Suriye’de AKP taşlamak: ilk taşı günahsızlar atsın

Altıncı yılına girdiğimiz Suriye iç savaşı kimsenin istemediği ve öngörmediği boyutta bir trajediye dönüştü. Kanaatimce savaşın bu boyuta gelmesindeki en önemli üç sebep şunlardı: 1) ABD’nin önce Suriye Savaşı’nı bir özgürlük mücadelesi olarak değil İran’a vurulacak büyük bir darbe olarak görerek araçsallaştırması, sonra da muhalifler arasında İslamcı unsurların güç kazanmasıyla muhaliflere verdiği desteği seyreltip savaşı kanlı ve bitmez bir beraberliğe mahkum etmesi, 2) Hem Batı’nın hem de İslam dünyasının Esad rejiminin zayıflığına yönelik aşırı iyimser tahminleri, 3) Türkiye’nin de dahil olduğu bazı Müslüman ülkeler ile Suriyeli muhalif grupların bir kısmının 2013 sonrasında neredeyse imkansızlaşan “Esadsız çözüm”de diretmesi.

En başından İran’ın güvenlik kaygılarını da ele alan kapsamlı ve samimi bir proje geliştirilebilseydi, ya da en azından  2013 sonrasında Esad’lı bir geçiş planı üzerinde uzlaşılabilseydi, bugün tüm bölgeyi saran bu yangının alevleri çok daha sönük olabilirdi. Olmadı…

Untitled

Türkiye’nin gerek Suriye’de silahlı bir devrime olan inancı gerekse bu devrimde “Esad’lı geçiş”e kapıları tamamen kapatma konusundaki ısrarı ölümcül birer hataydı. 2016 yılından baktığımızda kolayca tespit edebildiğimiz bu hatalar neredeyse sabit olmakla birlikte, bu hatalar üzerinden AKP’ye yapılan “hayalperestlik” ve “maceracılık” eleştirilerinin büyük oranda tutarsız ve hakkaniyetsiz olduğunu düşünüyorum. Zira AKP’nin Suriye politikasının (ya da fiyaskosunun) temelini oluşturan “Esad’ın gidici olduğuna” ve “Türkiye’nin müdahil olması gerektiğine” yönelik düşünceleri, AKP liderliğine has yanılgılar değil, gerek dünyada gerekse Türkiye içinde geniş bir kitle tarafından paylaşılan düşüncelerdi. Öyle ki bugün katı AKP eleştirmeni diyebileceğimiz pek çok isim dahi 2011 ve 2012 yıllarında bu iki düşünceyi paylaşıyor ve bu düşünceler üzerinden AKP’ye bugün eleştirdikleri politikaları başlatma tavsiyeleri veriyorlardı. Birkaç somut örnek verecek olursam: Okumaya devam et

Terörle Yaşamayı ve Siyaset Yapmayı Öğrenmek

1. Türkiye yaklaşık 8 aydır bir şiddet girdabının içinde. Bu girdabın temel sebebi, Türkiye ya da AKP kaynaklı dinamiklerden ziyade, Suriye iç savaşının IŞİD ve PKK gibi militan örgütlere açtığı imkanlar ve bu imkanlara Türkiye’nin verdiği tepkilerdir. IŞİD’in ve PKK’nın genelde bölgeye özelde de Suriye’ye yönelik hedefleri, Türkiye’nin hedef ve çıkarları ile büyük oranda çatışmaktadır. Dolayısıyla uzun vadede Türkiye’nin bu örgütlerle çatışmama ihtimali çok düşüktü. Fakat her iki örgütün de hem hafife alınmayacak silahlı gücü hem de gerektiğinde sivil hedefleri de öldürmeye izin veren dünya görüşleri, Türkiye’yi uzun bir süre bu örgütlere karşı ihtiyatlı bir çatışmasızlık politikası izlemeye itti.

