Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

7 Haziran’dan 1 Kasım’a Kürt Siyaseti’nin Seçim Yanılgıları

1 Kasım seçimleri Türkiye siyasi tarihinin sonuçları açısından en sürpriz seçimlerinden birisi oldu. AKP, 7 Haziran’da AKPli Kürtlerin büyük oranda HDP’ye kaymasıyla kaybettiği tek-parti iktidarını, kaybettiği Kürt oylarının üçte ikisini Türk oylarının da fazlasını geri alarak tekrar kazandı. AKP’nin 1 Kasım “zafer”inde elbette AKP’nin doğrularının da payı var. Ama AKP’ye seçim zaferini getiren ana etken kendi doğrularından ziyade muhalefetin yanlışları oldu. Kürt hareketinin şiddete geri dönüşü, CHP’nin çatışma ve ölümleri Erdoğan-karşıtı siyasetinde araçsallaştırması ve MHP’nin anlamsız bir “Hayır” siyasetinde ısrarı, 1 Kasım’da Türkiye halkının neredeyse yüzde 10’unun “yeniden” AKP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kendi doğrularını teslim etmek açısından, AKP’nin seçim zaferindeki en önemli faktörlerden biri AKP’nin mevcut siyasi partiler arasında hatalarından ders alan tek parti olmasıydı. AKP, 7 Haziran’da kendisine oy kaybettiren HDP’yi baraj altında bırakma politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim etkinliği gibi politikaları 1 Kasım sürecinde büyük oranda terk etti. Başta CHP olmak üzere Türk muhalefeti ise, yıllardır mağlup geldiği seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediği gibi, 7 Haziran’da elde ettiği tarihsel imkânı da yanlış bir ön-şart siyasetiyle heba etti. Ne gariptir ki, 7 Haziran’dan kendisinin dahi beklemediği bir zaferle çıkan Kürt siyaseti de ne 7 Haziran sonuçlarını ne de sonraki 1 Kasım sonuçlarını doğru okuyabildi. Türkiye’nin Temmuz ayından bu yana içine düştüğü çıkmazın temel sebeplerinden biri de HDP ve PKK’nın 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına yönelik yanılgıları oldu.

HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı aldığında, bu karar kendi taraftarları tarafından dahi riskli bulunmuştu. Nitekim HDP’nin seçim barajını geçme ihtimali 6 Haziran’da dahi kesinleşmemişti. Bu riski gidermek adına, HDP seküler Türklerdeki Erdoğan karşıtlığına yatırım yaparak seçim sürecinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla ‘akıllı’ bir Erdoğan-karşıtı politika geliştirdi. Fakat seçim barajını geçmeye yönelik bir taktik olarak anlaşılır olabilecek olan bu politika, seçim sonrasında HDP tarafından kalıcı bir stratejiye dönüştürüldü ve özelde Erdoğan genelde de AKP karşıtlığı HDP siyasetinin ana eksenine yerleşti. Ancak HDP’nin katı Erdoğan-karşıtı siyasetinin gözden kaçırdığı hayati bir nokta vardı: 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye kayan Kürtler AKP’ye ve Erdoğan’a ‘düşman’ değil ‘dargın’dılar. Bu “eski AKPli yeni HDPli Kürtler”in talebi AKP’nin bertaraf edilmesi değil, AKP’nin ülkeyi barışın gerekliliklerini daha kararlı ve tutarlı bir şekilde yerine getirerek yönetmesiydi. (IPSOS’un 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı ankette HDP seçmeninin yaklaşık üçte birinin seçim sonuçlarından memnun olmayıp erken seçim istemesi de bunun bir işareti idi. Nitekim 1 Kasım sonrasında HDP’ye oy vermiş seçmenlerin dahi bir kısmı AKPli siyasetçilere “İyi oldu. Biz barajı aştık siz de tek başına iktidar oldunuz” diyecekti.) Dolayısıyla, Kürtlerin en az yarısının hala barış sürecinin ana Türk partneri olarak gördüğü Erdoğan ve AKP’nin HDP tarafından düşmanlaştırılması geri tepme ihtimali yüksek bir politikaydı. Nitekim 1 Kasım’da da öyle oldu. Bu yüzden, Demirtaş’ın 8 Haziran’da Erdoğan ve çevresine yönelik “Asmayacağız, yargılayacağız!” çıkışıyla kalıcılaşan HDP politikası yanlış olduğu kadar ahmakça idi.

