Yolsuzlukla Mücadele ve Demokrasi

Aykırı bir kanaatimi paylaşacağım bu yazımda. O da şu: Türkiye’nin demokratikleşmesini, hükümetin yolsuzluk dosyalarının üzerlerinin örtülmesi değil, örtülmemesi geciktirir. “Yok daha neler!” demeden önce bir dinleyin…

Hükümete yönelik kapsamlı yolsuzluk operasyonlarına taraftar olmamamın demokratikleşme dışında özsel sebepleri de var ve ben bunları önceki yazılarımda dile getirmiştim. Bu sebeplerden birisi, seçici adaletin adalet olmadığına inanmam, ikincisi de Türk yargısının iflah olmaz bir biçimde taraflı ve güdümlü olduğunu düşünmem. Bu iki faktör birleştiğinde, 17-25 Aralık operasyonlarının nihai amaçlarının “yolsuzlukla mücadele” olduğuna inanmak, ABD’nin Irak işgalinin nihai amacının “demokrasiyi yaymak” olduğuna inanmak kadar naif oluyor benim gözümde.

Gelelim Türkiye ve AKP özelinde yolsuzlukla mücadele ve demokrasi ilişkisine. Barış süreçlerine yönelik literatüre aşina olanlar bilirler; barış süreçlerinin başarıyla nihayete erdirilmesi noktasında adalet ve barış arasında doğrusal olmayan hatta yer yer karşıt bir ilişki vardır. Bu yüzden de barış süreçlerinde yaygın olan pratik “mutlak adalet”in uygulanması değil, adaletin belirli gerekliliklerinin askıya alındığı “geçiş dönemi adaleti”nin (transitional justice) uygulanması olagelmiştir. Tarafları genel affın da genellikle bir parçası olduğu bu tür “eksik adalet” uygulamalarına iten nedenlerin en önemlilerinden birisi, mutlak adalette ısrarın ve bunun gerektirdiği yaygın cezalandırma politikasının silahların bırakılmasını zorlaştırarak normalleşmeyi ve barışı ötelemesidir.

Okumaya devam et

Geri Dönüş ve Bir Röportaj

Önce yaz tatili, sonra doçentlik sınavım, en son da eşimin öğretmen ataması sebebiyle blog yazılarıma 4 ay kadar ara vermek durumunda kaldım. Kısmetse gelecek hafta ayda iki yazı olacak şekilde tekrar yazmaya başlamayı planlıyorum.

Epey yoğun geçen son haftalara dair görüşlerimin bir kısmını Bugün gazetesinden Seda Şimşek ile paylaştım. Kobani ekseninde yaptığımız röportaj dün gazetede yayınlandı. Fakat sanırım yer darlığı ve diğer sebeplerden dolayı röportajın üçte bir kadar bir bölümü gazetede yayınlanmadı. Konunun hassasiyeti ve bütünlüğünü göz önüne alarak, röportajın orijinal uzun halini de pdf olarak bloga yükledim. Şuradan ulaşabilirsiniz.

By fekmekci

Filipinler’e “bile” Barış Gelmiş

Aradan bir aydan fazla zaman geçtiği için hatırlamayabileceğiniz son yazımda, 17 Aralık sonrasında hükümetin politikalarını “Batı demokrasileri”ne atıf yaparak ve “gerçek demokrasilerde böyle şeyler kabul edilemez” şeklinde eleştiren muhalefetin, Batı’nın değer ve özgürlüklerine karşı seçici yaklaşım sergilediğini ve bu değer ve özgürlerin pek çoğunu görmemeyi yeğlediğini belirtmiştim. Muhalefetin “muhafazakar ideolojisine” bağladığım bu durum, maalesef muhalefette sadece Batı’nın ideal örneklerine karşı değil, aynı zamanda Doğu’nun örneklerine karşı dahi kısmi ve iradi bir körlük oluşturuyor. Bu yılın başında Filipinler’de hükümet ile Müslüman isyancılar arasında varılan barış anlaşmasının detaylarına göz gezdirdiğimizde ne demek istediğim daha anlaşılır olabilir.