2. Kadim kuraldır, haddini aşan zıddına dönüşür. 30 yıllık çatışma geçmişindeki tüm sorunlarına ve zulümlerine rağmen, PKK bölge halkının ve Türkiyeli demokratların nazarında “ahlaki üstünlüğü” kaybetmemiş bir örgüttü. Fakat tüm eksikliklerine rağmen bölgeye göreceli bir huzur getiren “barış sürecini” PKK’nın Rojava için ateşe atması ve sonrasında da Kürt illerinin pek çoğunu tarumar edecek şehir savaşlarını başlatması, bir taraftan devlete ilk defa gerçek manasıyla haklı bir şekilde PKK ile savaşma imkanını sunarken diğer taraftan da Kürt halkına PKK’nın varlık sebebini ve meşruiyetini sorgulama imkanı sundu. Bugün şu durum net artık: PKK Türkiye’de askeri ve toplumsal olarak kaybetti. Ve bu büyük oranda AKP’nin (aksak da olsa) doğru yöndeki siyaseti ile Kürt halkının dirayeti sayesinde oldu.

Untitled

PKK’nın hendek siyasetini eleştiren binlerce HDPliden biri. Kaynak: El-Cezire

3. PKK, ulusal ve uluslararası imkanlardan istifade ederek tırmandırdığı çatışmaları, şehir savaşlarında aldığı askeri ve toplumsal ağır yenilgi sebebiyle, geçtiğimiz ay bir üst seviyeye taşıma kararı aldı ve metropollerde askeri ve sivil hedeflere yönelik eylemlere başladı. Kerameti kendinden menkul bazı “güvenlik uzmanları”nın öne sürdüğünün aksine, bu durum Türkiye’yi PKK ile uzlaşmak zorunda bırakacak bir “güç göstergesi” değildir. Metropollerde sivilleri bombalarla parçalayarak öldürmek, bir güç değil güçsüzlük belirtisidir. PKK yenildikçe vahşileşecek, vahşileştikçe yenilecektir. Okumaya devam et

By fekmekci

Kırmızı Çizgileri Aşmak: Bir ‘PKK devleti’ Türkiye için kötü müdür?

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, o yıldan itibaren Türkiye’nin Kürt meselesinin de şekillenmesinde kritik bir rol oynadı. Öncelikle, Türkiye’nin Esad karşıtı muhalefete aktif destek vermesinin sebeplerinden biri, uzayan çatışmaların Esad-PYD ittifakına yol vermesi ve bunun sonucunda da Suriye kuzeyinde otonom bir PKK yapılanmasının oluşmaya başlamasıydı. Türkiye’nin tarihsel “kırmızı çizgileri”ni harekete geçiren bu gelişme, Türkiye’yi her geçen gün Suriye iç savaşının daha da içine çekti.

İlginç bir şekilde, takip eden aylarda Suriye iç savaşındaki gelişmeler bu sefer de Türkiye ile PKK arasındaki “Barış Süreci”nin ortaya çıkmasına yardım etti. Türkiye açısından, AKP iktidarının öngördüğünden çok daha uzun süren Suriye iç savaşının maliyeti her geçen gün artmış ve Türkiye’nin bu savaştaki aktif taraflılığı Suriye ve İran’ın PKK’ya daha fazla destek sağlaması ihtimalini ortaya çıkartmıştı. Barış sürecinin başlamasında önemli bir etken, Türkiye’nin PKK’nın Suriye savaşıyla ilintili bir “vekalet savaşçısı” olarak kullanılma ihtimalini ortadan kaldırmak istemesiydi. (Bugün tekrar geri döndüğümüz çatışma sürecinde yaşananlar, hükümetin bu kaygısına kendince bir haklılık da kazandırmaktadır). PKK açısından baktığımızda ise, 2012 yılının sonuna geldiğimizde, PYD’nin yıl başında elde ettiği siyasi kazanımlar ÖSO ve el-Nusra’nın Kürt bölgelerine yönelik saldırılarıyla tehlike altına girmişti. IŞİD’in yükselişiyle beraber daha da vahim bir hal alan bu tehdit, PKK’nın Türkiye ve Suriye’de iki-cepheli bir savaş sürdürmesini mümkün olmayan bir duruma getirdi. Dolayısıyla, Suriye’de kendilerine yönelik yeni tehditler beliren Türkiye ve PKK için birbirleriyle “ateşkes” yapmak  makul ve hatta zorunlu bir hale gelmişti. 2013 başında başlayan ve 2,5 yıl devam eden barış/çatışmasızlık süreci büyük oranda bu zorunluluk üzerine inşa edilmişti.

