16 Nisan Referandumu ve Partilerin Oy Kayıpları

Sonuçları itibariyle Türkiye siyasetini köklü olarak değiştirecek bir referandumu geride bıraktık. Referandum sonucunun yorumunu başkalarına ve başka bir yazıya havale ederek, bu yazıda referandumun daha somut bir yönüne odaklanacağım. Referandumun önemli sonuçlarından biri de üç büyük partinin (AKP, MHP ve HDP) tabanlarındaki oy kayıpları idi. Oranları farklı olsa da, bu üç parti 1 Kasım’daki seçmenlerinin bir bölümünü referandumdaki kampanyalarına ikna edemedi. Partilerin oy kayıplarına yönelik mensuplar tarafından epey reddiye, rakipler tarafından da epey spekülasyon yapıldı. Hem partiler-arası oy geçişkenliğini bizatihi değerli bulduğum, hem de oy değişimlerinin pek çok siyasi sorunun cevabına ışık tuttuğuna inandığım için, bu yazımda üç partinin 16 Nisan referandumundaki oy kayıplarına yönelik yaptığım kişisel hesaplamalarımı paylaşacağım.

AKP

AKP+MHP bloğundaki kayıpların fazlalığı iki argümanın yaygınca yapılmasına izin verdi: 1) AKP’deki kayıplar çok  fazla 2) Bloktaki kayıpların kime ait olduğunu bilemeyiz. Fakat ben bu iki argümanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. 16 Nisan referandumunda AKP’nin geleneksel tabanındaki kayıplar fazla olmadığı gibi, blok içindeki kayıpların kime ait olduğu tespit etmek de çok zor değil. Bu bloktaki kayıpların aidiyetini tespit etmek için iki farklı metot kullanılabilir. Basit ve birinci metot şudur: MHP’nin görece olarak çok düşük oy aldığı (dolayısıyla blok oylarının kahir ekseriyetinin AKP oylarından oluştuğu) ilçelere bakılır ve bu ilçelerdeki oy değişikliklerinden AKP oylarındaki değişim hakkında önemli ipuçları edinilir. Çıkarımın sağlıklı olması açısından, bu ilçelerin özellikle HDP ve Saadet gibi AKP ile oy alışverişi yapan partilerin düşük oy aldığı yerlerden seçilmesi önemlidir. Bartın Ulus, Bolu Gerede, Malatya Doğanyol, Rize merkez, Sinop Erfelek gibi ilçeler hem MHP’nin düşük (yüzde 6 ya da daha az) oy aldığı hem de HDP ve Saadet’in önemli bir varlık göstermediği ilçelerdir. Bu ilçelerde AKP’nin 1 Kasım seçimlerindeki oyu ile 16 Nisan referandumundaki Evet oylarını kıyasladığımızda hemen hepsinde ufak artışlar gözlemlemekteyiz. AKP+MHP bloğundaki kayıpların hepsinin AKP’den olduğunu varsaysak bile (açık renkli sütun), AKP oylarındaki kayıp yüzde 5’i geçmemektedir. MHP oylarındaki kaybı (aşağıda da hesaplayacağımız üzere) %50 şeklinde varsaydığımız daha gerçekçi bir hesaplamada ise (koyu renkli sütun), AKP oylarındaki kayıp yüzde 0-2 aralığına düşmektedir. Dolayısıyla, AKP+MHP bloğundaki oyların çoğunlukla AKP oylarından oluştuğu ilçelerdeki oy değişikliklerinin yüzeysel analizi, 16 Nisan referandumunda AKP tabanındaki kaybın azımsanabilecek bir küçüklükte (%0-2) olduğuna işaret etmektedir.Untitled