CHM3NhUWMAAfuoc

Kaynak: IPSOS seçim sonrası anketi, 8 Haziran 2015

Okumaya devam et

Çözüm Süreci: Yeni Bir Değerlendirme

Bu ülkede okullarda zorunlu ‘dün’ dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.” (İlber Ortaylı)

7 Haziran seçimlerinin ertesinde PKK’nın ateşkesi sonlandırmasıyla yeniden başlayan çatışmalar, iki buçuk yıllık Çözüm Süreci’nin yeni bir değerlendirmeye açılmasına sebep oldu. Çözüm Süreci’nin zaaflarının ve yanlışlarının düzeltilmesi amacıyla yapılsa belki hepimizi mutlu edebilecek bu durum, maalesef daha ziyade sürecin ne kadar da yanlış olduğunun, AKP’nin süreci devam ettirmekle vatana ihanet ettiğinin ve nihayet Çözüm Süreci’nden mesul olanların yargılanması gerektiğinin tekrarlandığı bir noktaya vardı. Öyle ki, pek çok kişinin gözünde son iki ayda ölen bütün asker ve polislerin sorumlusu doğrudan Çözüm Süreci ve onu savunanlar oldu. Bu yazıda, bu algının niçin yanlış ve zararlı olduğuna dair kendi fikirlerimi yazıp Çözüm Süreci’nin yeni(den) bir savunmasını yapacağım.

2013 yılının başında girdiğimiz Çözüm Süreci, yanlışları da içeren doğru bir adımdı. Öncelikle, süreç içerisinde küçümsenmemesi gereken adımlar atıldı ve kısmi de olsa iyileşmeler yaşandı. Örneğin, (bir ara Kürt hareketinin neredeyse ana talebi haline gelen) KCK tutuklularının tahliyesi gerçekleşti. Özel okullara tanınan Kürtçe eğitim hakkı ile Kürtçe eğitimin önündeki sembolik direnç kırılarak normalleşmenin önü açıldı. Elbette bu kısmi iyileşmelerin eleştirel bir şekilde ele alınması da mümkün. Ki ben de bu iyileşmelere yönelik şerhlerimi iki yıl önceki bir yazımda not düşmüştüm.

Fakat zaten Çözüm Süreci’nin en önemli doğruları ve katkıları bu kısmi iyileşmeler değildi. Çözüm süreci, her şeyin ötesinde, özellikle iki noktadan dolayı çok değerliydi. Birincisi, Çözüm Süreci konuşmayı ve bu vesileyle de siyasi çözümü mümkün kılan bir zemini oluşturdu. Düzenli olarak çatışmaların yaşandığı bir iklimde, siyasetçilerin anlamlı bir müzakere yürütmesi de, halkın bu müzakerelere kitlesel destek vermesi çok zordur. Bu yüzden, muhalifler tarafından pek çok zaman “barış süreci değil ateşkes” denilerek burun bükülen çatışmasızlık durumu, barışa giden yolun kendisiydi zaten. Evet, Çözüm Süreci belki gerçek bir barış değildi, ama barışa giden/gidebilecek bir yoldu.

Okumaya devam et

Kürt Sorunu ve Barış Süreci (kitap)

Dört yıldır blogda yazdığım yazıların Kürt sorunu hakkında olanlarını üç ana bölüm halinde bir araya toplayıp kendimce kitaplaştırdım. Keşke ihtiyaç kalmasaydı, ama barış sürecine verilen “kavga molası“, bazı noktaları yeniden okumanın faydalı olabileceği fikrine götürdü beni. İlgilenenler, PDF formatındaki kitaba aşağıdaki resmin üzerine tıklayarak erişebilir.

Yeni Bir “Kavga Molası” Üzerine Notlar

CKhOeJYWoAEjvYd

1. Barış süreçlerini idealist kahramanlar değil, çıkarlarının barıştan geçtiğini idrak eden çıkar grupları yürütürler. AKP hükümetleri ve PKK liderliği barışçıl ya da demokrat oldukları için başlamamıştı barış süreci. 2013’te başlayan süreç, bu iki aktörün çıkarlarının barıştan geçtiğini anlamalarını mümkün kılan bir rasyonelliğe nihayet kavuşmalarıyla mümkün oldu.

