Anlamsız kavramlar (3): Atatürk’ten Erdoğan’a “Tek Adam”

Yaklaşık iki haftadır Türkiye “dershaneler” ile yatıp kalkıyor. Hükümetin dershaneleri kapatmaya yönelik planının basına sızması üzerine hükümet ile Gülen Cemaati arasında şaşırtıcı bir kapsam ve seviyede tartışma başladı. Her ne kadar tartışma zahiren eğitim sisteminin reformu üzerine olsa da, pek çok akil entelektüelin (bkz: Bayramoğlu, Bilici, GöktürkMahçupyan vb.) de belirttiği üzere, yaşadığımız tartışma özü itibariyle post-Kemalist Türkiye’nin yönetimi üzerine siyasi bir tartışma. Hal böyleyken, bir taraftan tartışmanın özünün taraflar tarafından ısrarla inkârı, diğer taraftan da tartışmada serdedilen tavırların fikir değil aidiyet temelli olması sebebiyle tartışmayı sahih bir tartışma olarak görmüyorum. Bu yüzden, tartışmanın “içeriği”nden uzak durmayı yeğliyorum.

Tartışmanın beni rahatsız eden ve müdahil olmak istediğim kısmı tartışmanın yöntemi. Eleştiri, özellikle de iktidarın eleştirisi, elbette güzel ve gereklidir; ama tutarlı ve art-niyetsiz olmadıkça tesiri ve faydası azdır. Dershane tartışması boyunca hükümete (ya da daha genel olarak Başbakan Erdoğan’a) yönelik ağır itham ve eleştirilerin pek çoğu maalesef gayri-samimi ve tutarsız (ve bu yüzden de etkisiz ve faydasız) idi. Bu eleştirilerin başında Erdoğan’a yönelik “tek adamlık” ithamı geliyor. Maalesef “tek adam” kavramı, Türk siyasetinde eleştirel bir anlamla kullanılamayacak hale gelmiştir ve bu yüzden de herhangi bir Türk siyasetçiyi “tek adam” olarak eleştirmek anlamsız ve tutarsız bir tutumdur.

tayyibizm, kuru

***

Asırlık padişah yönetimlerinin geride bıraktığı zihinsel tortu, geç modernleşmenin ürettiği devrimci siyasal zihniyet, katı toplumsal kutuplaşmanın sebep olduğu “varoluş siyaseti” ve kurumsal zayıflığın genişlettiği keyfilik marjı, maalesef Türk siyasetinde “tek adam”lığın önünü açmış hatta normalleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu liderinin en yetkin siyasi biyografisinin adının “Tek Adam” olması sebepsiz değildir.

İlginçtir ki, Kemalist ve milliyetçi Türklerin zihninde doğallaşan erken dönemdeki bu “tek adamlık”, dindar muhafazakâr nesillerin zihninde mutlak bir yanlış ve mutlak bir şer olarak inşa edildi. Fakat dindar muhafazakârların (ya da İslamcı sağın) sonraki yıllardaki siyaset ve iktidar tecrübesi bize gösterdi ki Mustafa Kemal’in “tek adam”lığına yönelik tüm eleştiriler, içselleştirilmiş bir çoğulculuk anlayışından ziyade, ideolojik karşıtlık ve kişisel hasetten neşet eden hesaplaşmacı bir politik duruşun ürünüymüş. Zannım o ki, Necmettin Erbakan ya da Recep Tayyip Erdoğan Cumhuriyet’in “kurucu/kurtarıcı” lideri olsalardı, Şevket Süreyya’nın kitabı yine aynı başlıkla çıkacaktı!

Ancak bu “tek adamlık” marazı, Kemalizm’e ve onun kurucu ötekilerinden olan dindar muhafazakârlığa has olmadı. Alparslan Türkeş’ten Bülent Ecevit’e, Süleyman Demirel’den Deniz Baykal’a, Türk siyasetinin farklı ideolojik pozisyonlarını temsil eden belki de bütün liderler, başkanlık yaptıkları siyasal partileri kendi vücutlarıyla (ve o vücutların organik bileşenleri olan eş ve çocuklarıyla) özdeşleştiren “tek adam”lar oldular. Dolayısıyla, Türk siyaseti, bir manada, ideolojilerin lider vücutlarında hulûl ettiğine inanıldığı bir “hulûl siyaseti” olageldi.

Dahası, “tek adamlık”ın Türkiye’de siyaseti aşan bir geçerliliği oldu. Türkiye’deki dernek, sendika ve cemaatlerin büyük çoğunluğu “tek adamlık”la maluldür. Bu manada Türkiye, küçük lortların hükmettiği binlerce adacıktan oluşmuş feodal bir takımadadır.