Okumaya devam et

Nahda, Eksik Adalet ve Toplumsal Barış

Son iki yıldır PKK, Gülen Cemaati ve Obama yönetiminin üçlü saldırısına maruz kalan Türkiye, 15 Temmuz sonrasındaki kararlı ama bedelli politikalarıyla yıkım sürecinden kurtulup yeni bir inşa sürecine geçmeyi başardı. Gerek Cemaat’in devlet yapılanmasının tortusuyla gerekse PKK’nın devam eden silahlı eylemleriyle mücadele, Türkiye’nin bir müddet daha gündemini işgal edip enerjisini tüketecektir. Fakat her iki yapıyla mücadelede de ahlaki ve askeri üstünlüğün artık devlette olduğunu düşündüğümden, 2016 sonrasında Türkiye için asıl hayati konunun Türkiye siyasetinin yeniden inşa edilmesi olacağını düşünüyorum.

Yıllardır büyük faturalarını ödediğimiz vesayet, darbe ve terör gibi dertlerimizden kalıcı bir şekilde kurtulabilmek için Türk siyasetinin bu yeni inşa sürecinin sağlıklı bir şekilde ele alınması gerekiyor. Fakat Türkiye toplumunun mevcut politik sosyolojisi maalesef bunu oldukça güç kılmaktadır. Çünkü varsaydığımızın aksine, Türkiye toplumu bir “millet” değildir. Türkiye, hiçbiri birbirine güvenmeyen ve çoğu birbirinden nefret eden cemaatlerden (ya da mahallelerden) oluşmuş bir “milletimsi”dir.

Türkiye’deki toplumsal ve politik cemaatlerin hemen hepsine bir şekilde bulaşmış olan güvensizlik ve nefret sendromu iki yönlü bir politik faciaya sebep olmaktadır. Öncelikle, her grup hayatta kalmak ve haklarını savunmak için “her ne pahasına olursa olsun” iktidarda olmayı/kalmayı hedeflemektedir. İkinci olarak, iktidarı ele geçiren her grup kendine tehdit olarak gördüğü diğer grupları baskı altına almayı meşru ve hatta elzem görmektedir. Tüm bunlar sonucunda ise politik yozlaşma ve otoriterleşme kaçınılmaz olmaktadır.

Okumaya devam et

By fekmekci

Darbenin adı var

gul

15 Temmuz gecesi yakın Türkiye tarihinin en önemli olayına, Gülen Cemaati’nin askeri darbe girişimine, şahit olduk. 2011’de başlayan, 2012 Şubat’ında gün yüzüne çıkan ve 2013 Aralık’ında açık bir savaşa dönüşen AKP-Cemaat çatışması, 2016 Temmuz’unda Cemaat’in askeri darbe girişimiyle son round’unu yaşadı ve çok şükür kazanan taraf darbeciler olmadı. Cumhurbaşkanı’nın, hükümetin, polisin, halkın, muhalefetin, medyanın ve nihayet asker içindeki darbe karşıtlarının ortak çabalarıyla püskürtülen 15 Temmuz darbe girişiminin faillerine yönelik -ilk günlerdeki belirsizliğin ve şaşkınlığın aksine- geniş bir konsensus var bugün. Ve eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘na uzanan bu konsensusa göre darbe girişiminin bir adı var: Gülen Cemaati darbesi.

Askeri darbe, Cemaat’in AKP’yle savaşında kullanacağı son silahı ve uzun yıllardır dillendirdiği “turbun büyüğü” idi. Bu silahını kaybetmiş bir yapılanmada darbeye yönelik itiraflar hızla gelecektir. Ve zaten de gelmektedir. Özellikle Yarbay Levent Türkkan, Yarbay Emin GüvenAstsubay S.A. ve asker ‘abisi’ Muhammet Uslu‘nun yaptığı itiraflar 15 Temmuz darbe girişiminde Cemaat’in merkezi rolüne dair önemli bilgiler sunmaktadır. Fakat burada sorun şu ki, 15 Temmuz’un bir Cemaat darbesi olduğu gerçeği, bu itirafların hiçbiri olmasa dâhi yeterince netti. Türkiye’nin son 10 yılda yaşadığı dönüşümün mahiyetini bilen ve aktörlerini tanıyanlar için darbenin failleri hiç de gizemli değildi. Kısaca 9 noktada açmaya çalışayım bu cümlemi:

1. Öncelikle, 2010 sonrası Türkiye’de artık ordu içinde darbe yapabilecek tek örgütlü güç Cemaat’ti. 30 yıldır büyük bir itina ve azimle askeriyede örgütlenen Cemaat, Balyoz ve Casusluk davalarıyla askeriyedeki son büyük tasfiyesini yapmış ve artık “altın vuruş” için hazır hale gelmişti. Ahmet Zeki Üçok‘un yıllar evvel (büyük bedeller ödemek pahasına) dikkat çektiği ve savaştığı bu örgütlenme, 2015 yılına gelindiğinde artık rütbeli subayların neredeyse yüzde 50’sini içeren bir boyuta ulaşmıştı. Özellikle Balyoz sonrasında terfi alan subayların darbedeki orantısız dahli de bu durumu yeterince net olarak ortaya koyuyordu. (Burada kişisel bir anımı da anlatmak isterim. 2009 yılında ABD’den dönüp KTÜ’de göreve başladığımda, AKPli akademisyen arkadaşlarımdaki Ergenekon tedirginliğini garipsemiştim. Cemaat’in AKP liderliğine ve tabanına ustalıkla zerk ettiği bu “Ergenekon korkusu”ndan kurtulamamış AKPli bir akademisyen arkadaşım 2010 başında bana “Hocam askeriyede hala çok güçlüler, her an her şey olabilir” dediğinde, kendisine “Yapmayın hocam, bu saatten sonra askeriyede darbe yapabilecek tek güç Cemaat’tir!” diye cevap vermiş ve kendisinin şaşkın bakışlarına maruz kalmıştım.)  Okumaya devam et

Suriye’de AKP taşlamak: ilk taşı günahsızlar atsın

Altıncı yılına girdiğimiz Suriye iç savaşı kimsenin istemediği ve öngörmediği boyutta bir trajediye dönüştü. Kanaatimce savaşın bu boyuta gelmesindeki en önemli üç sebep şunlardı: 1) ABD’nin önce Suriye Savaşı’nı bir özgürlük mücadelesi olarak değil İran’a vurulacak büyük bir darbe olarak görerek araçsallaştırması, sonra da muhalifler arasında İslamcı unsurların güç kazanmasıyla muhaliflere verdiği desteği seyreltip savaşı kanlı ve bitmez bir beraberliğe mahkum etmesi, 2) Hem Batı’nın hem de İslam dünyasının Esad rejiminin zayıflığına yönelik aşırı iyimser tahminleri, 3) Türkiye’nin de dahil olduğu bazı Müslüman ülkeler ile Suriyeli muhalif grupların bir kısmının 2013 sonrasında neredeyse imkansızlaşan “Esadsız çözüm”de diretmesi.

En başından İran’ın güvenlik kaygılarını da ele alan kapsamlı ve samimi bir proje geliştirilebilseydi, ya da en azından  2013 sonrasında Esad’lı bir geçiş planı üzerinde uzlaşılabilseydi, bugün tüm bölgeyi saran bu yangının alevleri çok daha sönük olabilirdi. Olmadı…