2013 başında Türkiye ve PKK’yı ateşkese zorlayan Suriye iç savaşındaki gelişmeler, 2015 yılının ortasında ise çatışmaların yeniden alevlenmesinde önemli bir rol oynadı. Özellikle PKK’nın ateşkesi bozma kararında Suriye’nin etkisi çok belirgindi. İlk olarak, Amerikan hava desteğinin yardımıyla PYD IŞİD’i kimsenin öngörmediği bir hızda Suriye kuzeyinden çıkardı ve Temmuz ayı itibariyle Suriye’deki Kürt bölgelerinde büyük oranda hakimiyet kurdu. Bu durum PKK’ya Türkiye’yle yeniden tek-cepheli bir savaşın imkanını sundu.

Untitled3

Suriye kuzeyindeki değişim: Şubat-Temmuz 2015

Okumaya devam et

Ahmaklık Üzerine Notlar

1. Einstein’ın meşhur sözünü hepimiz biliyoruz: “Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Yakın zamana kadar, bu sözün Türkiye’deki birinci muhatabı faydasızlığı defaatle ispatlanmış politikalarla Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk hükümetleri oldu. Fakat şu an durum farklı. Devlet şu anda Kürt sorununu silahla çözmeye çalışmıyor. Bunu yapamayacağının da son derece farkında. Yapmaya çalıştığı şey, ulusal ve uluslararası konjonktürün rüzgârıyla 7 Haziran sonrasında silahlarının gücüne yeniden iman eden PKK’ya kendisinin de bunu yapamayacağını bir kez daha göstermek. Bu yüzden de, Temmuz ayından bu yana bir grup entelektüelin devlete yaptığı “90 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın” uyarısının pek bir hükmü yok. Einstein’in delilik tanımının bugünkü birinci muhatabı PKK’dır ve yapılması gereken çağrı da şudur: “30 yıldır yapamadığını şimdi de yapamazsın! Boşuna ölüyor ve öldürüyorsun!

2. Evet, PKK boşuna ölüyor ve öldürüyor. Sadece silahla hedefine ulaşamayacağı için değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef zaten “vakti gelmiş fikirler” olduğu için. Anadilde eğitim, özerklik, genel af… Bunların hepsi vakti gelmiş ve (ama bir ama beş yıl sonra) hayata geçecek fikirler zaten. Fakat Türklerin (ve hatta Kürtlerin) bu hak ve fikirlere, özellikle de “özerkliğe” desteği Kürt siyasetinin hem şiddetten uzaklaşmasına hem de zihnen demokratikleşmesine bağlı. Tarihsel olarak baktığımızda, Türklerin ve muhafazakâr Kürtlerin Kürt siyasetine olan “güvensizliği“, Kürt siyasetinin taleplerinin cevapsız kalmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Öte taraftan, Kürt siyasetinin şiddetle olan ilişkisi özellikle muhafazakâr Kürtlerin “özerklik siyasetinden” uzak durmasında önemli bir etkendir. Zaten geleneksel olarak Kürt siyasetinden uzak durmuş olan Türk ve Kürt grupların 7 Haziran’da HDP’ye verdikleri destek de büyük oranda barış sürecindeki çatışmasızlığın ve seçim sürecindeki “Türkiyelileşme” söyleminin bir meyvesiydi. Fakat Kürt siyaseti 7 Haziran sonrasında bu gerçekliğe göz kapayıp ahmakça bir şekilde bir yandan şiddetin diğer yandan da otoriter zihniyetin dozunu her geçen gün arttırdı ve bunun sonucunda da “yeni destekçilerini” büyük oranda kaybetti. Eleştirdiği AKP zihniyetiyle dahi kıyaslanamayacak oranda otoriter (hatta totaliter) bir zihniyetin “öz-yönetim” talebine hangi makul Türkiyeli destek verebilir ki?