2. AKP ve Kürt siyaseti hala birbirlerine mahkûm. Yeniden alevlenen çatışmaların değiştirmediği bir gerçek bu. Bu yüzden, barış süreci yavaşlayabilir, donabilir, gerileyebilir, ama “bitmez”. Yaşadığımız şey PKK’nın anlamsızca tırmandırdığı bir “kavga molası”. Sonunda yine masaya dönülecek yeni bir akıl tutulması. Öyle görünüyor ki IŞİD’in yükselişi sonrasında bölgede (özellikle de Suriye’de) yeşeren ABD-Kürt ittifakı, PKK’ya 2012 yılındakine benzer bir “özgüven şaşırması” yaşattı ve Kandil kendini silahların işe yararlılığına yönelik yeni bir yanılsamaya kaptırdı. Fakat PKK, ABD’nin Türkiye ile vardığı uzlaşmanın kendisi açısından hayal kırıcı sonuçlarının, yapageldiği “serhildan” çağrılarının Kürt halkının nezdindeki karşılıksızlığının ve barış sürecinde Türk istihbaratının da elinin armut toplamadığının farkına vardığında (ki bu çok uzun sürmeyecek) gerçekliğe geri dönecek ve barış süreci kaldığı yerden (ama büyük ihtimalle PKK’nın şehir yapılanmasının önemli oranda ve Kandil liderliğinin de kısmen tasfiyesiyle) devam edecek.

3. Kürt siyasi hareketinin ve azılı Erdoğan karşıtlarının yaptıkları propagandanın aksine, iki buçuk yıllık ateşkesi PKK bozdu ve müzakere masasını PKK “tutuşturdu”. Kandil, ateşkesi sonlandırdığını menfur Suruç saldırısından günler önce ilan etmişti ve Suruç öncesinde yol kesme ve araç yakmayla başlayan PKK eylemleri Suruç sonrasında polislerin ve “sakallı” sivillerin öldürülmesiyle devam etti. Devletin Kandil’e yönelik bombardımanları ve PKK’nın şehir yapılanmasına yönelik kapsamlı gözaltıları, PKK’nın silahlı eylemlerini takip eden tasarruflardı. Devletin verdiği tepkinin meşruiyeti ve doğruluğu başka bir tartışma konusudur; ama ateşkesi kimin bozduğu bir tartışma konusu değildir.

Adsız Okumaya devam et

Anket Şirketlerinin Seçim Performansları (2010-2014)

Yine bir seçim dönemindeyiz. Ve son yılardaki diğer seçim dönemlerinde olduğu gibi, yine seçimlere yönelik bir anket bombardımanı altındayız. Anket, çok değerli bir veri edinme yöntemi olmakla birlikte, aynı zamanda anketi gerçekleştiren kişinin/şirketin metodolojik hataları ya da ideolojik tarafgirliği sebebiyle pek çok zaman sağlıksız ve yanıltıcı veriler de üretebilen bir yöntemdir. (Bir örnek olarak, önceki bir yazımda ele aldığım şu ankete bakabilirsiniz). Seçimlerin hep bir “varoluş savaşı” atmosferinde geçtiği ülkemizde maalesef bu durum seçim anketlerinde de sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Bu yazıda, 7 Haziran seçimlerine giderken geçtiğimiz iki hafta içinde yayınlanan belli başlı anket sonuçlarını değerlendirerek anket tahminlerinin malul olduğu yukarı bahsettiğim sorunu biraz hafifletmeye çalışacağım. Yazıda iki şeyi hedeflemekteyim. Birincisi, anket şirketlerinin geçmiş seçimlerdeki performanslarını ortaya koymak ve kıyaslamak. İkincisi, bu performansları dikkate alarak, 7 Haziran’daki seçime yönelik tahminler üzerinden en gerçekçi (ya da güvenilir) tahmine ulaşmak.