Untitled

Türkiye’nin gerek Suriye’de silahlı bir devrime olan inancı gerekse bu devrimde “Esad’lı geçiş”e kapıları tamamen kapatma konusundaki ısrarı ölümcül birer hataydı. 2016 yılından baktığımızda kolayca tespit edebildiğimiz bu hatalar neredeyse sabit olmakla birlikte, bu hatalar üzerinden AKP’ye yapılan “hayalperestlik” ve “maceracılık” eleştirilerinin büyük oranda tutarsız ve hakkaniyetsiz olduğunu düşünüyorum. Zira AKP’nin Suriye politikasının (ya da fiyaskosunun) temelini oluşturan “Esad’ın gidici olduğuna” ve “Türkiye’nin müdahil olması gerektiğine” yönelik düşünceleri, AKP liderliğine has yanılgılar değil, gerek dünyada gerekse Türkiye içinde geniş bir kitle tarafından paylaşılan düşüncelerdi. Öyle ki bugün katı AKP eleştirmeni diyebileceğimiz pek çok isim dahi 2011 ve 2012 yıllarında bu iki düşünceyi paylaşıyor ve bu düşünceler üzerinden AKP’ye bugün eleştirdikleri politikaları başlatma tavsiyeleri veriyorlardı. Birkaç somut örnek verecek olursam: Okumaya devam et

Terörle Yaşamayı ve Siyaset Yapmayı Öğrenmek

1. Türkiye yaklaşık 8 aydır bir şiddet girdabının içinde. Bu girdabın temel sebebi, Türkiye ya da AKP kaynaklı dinamiklerden ziyade, Suriye iç savaşının IŞİD ve PKK gibi militan örgütlere açtığı imkanlar ve bu imkanlara Türkiye’nin verdiği tepkilerdir. IŞİD’in ve PKK’nın genelde bölgeye özelde de Suriye’ye yönelik hedefleri, Türkiye’nin hedef ve çıkarları ile büyük oranda çatışmaktadır. Dolayısıyla uzun vadede Türkiye’nin bu örgütlerle çatışmama ihtimali çok düşüktü. Fakat her iki örgütün de hem hafife alınmayacak silahlı gücü hem de gerektiğinde sivil hedefleri de öldürmeye izin veren dünya görüşleri, Türkiye’yi uzun bir süre bu örgütlere karşı ihtiyatlı bir çatışmasızlık politikası izlemeye itti.

2. Kadim kuraldır, haddini aşan zıddına dönüşür. 30 yıllık çatışma geçmişindeki tüm sorunlarına ve zulümlerine rağmen, PKK bölge halkının ve Türkiyeli demokratların nazarında “ahlaki üstünlüğü” kaybetmemiş bir örgüttü. Fakat tüm eksikliklerine rağmen bölgeye göreceli bir huzur getiren “barış sürecini” PKK’nın Rojava için ateşe atması ve sonrasında da Kürt illerinin pek çoğunu tarumar edecek şehir savaşlarını başlatması, bir taraftan devlete ilk defa gerçek manasıyla haklı bir şekilde PKK ile savaşma imkanını sunarken diğer taraftan da Kürt halkına PKK’nın varlık sebebini ve meşruiyetini sorgulama imkanı sundu. Bugün şu durum net artık: PKK Türkiye’de askeri ve toplumsal olarak kaybetti. Ve bu büyük oranda AKP’nin (aksak da olsa) doğru yöndeki siyaseti ile Kürt halkının dirayeti sayesinde oldu.

Untitled

PKK’nın hendek siyasetini eleştiren binlerce HDPliden biri. Kaynak: El-Cezire

3. PKK, ulusal ve uluslararası imkanlardan istifade ederek tırmandırdığı çatışmaları, şehir savaşlarında aldığı askeri ve toplumsal ağır yenilgi sebebiyle, geçtiğimiz ay bir üst seviyeye taşıma kararı aldı ve metropollerde askeri ve sivil hedeflere yönelik eylemlere başladı. Kerameti kendinden menkul bazı “güvenlik uzmanları”nın öne sürdüğünün aksine, bu durum Türkiye’yi PKK ile uzlaşmak zorunda bırakacak bir “güç göstergesi” değildir. Metropollerde sivilleri bombalarla parçalayarak öldürmek, bir güç değil güçsüzlük belirtisidir. PKK yenildikçe vahşileşecek, vahşileştikçe yenilecektir. Okumaya devam et

By fekmekci

Kırmızı Çizgileri Aşmak: Bir ‘PKK devleti’ Türkiye için kötü müdür?