Adsız Okumaya devam et

7 Haziran’dan 1 Kasım’a Kürt Siyaseti’nin Seçim Yanılgıları

1 Kasım seçimleri Türkiye siyasi tarihinin sonuçları açısından en sürpriz seçimlerinden birisi oldu. AKP, 7 Haziran’da AKPli Kürtlerin büyük oranda HDP’ye kaymasıyla kaybettiği tek-parti iktidarını, kaybettiği Kürt oylarının üçte ikisini Türk oylarının da fazlasını geri alarak tekrar kazandı. AKP’nin 1 Kasım “zafer”inde elbette AKP’nin doğrularının da payı var. Ama AKP’ye seçim zaferini getiren ana etken kendi doğrularından ziyade muhalefetin yanlışları oldu. Kürt hareketinin şiddete geri dönüşü, CHP’nin çatışma ve ölümleri Erdoğan-karşıtı siyasetinde araçsallaştırması ve MHP’nin anlamsız bir “Hayır” siyasetinde ısrarı, 1 Kasım’da Türkiye halkının neredeyse yüzde 10’unun “yeniden” AKP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kendi doğrularını teslim etmek açısından, AKP’nin seçim zaferindeki en önemli faktörlerden biri AKP’nin mevcut siyasi partiler arasında hatalarından ders alan tek parti olmasıydı. AKP, 7 Haziran’da kendisine oy kaybettiren HDP’yi baraj altında bırakma politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim etkinliği gibi politikaları 1 Kasım sürecinde büyük oranda terk etti. Başta CHP olmak üzere Türk muhalefeti ise, yıllardır mağlup geldiği seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediği gibi, 7 Haziran’da elde ettiği tarihsel imkânı da yanlış bir ön-şart siyasetiyle heba etti. Ne gariptir ki, 7 Haziran’dan kendisinin dahi beklemediği bir zaferle çıkan Kürt siyaseti de ne 7 Haziran sonuçlarını ne de sonraki 1 Kasım sonuçlarını doğru okuyabildi. Türkiye’nin Temmuz ayından bu yana içine düştüğü çıkmazın temel sebeplerinden biri de HDP ve PKK’nın 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına yönelik yanılgıları oldu.

HDP 7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı aldığında, bu karar kendi taraftarları tarafından dahi riskli bulunmuştu. Nitekim HDP’nin seçim barajını geçme ihtimali 6 Haziran’da dahi kesinleşmemişti. Bu riski gidermek adına, HDP seküler Türklerdeki Erdoğan karşıtlığına yatırım yaparak seçim sürecinde “Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla ‘akıllı’ bir Erdoğan-karşıtı politika geliştirdi. Fakat seçim barajını geçmeye yönelik bir taktik olarak anlaşılır olabilecek olan bu politika, seçim sonrasında HDP tarafından kalıcı bir stratejiye dönüştürüldü ve özelde Erdoğan genelde de AKP karşıtlığı HDP siyasetinin ana eksenine yerleşti. Ancak HDP’nin katı Erdoğan-karşıtı siyasetinin gözden kaçırdığı hayati bir nokta vardı: 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye kayan Kürtler AKP’ye ve Erdoğan’a ‘düşman’ değil ‘dargın’dılar. Bu “eski AKPli yeni HDPli Kürtler”in talebi AKP’nin bertaraf edilmesi değil, AKP’nin ülkeyi barışın gerekliliklerini daha kararlı ve tutarlı bir şekilde yerine getirerek yönetmesiydi. (IPSOS’un 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı ankette HDP seçmeninin yaklaşık üçte birinin seçim sonuçlarından memnun olmayıp erken seçim istemesi de bunun bir işareti idi. Nitekim 1 Kasım sonrasında HDP’ye oy vermiş seçmenlerin dahi bir kısmı AKPli siyasetçilere “İyi oldu. Biz barajı aştık siz de tek başına iktidar oldunuz” diyecekti.) Dolayısıyla, Kürtlerin en az yarısının hala barış sürecinin ana Türk partneri olarak gördüğü Erdoğan ve AKP’nin HDP tarafından düşmanlaştırılması geri tepme ihtimali yüksek bir politikaydı. Nitekim 1 Kasım’da da öyle oldu. Bu yüzden, Demirtaş’ın 8 Haziran’da Erdoğan ve çevresine yönelik “Asmayacağız, yargılayacağız!” çıkışıyla kalıcılaşan HDP politikası yanlış olduğu kadar ahmakça idi.