Hal böyleyken, yani Türkiye’deki tüm siyasal partiler, dernekler, sendikalar ve cemaatler “tek adamlık” ile malulken, Başbakan Erdoğan’ı (ya da herhangi bir başka siyasetçiyi) “tek adamlık” ile  (Erdoğan’ın takipçilerini de “Tayyibizm” ile) eleştirmek anlamsız ve tutarsız bir tutumdur.

***

Türkiye’deki tüm örgütlenmeleri zehirleyen ve sebebi derin toplumsal ve siyasi sorunlarda yatan “tek adamlık” illetinden kolay bir kurtuluş yolu gözükmemektedir. İktidara yönelik konjontürel ve tutarsız eleştiriler de bu konuda bizlere yardımcı olmamaktadır. Türk siyasetinin samimi olarak “tek adamlık” illetinden kurtulmasını isteyenler, öncelikle kendi içinde bulundukları sivil ve siyasi kurumlardaki tek-adamlıkları eleştirmek ve imkan dairesi içerisinde bu kurumlarda çoğulcu karar-alma mekanizmalarını inşa etmekle işe başlamalıdır.

İkinci olaraksa, bir müddet daha “tek adam”ların yarıştığı bir siyasal arena olarak kalacak Türk siyasetinin ülkede fiili bir diktatörlüğe yol açmaması için, Türk entelektüelleri en azından partiler arasında çoğulcu ve rekabetçi bir siyaset alanını inşa etmeye yönelik gayret göstermelidir. Açıkçası, bu bağlamda, Türkiye 2011 seçimlerinde önemli bir fırsatı kaçırmıştır. 2011 sonrasında AKP’nin gittikçe otoriterleşmesinde, muhafazakar ve demokrat entelektüellerin (iktidarı büyük oranda eline almış ve otoriterliğe kayışın emarelerini de ortaya koymuş olan) AKP’yi 2011 seçimlerinde neredeyse toptan ve şartsız desteklemelerinin payı hiç de az değildir. 

Reklamlar

3 comments on “Anlamsız kavramlar (3): Atatürk’ten Erdoğan’a “Tek Adam”

  1. Faruk Bey,

    Yazınızı her zamanki gibi okudum.
    Değerli görüşlerinize art niyetsiz bir biçimde katkı yapmak isterim.
    Bir şeyler söylediğinizi düşünüyorum ancak satır aralarındaki özgün fikirleri yakalayamıyorum.

    Mevcut tartışmalara katılmış olsaydınız, kendi adıma söyleyeyim, durumun ne olduğunu belki yazdıklarınızla anlayabilirdim. Şu an için bir karmaşa hakim benim için. Bir şeyleri sezdiğimi tahmin edebilirsiniz ancak aydınlanmış bir kişi olarak yorumlarınız çok daha etkileyici olabilecekti.

    Tartışmaların istediğiniz nitelikte olmaması sizi geride kalmanıza yol açabilir.
    Ama siz benden daha iyi bilirsiniz ki memlekette tartışmalar zaten doğrudan doğruya yapılmaz ilm-i siyaset ile döndürülür. 1000 yıldır değişmemiş bir durum dilediğiniz ve dilediğimiz biçimde değişir mi doğrusu emin değilim.

    Ahmet Kuru ağabeyin entelektüel beklentisini de doğrusu gayr-i ilmi bulduğumu söylemem kötü niyetli olduğumu göstermez. Çünkü Kuru’nun, liberalizmin oluşabilmesi için methodist bir algının öncelikle inşa edilmesi gerektiğini bilmediğine imkan yoktur. O yüzden bu minval üzere akademik fikir geliştirenlerin ne denli liberal fikirlerle yatıp kalktığını da görmek gerekir.

    Lordluklarla malul bir adacıklar ülkesi olduğumuza dair betimlemenizi beğendim. Hakikaten de öyle. Evde baba lord; okulda öğretmen lord. Sendikalarda belki onlarca yıl kalmış kimler olduğunu siz benden iyi biliyorsunuzdur Ankara’da. Durum böyle olunca hakkınızı teslim etmem gerekiyor.

    Bu kemikleşmiş durumun çözülmesini entelektüellerin gündelik siyaset geliştirmesine bağlayamayız. Bu durum hem ontolojik hem de epistemolojik olduğundan işe ulemanın başlaması gerekir. Daha Kur’an-ı Kerim’in zamanın ruhuna göre anlamaktan acziyetin olduğu yerde ülü’l-emr fikriyatı ve siyasetnamelerin kavi emr-i insanileri değişmediği müddetçe zordur. Ankara İlahiyat belki bir zamanlar bir girişimde bulunmak istedi ama bu gayretin yönü acayip bir biçimde değişince o da tarihe gömüldü.

    Böyle işte.
    🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s