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, o yıldan itibaren Türkiye’nin Kürt meselesinin de şekillenmesinde kritik bir rol oynadı. Öncelikle, Türkiye’nin Esad karşıtı muhalefete aktif destek vermesinin sebeplerinden biri, uzayan çatışmaların Esad-PYD ittifakına yol vermesi ve bunun sonucunda da Suriye kuzeyinde otonom bir PKK yapılanmasının oluşmaya başlamasıydı. Türkiye’nin tarihsel “kırmızı çizgileri”ni harekete geçiren bu gelişme, Türkiye’yi her geçen gün Suriye iç savaşının daha da içine çekti.

İlginç bir şekilde, takip eden aylarda Suriye iç savaşındaki gelişmeler bu sefer de Türkiye ile PKK arasındaki “Barış Süreci”nin ortaya çıkmasına yardım etti. Türkiye açısından, AKP iktidarının öngördüğünden çok daha uzun süren Suriye iç savaşının maliyeti her geçen gün artmış ve Türkiye’nin bu savaştaki aktif taraflılığı Suriye ve İran’ın PKK’ya daha fazla destek sağlaması ihtimalini ortaya çıkartmıştı. Barış sürecinin başlamasında önemli bir etken, Türkiye’nin PKK’nın Suriye savaşıyla ilintili bir “vekalet savaşçısı” olarak kullanılma ihtimalini ortadan kaldırmak istemesiydi. (Bugün tekrar geri döndüğümüz çatışma sürecinde yaşananlar, hükümetin bu kaygısına kendince bir haklılık da kazandırmaktadır). PKK açısından baktığımızda ise, 2012 yılının sonuna geldiğimizde, PYD’nin yıl başında elde ettiği siyasi kazanımlar ÖSO ve el-Nusra’nın Kürt bölgelerine yönelik saldırılarıyla tehlike altına girmişti. IŞİD’in yükselişiyle beraber daha da vahim bir hal alan bu tehdit, PKK’nın Türkiye ve Suriye’de iki-cepheli bir savaş sürdürmesini mümkün olmayan bir duruma getirdi. Dolayısıyla, Suriye’de kendilerine yönelik yeni tehditler beliren Türkiye ve PKK için birbirleriyle “ateşkes” yapmak  makul ve hatta zorunlu bir hale gelmişti. 2013 başında başlayan ve 2,5 yıl devam eden barış/çatışmasızlık süreci büyük oranda bu zorunluluk üzerine inşa edilmişti.

2013 başında Türkiye ve PKK’yı ateşkese zorlayan Suriye iç savaşındaki gelişmeler, 2015 yılının ortasında ise çatışmaların yeniden alevlenmesinde önemli bir rol oynadı. Özellikle PKK’nın ateşkesi bozma kararında Suriye’nin etkisi çok belirgindi. İlk olarak, Amerikan hava desteğinin yardımıyla PYD IŞİD’i kimsenin öngörmediği bir hızda Suriye kuzeyinden çıkardı ve Temmuz ayı itibariyle Suriye’deki Kürt bölgelerinde büyük oranda hakimiyet kurdu. Bu durum PKK’ya Türkiye’yle yeniden tek-cepheli bir savaşın imkanını sundu.

