiyle bir “dış mazeret”) arayışına giriyor. Geçimli saldırısı sonrasında da Türk siyaset ve medyası bir koro halinde Kandil’e ve Kuzey Irak’a işaret etti. Hâlbuki sınırdan 40 km içerde bir karakoluna baskın yiyen bir ülkenin yöneticileri ve medyası Kandil’e işaret etmemeliydi. Hadi sınırın ötesine hâkim değiliz; 40000 metre, 132000 ayak mesafe var sınırla karakol arasında. Bu koskoca alanı Kandil ya da Mesut Barzani değil, Türkiye Cumhuriyeti kontrol ediyor. Kandil, kendi zafiyet ve eksikliklerimizin üzerini örten bir mazeret olmamalı. Sınırlarını geçtik, “sınır bölgelerine” hâkim olamayan; tepelerini geçtik, karakollarını koruyamayan bir devletin hesaba çekmesi gereken ilk mecra Kandil ilk kişi de Barzani değildir. Erkan Oğur’un usta yorumuyla söylediği gibi diyeyim: Eksiklik kendi özümüzde Okumaya devam et

Savaşı ve Barışı Çocuklarla Kirletmek…

Davamız o kadar yüce ki, çocuklarımız bile düşmanla savaşmak için bize katılmak istiyor.” (Afganistan’daki Kuzey İttifakı‘nın bir temsilcisi)

Şehit bir çocuğum olduğu için herkes bana daha saygılı davranıyor. Köyde bir şehidin olması, daha fazla çocuğun cihad’a katılmasını teşvik ediyor ve tüm köyü ayağa kaldırıyor.” (Keşmirli bir baba)

Bu topraklarda Türklerle Kürtler uzun yıllar ve barış içerisinde birlikte yaşayabilecekse, bu ancak ve ancak birbirlerine yaptıklarını affedebildiklerinde mümkün olacaktır. Kürt sorununun kalıcı olarak çözümü, ülke çapında bir “genel af” olmadan mümkün değildir.  Fakat gerek Türk milliyetçileri gerekse Kürt milliyetçilileri için “genel af” kabulü zor olan ağır bir kavramdır. Türk milliyetçilerinin “vicdanı”, binlerce masum Türk’ü “şehit” eden “terörist” PKKlıları affetmeyi kabul etmekte zorlanmaktayken; Kürt milliyetçilerinin “onuru”, atalarına ve kendilerine “işkence”den “soykırım”a  pek çok zulmü reva gören Türk devletinin çatısı altında hayatlarına devam etmeyi kabul etmekte zorlanmaktadır. Böyle bir durumda, kalıcı bir Türk-Kürt barışı ve birlikteliği için elzem olan “af”fın gerçekleşmesi pek mümkün gözükmemektedir.

Bizi bu açmazdan kurtaracak şey, her iki tarafın da bu meseleye bir “affetme” olarak değil, “helalleşme” olarak bakmaya başlamasıdır. Genel af meselesine Türkler “masum Türkler zalim Kürtleri affediyor”, Kürtler de “masum Kürtler zalim Türkleri affediyor” şeklinde yaklaştığı sürece genel affın her iki kesimde de kitlesel bir kabul görmesi mümkün değildir. Zulmü hep “ötekine”, masumiyeti de hep “kendine” yakıştıran zihniyetler barış üretemezler. Bu yüzden, samimi olarak barış ve birliktelik isteyen Türkler ve Kürtlerin belki de en çok dikkat etmeleri gereken şey, Okumaya devam et

Müslüman, bölücü ve de terörist!

Geçtiğimiz hafta “bölücü terör örgütü”nün vahşi saldırılarından yeni birine şahit olduk.

Gerek pek çok saldırısında sivilleri de hedef almış olması gerekse de yabancı terör örgütleriyle ilişkiler içerisinde olması sebebiyle, örgüt uluslararası arenada pek çok kişi ve kuruluş tarafından “terör örgütü” olarak kabul ediliyor. Tüm “direniş” hareketlerinin vazgeçilmez destekçisi Kaddafi’nin de yer yer desteğini alan örgütün İslami terör örgütleriyle de bağlantılı olması, sonraları onu Amerika Birleşik Devletleri’nin “terörle savaş”ının da bir parçası haline getirdi.

Örgütün yaklaşık 40 yıldır devam ettirdiği ayrılıkçı mücadele 100 binin üzerinde cana mal oldu. Bu zaman zarfında onlarca köy boşaltıldı ve binlerce insan yaşadığı yerden göç etmek zorunda kaldı. Komşu ülkenin “kardeş” bölücülere verdiği destek sebebiyle örgütün ayrılıkçı mücadelesi zaman zaman uluslararası bir sorun haline de geldi.

Yakın zamana kadar devlet meseleyi ekonomik bir sorun olarak gördü ve ekonomik iyileşmelerle beraber sorunun da ortadan kalkacağını düşündü. Fakat örgütün ve tabanının siyasal taleplerini fark eden devlet, Okumaya devam et