CHM3NhUWMAAfuoc

Kaynak: IPSOS seçim sonrası anketi, 8 Haziran 2015

Okumaya devam et

Çözüm Süreci: Yeni Bir Değerlendirme

Bu ülkede okullarda zorunlu ‘dün’ dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.” (İlber Ortaylı)

7 Haziran seçimlerinin ertesinde PKK’nın ateşkesi sonlandırmasıyla yeniden başlayan çatışmalar, iki buçuk yıllık Çözüm Süreci’nin yeni bir değerlendirmeye açılmasına sebep oldu. Çözüm Süreci’nin zaaflarının ve yanlışlarının düzeltilmesi amacıyla yapılsa belki hepimizi mutlu edebilecek bu durum, maalesef daha ziyade sürecin ne kadar da yanlış olduğunun, AKP’nin süreci devam ettirmekle vatana ihanet ettiğinin ve nihayet Çözüm Süreci’nden mesul olanların yargılanması gerektiğinin tekrarlandığı bir noktaya vardı. Öyle ki, pek çok kişinin gözünde son iki ayda ölen bütün asker ve polislerin sorumlusu doğrudan Çözüm Süreci ve onu savunanlar oldu. Bu yazıda, bu algının niçin yanlış ve zararlı olduğuna dair kendi fikirlerimi yazıp Çözüm Süreci’nin yeni(den) bir savunmasını yapacağım.

2013 yılının başında girdiğimiz Çözüm Süreci, yanlışları da içeren doğru bir adımdı. Öncelikle, süreç içerisinde küçümsenmemesi gereken adımlar atıldı ve kısmi de olsa iyileşmeler yaşandı. Örneğin, (bir ara Kürt hareketinin neredeyse ana talebi haline gelen) KCK tutuklularının tahliyesi gerçekleşti. Özel okullara tanınan Kürtçe eğitim hakkı ile Kürtçe eğitimin önündeki sembolik direnç kırılarak normalleşmenin önü açıldı. Elbette bu kısmi iyileşmelerin eleştirel bir şekilde ele alınması da mümkün. Ki ben de bu iyileşmelere yönelik şerhlerimi iki yıl önceki bir yazımda not düşmüştüm.

Fakat zaten Çözüm Süreci’nin en önemli doğruları ve katkıları bu kısmi iyileşmeler değildi. Çözüm süreci, her şeyin ötesinde, özellikle iki noktadan dolayı çok değerliydi. Birincisi, Çözüm Süreci konuşmayı ve bu vesileyle de siyasi çözümü mümkün kılan bir zemini oluşturdu. Düzenli olarak çatışmaların yaşandığı bir iklimde, siyasetçilerin anlamlı bir müzakere yürütmesi de, halkın bu müzakerelere kitlesel destek vermesi çok zordur. Bu yüzden, muhalifler tarafından pek çok zaman “barış süreci değil ateşkes” denilerek burun bükülen çatışmasızlık durumu, barışa giden yolun kendisiydi zaten. Evet, Çözüm Süreci belki gerçek bir barış değildi, ama barışa giden/gidebilecek bir yoldu.

Okumaya devam et

Kürt Sorunu ve Barış Süreci (kitap)

Dört yıldır blogda yazdığım yazıların Kürt sorunu hakkında olanlarını üç ana bölüm halinde bir araya toplayıp kendimce kitaplaştırdım. Keşke ihtiyaç kalmasaydı, ama barış sürecine verilen “kavga molası“, bazı noktaları yeniden okumanın faydalı olabileceği fikrine götürdü beni. İlgilenenler, PDF formatındaki kitaba aşağıdaki resmin üzerine tıklayarak erişebilir.

Yeni Bir “Kavga Molası” Üzerine Notlar

CKhOeJYWoAEjvYd

1. Barış süreçlerini idealist kahramanlar değil, çıkarlarının barıştan geçtiğini idrak eden çıkar grupları yürütürler. AKP hükümetleri ve PKK liderliği barışçıl ya da demokrat oldukları için başlamamıştı barış süreci. 2013’te başlayan süreç, bu iki aktörün çıkarlarının barıştan geçtiğini anlamalarını mümkün kılan bir rasyonelliğe nihayet kavuşmalarıyla mümkün oldu.