Şirketlerin en yakın seçim tahminlerinin genel bir görünümü ile başlayalım. Aşağıdaki grafik yedi araştırma şirketinin en yakın seçim tahminlerini ve bu tahminlerin ortalamalarını göstermektedir. AKP için yapılan tahminler yüzde 40,5 ile 47,5 arasında, CHP için yapılan tahminler yüzde 23,9 ile 28,7 arasında, MHP için yapılan tahminler yüzde 14,4 ile 18,1 arasında, HDP için yapılan tahminler de yüzde 8,1 ile 11,5 arasında değişmektedir. Bu tahminlerin ortalamaları da şöyledir:

AKP: 43.2, CHP: 26.3, MHP: 16.0, HDP: 9.9

Adsız

Yukarıdaki tahminler arasındaki farklılıklar anlaşılır bir şekilde bizleri “Hangisine güveneceğiz?” sorusuna götürmektedir. Elbette hiçbir anket şirketine mutlak olarak güvenemeyiz; ama anketlerinin geçmiş seçimlerdeki tahminlerinin başarı performansı bazı anket şirketlerini göreceli olarak daha güvenilir kılar. Aşağıda, öncelikle 2010-2014 yılları arasındaki üç seçimde altı anket şirketinin yaptığı tahminler ve bu tahminler ile gerçekleşen seçim sonuçları arasındaki toplam sapmalar sunulmaktadır. En sondaki grafikte ise, anket şirketlerinin bu üç seçimdeki tahminlerindeki ortalama sapmaları sunulmakta ve kıyaslanmaktadır.

Okumaya devam et

Kürt Meselesinin ‘de’ bir Parçası Olarak Alevi Meselesi

Şiddetin hak mücadelesindeki işlevi siyaset bilimcilerin tartışageldiği bir soru(n) olmuştur. Yakın dönemde yapılan bazı bilimsel çalışmalar, taleplerin elde edilmesi açısından, şiddetsiz isyanların silahlı isyanlara göre genel olarak daha etkili olduğuna işaret etmiştir. Örneğin, 2008 yılında yayınladıkları çalışmadaStephan & Chenoweth şiddetsiz direniş hareketlerinin şiddet içeren direniş hareketlerine nazaran uzun vadede meşruiyet, dış destek ve ordunun etkisizleşmesi noktalarında daha üstün olduğundan hareketle şiddetsiz direniş hareketlerinin başarıya ulaşma ihtimalinin daha yüksek olduğunu öne sürmüş ve bu argümanlarını ampirik verilerle desteklemişlerdir. Bu ve benzeri çalışmaların bulguları bizleri şu sonuca götürmektedir: şiddet içeren bir siyasal hak mücadelesi, sadece ahlaken değil, stratejik olarak da yanlıştır.

Her ne kadar bilimsel çalışmalar yukarıdaki sonuçları ortaya koysa da, spesifik örgütlerin silah bırakması noktasında asıl belirleyici olan şey, bilimsel çalışmaların bulguları değil, muhatap devletlerin tarihsel politikaları olmuştur. Silahlı mücadeleye kalkışan grupların pek çoğunda “şiddetin işlevselliğine” olan inanç zaman içerisinde artarak devam etmiştir ve maalesef PKK da bu gruplardan biridir. “Kürt realitesi”ni tanımaktan “Kürtçe televizyon”un açılmasına kadar Türkiye devletinin Kürt kimliğine ve haklarına yönelik attığı hemen her adım, şiddet eylemlerini takip eden ve onlara tepkisel olarak verilen gecikmiş cevaplar olmuştur. Devletin bu tarihsel hatası, PKK’nın ve onu destekleyen Kürtlerin nazarında şiddete işlevsel ve olumlu bir anlam yüklenmesine sebep olmuştur.