Untitled3

Suriye kuzeyindeki değişim: Şubat-Temmuz 2015

Okumaya devam et

Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

7 Haziran’dan 1 Kasım’a Kürt Siyaseti’nin Seçim Yanılgıları

1 Kasım seçimleri Türkiye siyasi tarihinin sonuçları açısından en sürpriz seçimlerinden birisi oldu. AKP, 7 Haziran’da AKPli Kürtlerin büyük oranda HDP’ye kaymasıyla kaybettiği tek-parti iktidarını, kaybettiği Kürt oylarının üçte ikisini Türk oylarının da fazlasını geri alarak tekrar kazandı. AKP’nin 1 Kasım “zafer”inde elbette AKP’nin doğrularının da payı var. Ama AKP’ye seçim zaferini getiren ana etken kendi doğrularından ziyade muhalefetin yanlışları oldu. Kürt hareketinin şiddete geri dönüşü, CHP’nin çatışma ve ölümleri Erdoğan-karşıtı siyasetinde araçsallaştırması ve MHP’nin anlamsız bir “Hayır” siyasetinde ısrarı, 1 Kasım’da Türkiye halkının neredeyse yüzde 10’unun “yeniden” AKP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kendi doğrularını teslim etmek açısından, AKP’nin seçim zaferindeki en önemli faktörlerden biri AKP’nin mevcut siyasi partiler arasında hatalarından ders alan tek parti olmasıydı. AKP, 7 Haziran’da kendisine oy kaybettiren HDP’yi baraj altında bırakma politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim etkinliği gibi politikaları 1 Kasım sürecinde büyük oranda terk etti. Başta CHP olmak üzere Türk muhalefeti ise, yıllardır mağlup geldiği seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediği gibi, 7 Haziran’da elde ettiği tarihsel imkânı da yanlış bir ön-şart siyasetiyle heba etti. Ne gariptir ki, 7 Haziran’dan kendisinin dahi beklemediği bir zaferle çıkan Kürt siyaseti de ne 7 Haziran sonuçlarını ne de sonraki 1 Kasım sonuçlarını doğru okuyabildi. Türkiye’nin Temmuz ayından bu yana içine düştüğü çıkmazın temel sebeplerinden biri de HDP ve PKK’nın 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına yönelik yanılgıları oldu.

HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı aldığında, bu karar kendi taraftarları tarafından dahi riskli bulunmuştu. Nitekim HDP’nin seçim barajını geçme ihtimali 6 Haziran’da dahi kesinleşmemişti. Bu riski gidermek adına, HDP seküler Türklerdeki Erdoğan karşıtlığına yatırım yaparak seçim sürecinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla ‘akıllı’ bir Erdoğan-karşıtı politika geliştirdi. Fakat seçim barajını geçmeye yönelik bir taktik olarak anlaşılır olabilecek olan bu politika, seçim sonrasında HDP tarafından kalıcı bir stratejiye dönüştürüldü ve özelde Erdoğan genelde de AKP karşıtlığı HDP siyasetinin ana eksenine yerleşti. Ancak HDP’nin katı Erdoğan-karşıtı siyasetinin gözden kaçırdığı hayati bir nokta vardı: 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye kayan Kürtler AKP’ye ve Erdoğan’a ‘düşman’ değil ‘dargın’dılar. Bu “eski AKPli yeni HDPli Kürtler”in talebi AKP’nin bertaraf edilmesi değil, AKP’nin ülkeyi barışın gerekliliklerini daha kararlı ve tutarlı bir şekilde yerine getirerek yönetmesiydi. (IPSOS’un 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı ankette HDP seçmeninin yaklaşık üçte birinin seçim sonuçlarından memnun olmayıp erken seçim istemesi de bunun bir işareti idi. Nitekim 1 Kasım sonrasında HDP’ye oy vermiş seçmenlerin dahi bir kısmı AKPli siyasetçilere “İyi oldu. Biz barajı aştık siz de tek başına iktidar oldunuz” diyecekti.) Dolayısıyla, Kürtlerin en az yarısının hala barış sürecinin ana Türk partneri olarak gördüğü Erdoğan ve AKP’nin HDP tarafından düşmanlaştırılması geri tepme ihtimali yüksek bir politikaydı. Nitekim 1 Kasım’da da öyle oldu. Bu yüzden, Demirtaş’ın 8 Haziran’da Erdoğan ve çevresine yönelik “Asmayacağız, yargılayacağız!” çıkışıyla kalıcılaşan HDP politikası yanlış olduğu kadar ahmakça idi.