2. AKP ve Kürt siyaseti hala birbirlerine mahkûm. Yeniden alevlenen çatışmaların değiştirmediği bir gerçek bu. Bu yüzden, barış süreci yavaşlayabilir, donabilir, gerileyebilir, ama “bitmez”. Yaşadığımız şey PKK’nın anlamsızca tırmandırdığı bir “kavga molası”. Sonunda yine masaya dönülecek yeni bir akıl tutulması. Öyle görünüyor ki IŞİD’in yükselişi sonrasında bölgede (özellikle de Suriye’de) yeşeren ABD-Kürt ittifakı, PKK’ya 2012 yılındakine benzer bir “özgüven şaşırması” yaşattı ve Kandil kendini silahların işe yararlılığına yönelik yeni bir yanılsamaya kaptırdı. Fakat PKK, ABD’nin Türkiye ile vardığı uzlaşmanın kendisi açısından hayal kırıcı sonuçlarının, yapageldiği “serhildan” çağrılarının Kürt halkının nezdindeki karşılıksızlığının ve barış sürecinde Türk istihbaratının da elinin armut toplamadığının farkına vardığında (ki bu çok uzun sürmeyecek) gerçekliğe geri dönecek ve barış süreci kaldığı yerden (ama büyük ihtimalle PKK’nın şehir yapılanmasının önemli oranda ve Kandil liderliğinin de kısmen tasfiyesiyle) devam edecek.

3. Kürt siyasi hareketinin ve azılı Erdoğan karşıtlarının yaptıkları propagandanın aksine, iki buçuk yıllık ateşkesi PKK bozdu ve müzakere masasını PKK “tutuşturdu”. Kandil, ateşkesi sonlandırdığını menfur Suruç saldırısından günler önce ilan etmişti ve Suruç öncesinde yol kesme ve araç yakmayla başlayan PKK eylemleri Suruç sonrasında polislerin ve “sakallı” sivillerin öldürülmesiyle devam etti. Devletin Kandil’e yönelik bombardımanları ve PKK’nın şehir yapılanmasına yönelik kapsamlı gözaltıları, PKK’nın silahlı eylemlerini takip eden tasarruflardı. Devletin verdiği tepkinin meşruiyeti ve doğruluğu başka bir tartışma konusudur; ama ateşkesi kimin bozduğu bir tartışma konusu değildir.

Adsız Okumaya devam et

Anket Şirketlerinin Seçim Performansları (2010-2014)

Yine bir seçim dönemindeyiz. Ve son yılardaki diğer seçim dönemlerinde olduğu gibi, yine seçimlere yönelik bir anket bombardımanı altındayız. Anket, çok değerli bir veri edinme yöntemi olmakla birlikte, aynı zamanda anketi gerçekleştiren kişinin/şirketin metodolojik hataları ya da ideolojik tarafgirliği sebebiyle pek çok zaman sağlıksız ve yanıltıcı veriler de üretebilen bir yöntemdir. (Bir örnek olarak, önceki bir yazımda ele aldığım şu ankete bakabilirsiniz). Seçimlerin hep bir “varoluş savaşı” atmosferinde geçtiği ülkemizde maalesef bu durum seçim anketlerinde de sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Bu yazıda, 7 Haziran seçimlerine giderken geçtiğimiz iki hafta içinde yayınlanan belli başlı anket sonuçlarını değerlendirerek anket tahminlerinin malul olduğu yukarı bahsettiğim sorunu biraz hafifletmeye çalışacağım. Yazıda iki şeyi hedeflemekteyim. Birincisi, anket şirketlerinin geçmiş seçimlerdeki performanslarını ortaya koymak ve kıyaslamak. İkincisi, bu performansları dikkate alarak, 7 Haziran’daki seçime yönelik tahminler üzerinden en gerçekçi (ya da güvenilir) tahmine ulaşmak.

Şirketlerin en yakın seçim tahminlerinin genel bir görünümü ile başlayalım. Aşağıdaki grafik yedi araştırma şirketinin en yakın seçim tahminlerini ve bu tahminlerin ortalamalarını göstermektedir. AKP için yapılan tahminler yüzde 40,5 ile 47,5 arasında, CHP için yapılan tahminler yüzde 23,9 ile 28,7 arasında, MHP için yapılan tahminler yüzde 14,4 ile 18,1 arasında, HDP için yapılan tahminler de yüzde 8,1 ile 11,5 arasında değişmektedir. Bu tahminlerin ortalamaları da şöyledir:

AKP: 43.2, CHP: 26.3, MHP: 16.0, HDP: 9.9

Adsız

Yukarıdaki tahminler arasındaki farklılıklar anlaşılır bir şekilde bizleri “Hangisine güveneceğiz?” sorusuna götürmektedir. Elbette hiçbir anket şirketine mutlak olarak güvenemeyiz; ama anketlerinin geçmiş seçimlerdeki tahminlerinin başarı performansı bazı anket şirketlerini göreceli olarak daha güvenilir kılar. Aşağıda, öncelikle 2010-2014 yılları arasındaki üç seçimde altı anket şirketinin yaptığı tahminler ve bu tahminler ile gerçekleşen seçim sonuçları arasındaki toplam sapmalar sunulmaktadır. En sondaki grafikte ise, anket şirketlerinin bu üç seçimdeki tahminlerindeki ortalama sapmaları sunulmakta ve kıyaslanmaktadır.

Okumaya devam et

Kürt Meselesinin ‘de’ bir Parçası Olarak Alevi Meselesi

Şiddetin hak mücadelesindeki işlevi siyaset bilimcilerin tartışageldiği bir soru(n) olmuştur. Yakın dönemde yapılan bazı bilimsel çalışmalar, taleplerin elde edilmesi açısından, şiddetsiz isyanların silahlı isyanlara göre genel olarak daha etkili olduğuna işaret etmiştir. Örneğin, 2008 yılında yayınladıkları çalışmadaStephan & Chenoweth şiddetsiz direniş hareketlerinin şiddet içeren direniş hareketlerine nazaran uzun vadede meşruiyet, dış destek ve ordunun etkisizleşmesi noktalarında daha üstün olduğundan hareketle şiddetsiz direniş hareketlerinin başarıya ulaşma ihtimalinin daha yüksek olduğunu öne sürmüş ve bu argümanlarını ampirik verilerle desteklemişlerdir. Bu ve benzeri çalışmaların bulguları bizleri şu sonuca götürmektedir: şiddet içeren bir siyasal hak mücadelesi, sadece ahlaken değil, stratejik olarak da yanlıştır.

Her ne kadar bilimsel çalışmalar yukarıdaki sonuçları ortaya koysa da, spesifik örgütlerin silah bırakması noktasında asıl belirleyici olan şey, bilimsel çalışmaların bulguları değil, muhatap devletlerin tarihsel politikaları olmuştur. Silahlı mücadeleye kalkışan grupların pek çoğunda “şiddetin işlevselliğine” olan inanç zaman içerisinde artarak devam etmiştir ve maalesef PKK da bu gruplardan biridir. “Kürt realitesi”ni tanımaktan “Kürtçe televizyon”un açılmasına kadar Türkiye devletinin Kürt kimliğine ve haklarına yönelik attığı hemen her adım, şiddet eylemlerini takip eden ve onlara tepkisel olarak verilen gecikmiş cevaplar olmuştur. Devletin bu tarihsel hatası, PKK’nın ve onu destekleyen Kürtlerin nazarında şiddete işlevsel ve olumlu bir anlam yüklenmesine sebep olmuştur.

Şiddetin Kürtlerin özgürlük ve haklarına katkısı entelektüeller ve dışarıdan izleyen vatandaşlar için tartışmalı bir konu olabilir; fakat Kürt siyasal hareketi içindeki neredeyse hiç kimse için bu tartışmalı bir konu değildir. Kürt siyasal hareketindeki yaygın ve güçlü kanı “ne elde ettiysek silah/PKK sayesinde elde ettik” kanısıdır. [Öyle ki, 2011 sonrasında PKK’ya yönelik içerden ve samimi eleştiriler yapan Orhan Miroğlu dahi Silahları Gömmek adlı kitabında şu notu düşmüştür: “Kuşku yok ki, Kürtlerin ulusal haklarının bugün gündemde olmasını sağlayan, bu mücadeleyi 1990’lı yıllardan bu yana yürüten PKK’dır.” (2012, s. 49)] İçinde bulunduğumuz çözüm sürecinin başarısı, Kürt siyasal hareketinin zihninde geçmişe yönelik katı bir gerçeklik algısını yansıtan bu kanının geleceğe yönelik zayıflatılmasına ve hatta tersine döndürülmesine bağlıdır. Bu ise, özellikle PKK liderliği ve militanlarında silahların işlevsizleştiğine yönelik bir inanç oluşturacak güven verici adımların atılmasını gerektirmektedir.

Okumaya devam et