Şiddetin Kürtlerin özgürlük ve haklarına katkısı entelektüeller ve dışarıdan izleyen vatandaşlar için tartışmalı bir konu olabilir; fakat Kürt siyasal hareketi içindeki neredeyse hiç kimse için bu tartışmalı bir konu değildir. Kürt siyasal hareketindeki yaygın ve güçlü kanı “ne elde ettiysek silah/PKK sayesinde elde ettik” kanısıdır. [Öyle ki, 2011 sonrasında PKK’ya yönelik içerden ve samimi eleştiriler yapan Orhan Miroğlu dahi Silahları Gömmek adlı kitabında şu notu düşmüştür: “Kuşku yok ki, Kürtlerin ulusal haklarının bugün gündemde olmasını sağlayan, bu mücadeleyi 1990’lı yıllardan bu yana yürüten PKK’dır.” (2012, s. 49)] İçinde bulunduğumuz çözüm sürecinin başarısı, Kürt siyasal hareketinin zihninde geçmişe yönelik katı bir gerçeklik algısını yansıtan bu kanının geleceğe yönelik zayıflatılmasına ve hatta tersine döndürülmesine bağlıdır. Bu ise, özellikle PKK liderliği ve militanlarında silahların işlevsizleştiğine yönelik bir inanç oluşturacak güven verici adımların atılmasını gerektirmektedir.

Okumaya devam et

Türkler neden otoriterliğe rıza gösteriyor?

2011 yılından bu yana, özellikle de 17 Aralık sonrasında, Türk siyasetinde tartışılan ana konulardan birisi artan siyasi “otoriterleşme” olmuştur. Fakat ilginçtir ki, ne somut otoriterleşme göstergeleri ne de iktidarın (özellikle de Erdoğan’ın) otoriterleştiğine yönelik yapılan sert eleştiriler, AKP tabanında bu otoriterleşmeye yönelik ciddi bir itiraz doğurmuştur. Bu durum ise pek çok Türk entelektüeli şu soruya götürmüştür: “Türk toplumu (özellikle de AKP seçmeni) niçin artan otoriterlik karşısında sesini çıkarmamaktadır?” Bu soru çok önemli olmakla birlikte, maalesef soruya verilen cevapların çoğu AKP-seçmeni özeline indirgenmiş ve siyasi tarafgirlikle malul cevaplar olmuştur. (Cemil Meriç’in bu noktadaki seksist ve insafsız tespitine yapılan atıflar da maalesef bu süreçte oldukça sıklaşmıştır). Bu yazıda, hem yukarıdaki soruya kendimce daha önemli gördüğüm bir “kök sebep” üzerinden cevap vermeye hem de otoriterleşmenin kitlesel kabulünün AKP seçmenine özel bir durum olmadığını göstermeye çalışacağım.

Maalesef Türkler, toplumsal güven konusunda dünyanın en alt basamaklarında bulunmaktadır. Ve bu, sübjektif bir değerlendirme değil, güvenilir anketlerin ve akademik çalışmaların ortaya koyduğu hazin bir gerçektir. Örneğin, dünyanın en saygın anket veritabanlarından biri olan  Dünya Değerleri Anketi‘nin (World Values Survey) beşinci (2007) sürümündeki anket sonuçlarına göre, araştırmanın yapıldığı 57 ülke arasında genel toplumsal güvenin (generalized trust) en düşük olduğu ikinci ülke Türkiye’dir. Ankette yer alan “Sizce genelde insanların çoğunluğuna güvenilebilir mi? Yoksa başkalarıyla bir ilişki kurarken veya iş yaparken çok dikkatli olmak mı gerekir?” sorusuna “insanların çoğunluğuna güvenilebilir” cevabı verenlerin oranı dünya genelinde ortalama % 25,1 iken Türkiye’de ise sadece % 4,8’dir. Bu oran Trinidad ve Tobago’dakinden  (% 3,8) sonra en düşük orandır. Türkiye’ye yakın diğer ülkeler ise Ruanda (% 4,8), Peru (% 6,2) ve Gana (% 8,5)’dır. Türklerin toplumsal güven seviyesinin daha dün diyebileceğimiz bir zamanda korkunç boyutta bir soykırım yaşamış Ruandalılar ile aynı olması, içinde bulunduğumuz zihni durumun patolojik halini ortaya koymaktadır.

