Ne özgür basınlar sevdik, zaten yoktular!

17 Aralık süreciyle beraber Türkiye içinden ve dışından pek çok kişi, özellikle de Erdoğan muhalifleri, Türk demokrasinin bir gerileme dönemine girdiğini ve Türkiye’nin hızla bir dikta rejimine doğru yol aldığını yazmaya başladı. Özellikle yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğünün son bir yılda “Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar” yara aldıklarına yönelik değerlendirmeleri hemen her gün okuyoruz ulusal ve uluslararası basında.

Fakat Türk demokrasinin mevcut durumuna ve geleceğine yönelik bu olumsuz yorum ve öngörüler ciddi zaaflarla malul. Bu zaafların birincisi geçmişin yanlış bir şekilde güzellenmesidir. Bugün Türkiye ne adalet ne de basın özgürlüğü konularında üç yıl öncesine nazaran daha kötü bir durumda değildir. 17 Aralık sonrasında yapılan (ya da yapıldığı iddia edilen) hiçbir hukuksuzluk yoktur ki 2013 öncesinde Ergenekon, Balyoz, Oda-TV ve KCK davalarında defaatle yapılmış olmasın. Evet, bugün Cemaat’e yönelik davalarda pek çok “zorlama yorum” var; fakat bu zorlama yorumların sağlıklı ve adil değerlendirmesi, “sanık Sosyalizmi savunuyor, PKK da sosyalizmi savunuyor, o halde sanık terörist” kıvamındaki “hukuki” gerekçelerde düzinelerce insanın hayatının karartıldığı altı yıllık geçmişin bir bütün olarak ele alınmasıyla mümkündür ancak.

Benzer bir durum, basın özgürlüğü konusunda da geçerlidir. Türkiye’de basın hiçbir zaman özgür olmadı. Fakat yakın dönemde basın özgürlüğü konusunda en kötü yıllar 2010-13 yıllarıydı. Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda uluslararası indekslerde hızlı bir şekilde gerilemesi de, dünyanın en fazla gazeteciyi hapseden ülkesi olma payesine ermesi de, gazetecilere “Yazdıklarına dikkat etsin. Ahmetlerin, Nedimlerin durumundan ders alsın!” şeklinde notların iletilmesinin sıradan bir hale gelmesi de bu yıllarda oldu. Ve gariptir ki, bugün “ilk 10’a girdik” diye sürmanşetten derdini çektiğimiz sıralamada, Türkiye iki yıl üst üste birinci oldu ve birincilikten ancak 2014 yılında bugünkü “yeni özgürlükçülerin” ısrarla eleştirdiği demokratik paketlerin sonucunda KCK davalarında tutuklanan gazetecilerin serbest bırakılmasıyla düştü. 

Adsız

Adsız

Untitled

Dolayısıyla, Türkiye’nin 17 Aralık sonrasındaki basın ve yargı karnesi, 17 Aralık öncesinden daha kötü değildir. (Hatta bu konularda 2014 yılı içinde yer yer hissedilir iyileşmeler de gerçekleşmiştir). Elbette ki burada yeni bir “Herşey çook güzel olacak!” iddiasıyla pembe bir tablo çizmiyorum. Türkiye’nin bir demokrasi olmadığının farkındayım. Türkiye demokrasi ve otokrasinin belirli özelliklerini birlikte barındıran bir “karma rejim”. Vurgulamak istediğim nokta şu ki, bu karma rejim durumu AKP öncesi ve sonrasında değişmediği gibi 17 Aralık öncesi ve sonrasında da değişmemiştir.

Türk demokrasinin mevcut durumuna yönelik aşırı karamsar değerlendirmeler ne kadar yanlışsa, geleceğine yönelik aşırı karamsar öngörüler de o kadar yanlıştır. Öncelikle, geleceğe yönelik karamsar öngörüler mevcut durumun yukarıda ele aldığım yanlış değerlendirmesinden ve Türkiye’nin “bir zamanlar” demokrasi olduğu zannından kaynaklanmaktadır. Halbuki Türkiye hiçbir zaman demokrasi olmadı; ya da başka bir ifadeyle söylersek, hiçbir zaman demokrasinin “Süper” liginde oynamadı. Türkiye demokrasinin “PTT” liginde oynayan bir ülkedir. AKP’den önce de öyleydi, şimdi de öyle;  17 Aralık’tan önce de öyleydi, şimdi de öyle. Ve -mesela- bir hukuksuzluk yumağı olan KCK davalarıyla bu ligden düşmediyse Türkiye, başka hiçbir davayla da düşmeyecektir.

Dün-bugün kıyasına dayanan yukarıdaki sebebin dışında, Türk demokrasinin geleceğine dair aşırı karamsar olmamak için ikinci bir sebep de Türkiye’nin ve AKP’nin “güçsüz” olduğu önemli noktaların bulunmasıdır. Ekonomiyi yönetmek için Batı’ya, ülkeyi yönetmek içinse ülke içinde yeni ittifaklara mahkûmdur AKP yönetimi. Gülen Cemaati ile yollarını ayırmış bir AKP’nin Türkiye’de dikta rejimi kurabilecek bir gücü yoktur. Mevcut haliyle AKP, Türkiye’nin ne doğusunu ne de batısını “zor”la yönetebilecek güvenlik ve yargı kadrolarına sahiptir. Bu yüzden de barışa ve çoğulculuğa (dolayısıyla demokratikleşmeye) mahkûm bir iktidar var karşımızda. Nitekim HSYK seçimleri ve Yargıtay atamalarında bu zorunluluğun işaretlerini görebiliyoruz.

Özetlersem, Türkiye bugün bir demokrasi değil, ama dün de değildi. Türkiye bugün bir diktatörlük de değil; ve yarın da olmayacak. Ne var ki, ısrarla bugünkü sorunların altını çizenlerimiz dünkü sorunlarla da yüzleşme cesaretini gösterebilirse, kim bilir, belki bir gün demokrasi olacak.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s