CHM3NhUWMAAfuoc

Kaynak: IPSOS seçim sonrası anketi, 8 Haziran 2015

Okumaya devam et

Çözüm Süreci: Yeni Bir Değerlendirme

Bu ülkede okullarda zorunlu ‘dün’ dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.” (İlber Ortaylı)

7 Haziran seçimlerinin ertesinde PKK’nın ateşkesi sonlandırmasıyla yeniden başlayan çatışmalar, iki buçuk yıllık Çözüm Süreci’nin yeni bir değerlendirmeye açılmasına sebep oldu. Çözüm Süreci’nin zaaflarının ve yanlışlarının düzeltilmesi amacıyla yapılsa belki hepimizi mutlu edebilecek bu durum, maalesef daha ziyade sürecin ne kadar da yanlış olduğunun, AKP’nin süreci devam ettirmekle vatana ihanet ettiğinin ve nihayet Çözüm Süreci’nden mesul olanların yargılanması gerektiğinin tekrarlandığı bir noktaya vardı. Öyle ki, pek çok kişinin gözünde son iki ayda ölen bütün asker ve polislerin sorumlusu doğrudan Çözüm Süreci ve onu savunanlar oldu. Bu yazıda, bu algının niçin yanlış ve zararlı olduğuna dair kendi fikirlerimi yazıp Çözüm Süreci’nin yeni(den) bir savunmasını yapacağım.

2013 yılının başında girdiğimiz Çözüm Süreci, yanlışları da içeren doğru bir adımdı. Öncelikle, süreç içerisinde küçümsenmemesi gereken adımlar atıldı ve kısmi de olsa iyileşmeler yaşandı. Örneğin, (bir ara Kürt hareketinin neredeyse ana talebi haline gelen) KCK tutuklularının tahliyesi gerçekleşti. Özel okullara tanınan Kürtçe eğitim hakkı ile Kürtçe eğitimin önündeki sembolik direnç kırılarak normalleşmenin önü açıldı. Elbette bu kısmi iyileşmelerin eleştirel bir şekilde ele alınması da mümkün. Ki ben de bu iyileşmelere yönelik şerhlerimi iki yıl önceki bir yazımda not düşmüştüm.

Fakat zaten Çözüm Süreci’nin en önemli doğruları ve katkıları bu kısmi iyileşmeler değildi. Çözüm süreci, her şeyin ötesinde, özellikle iki noktadan dolayı çok değerliydi. Birincisi, Çözüm Süreci konuşmayı ve bu vesileyle de siyasi çözümü mümkün kılan bir zemini oluşturdu. Düzenli olarak çatışmaların yaşandığı bir iklimde, siyasetçilerin anlamlı bir müzakere yürütmesi de, halkın bu müzakerelere kitlesel destek vermesi çok zordur. Bu yüzden, muhalifler tarafından pek çok zaman “barış süreci değil ateşkes” denilerek burun bükülen çatışmasızlık durumu, barışa giden yolun kendisiydi zaten. Evet, Çözüm Süreci belki gerçek bir barış değildi, ama barışa giden/gidebilecek bir yoldu.

Okumaya devam et

Kürt Sorunu ve Barış Süreci (kitap)

Dört yıldır blogda yazdığım yazıların Kürt sorunu hakkında olanlarını üç ana bölüm halinde bir araya toplayıp kendimce kitaplaştırdım. Keşke ihtiyaç kalmasaydı, ama barış sürecine verilen “kavga molası“, bazı noktaları yeniden okumanın faydalı olabileceği fikrine götürdü beni. İlgilenenler, PDF formatındaki kitaba aşağıdaki resmin üzerine tıklayarak erişebilir.