Okumaya devam et

Charlie Hebdo Üzerine Notlar

1. Batı’nın mizah özgürlüğü anlayışı bizlerin ahlak ve edep sınırlarımızın çok ötesindedir. Fakat burada çoğumuzun ıskaladığı nokta şu ki bu sadece Müslümanlara yönelik bir aşırılık değildir. Batı’da mizah, ötekilere olduğu kadar içeridekilere de batırılan bir çuvaldızdır. Chris Rock’un George Bush hakkında şurada yaptığı bel-altı mizahı ya da Avrupalı liderler hakkında günaşırı çizilen müstehcen karikatürleri Türkiye’de kim yapabilir/çizebilir mesela? Benzer durumu din alanında da görüyoruz. Batı’nın sivri mizahçılarının dilinden Hz. İsa da Hz. Muhammed kadar payını almıştır. Life of Brian filminden başlayarak kısa bir Google search yapmanız yetecektir bu durumu görmeye. Dolayısıyla, Müslümanlar Batı’nın sert/müstehcen mizahını Müslüman-karşıtı bir eylem olarak görmemeli ve bu mizahla mücadeleyi de İslam üzerinden yürütmemeliler.

2. Avrupa’da yükselen İslamofobi’yi eleştirdiğimiz kadar anlamaya da çalışmalıyız. İslamofobik düşüncenin yükselişinin altında yatan üç temel “tehdit algısı” vardır. Kimlik, varlık ve ekonomi. Konu hakkında yapılan akademik çalışmalar, özellikle kimliğe yönelik tehdit algısının en belirgin faktör olduğunu ortaya koyuyor. Göç ve doğum farkları sebebiyle gerçekleşen nüfustaki ve yaşam alanındaki Müslümanlaşmayı Avrupa’nın her geçen gün daha da artan bir kesimi Hristiyan kültürüne ve Avrupa kimliğine bir tehdit olarak algılıyor. 11 Eylül sonrasında ‘hortlayan’ “Müslüman terörü” ise bu tehdit algısını aynı zamanda bir varoluşsal tehdit algısına da dönüştürüyor. Müslümanlara düşen görev, İslamofobik dalgayı sadece eleştirmek değil, aynı zamanda bu dalgayı meydana getiren tehdit algılarını anlamak ve bu algıları ortadan kaldıracak söylemler ve politikalar üretmektir. Empatiye, benzer bir kültürel tehdit algısında bizim nasıl bir savrulma yaşayabileceğimize işaret eden şu haberdeki küçük örnekle başlayabiliriz mesela.  Okumaya devam et

Belki de Savaş Sizinledir!

Şu notla başlamalı önce: Türkiye’nin normalleşmesi nasıl yeni iç-savaşlar doğurduysa, Kürt illerinin normalleşmesi de yeni iç-savaşlar doğuracaktır. Biraz tarih biraz da siyaset bilenlerin yer yer şaşırmadan kaygılanacağı yer yer de abartmadan umutlanacağı yıllara girdi Türkiye. Ne 17 Aralık’ta patlak veren bürokratik iç-savaş, ne de bu hafta Cizre’de PKK ile Hüda-Par arasında yaşanan silahlı çatışmalar şaşkınlıktan ağzımızı açık bırakacak ya da üzüntüden başımıza karalar bağlatacak gelişmeler değil bu yüzden. Şaşırmadan, abartmadan, ama aynı zamanda kaygısızlaşmadan umutlu kalabilmek önemli bu yıllarda…

Ama şöyle bir gerçeklik de var. Önceki bir yazımda ele aldığım üzere, barış süreçleri aynı zamanda şiddetin de nüksettiği süreçlerdir ve bunun bir nedeni de hemen her barışın “kaybedenlerinin” olmasıdır. Bu yüzden Cizre olayları sonrasında hükümet ve HDP kanatlarından gelen “komplo” açıklamaları gülüp geçilecek açıklamalar değildir (ve olmamalıdır).

Hele ki şöyle bir tarihsel arkaplana sahip olan Türkiyeliler için:

Sanki menfur 6-7 Eylül olaylarını tetiklemek için Türk istihbaratı kendi eliyle Atatürk’ün evini bombalatıp suçu Yunanlara atmamış gibi;

Sanki Kıbrıs’ta Türk milliyetçiliğini beslemek için devletimiz Camilere bomba atıp suçu Rumlara atmamış gibi;

Sanki 1993’te PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiği ve Kürt meselesinin çözümü için yeni arayışların olduğu bir dönemde 33 erimiz kendi ellerimizle PKK’ya ‘kurban’ verilmemiş gibi; 

Okumaya devam et

By fekmekci