***

Filipinler’in Mindanao bölgesindeki Müslüman (Moro) azınlığın içinden çıkan silahlı gruplar ile Filipin devleti arasında 40 seneyi aşkındır devam eden ve bu zaman zarfında 100 binin üzerinde can kaybına sebep olan çatışmanın tarafları, Türkiye’ye benzer şekilde, 2000’li yıllarda barış görüşmelerini hızlandırmışlardı. Başkan Benigno Aquino’nun özel ilgisi ve Malezya’nın arabuluculuğunda son birkaç senedir ivme kazanan barış görüşmeleri, nihayet 2014 yılında meyve verdi ve taraflar Mart ayında kapsamlı ve tatmin edici bir anlaşmayı imzaladılar. Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin (Moro Islamic Liberation Front, MILF) lideri Hacı Murat İbrahim ve 500 kadar da militanının hazır bulunduğu bir törende imzalanan anlaşmanın başlıca maddeleri şunlardı.

Okumaya devam et

Muhafazakâr Gömlekle Muhalif Özgürlükçülüğün Sınırları

17 Aralık operasyonlarının hayırlı sonuçlarından biri de Kemalist muhalefetin Batı ile yakınlaşması oldu. Tarihsel olarak Batı’nın Türkiye’ye yönelik her türlü eleştirisini emperyalist müdahale olarak görmüş CHPli siyasetçi ve entelektüeller, 17 Aralık sonrasında hükümetin tasarruflarını sıklıkla “Batı demokrasileri”ne atıf yaparak ve “gerçek demokrasilerde böyle şeyler kabul edilemez” diyerek eleştirdi. Ayrıca, Batı’dan gelen eleştirel değerlendirmeler de muhalefet tarafından sıcak ve destekleyici bir tavırla karşılandı.

Türkiye’deki yavan Batı-karşıtlığının en sert taşıyıcılarından olan ulusalcılardaki bu değişimi elbette ki olumlu bir değişim olarak görüyorum. Fakat bu genel olumlama, muhalefetin yeni Batı-severliğinin konjonktürel ve ikircikli yönünü göz ardı etmemizi gerektirmiyor. Bilakis, önemsizleştirmek için değil, sahihleşmesine yardım etmek için ikircikli yanının vurgulanması gereken bir Batı-severlik bu. Zira Batı dediğimiz yer, “yargı bağımsızlığı” ya da “basın özgürlüğü”nden ibaret bir özgürlük alanı değil. Yerel yönetim özerkliği, etnik/kültürel çoğulculuk, anadilde eğitim, vicdani ret hakkı, eşcinsel hakları ve hatta self-determinasyon Batı’nın diğer genel-geçer ilkelerinden bazıları. Dolayısıyla, Batı demokrasilerindeki yaygın pratikten hareketle “hiçbir gerçek demokraside hükümet yargı kararlarını yok sayamaz” ifadesi ne kadar doğruluk kazanıyor ise, “hiçbir gerçek demokraside insanlar zorla askere alınamaz” ya da “hiçbir gerçek demokraside coğrafi belirginliği olan azınlıklar yerel yönetim özerkliğinden mahrum bırakılamaz” ifadeleri de o kadar doğruluk kazanıyor.

Muhalefet, yukarıdaki doğrulardan sadece birini görüp diğerlerine ısrarla gözünü kapamaya devam ettiği sürece, özgürlükçü eleştirilerinin sahihliğine gölge düşürecektir. Nasıl ki seçici adalet adalet değil siyaset ise, ve seçici doğruculuk aslında yalancılık ise, seçici özgürlükçülük de aslında özgürlükçülük değil çıkarcılıktır.  Okumaya devam et

Ermeni Meselesi Hallolunmuştur!

Vilâyât-ı şarkiyeye âit Ermeni meselesi hallolunmuştur. Fuzûlî mezalimle millet ve hükümetin lekedâr edilmesine lüzum yoktur.” (Dahiliye Nazırı Talat Paşa, 29 Ağustos 1915)

“Ermeni meselesi hallolunmuştur” Talat Paşa’nın 29 Ağustos 1915’te Ankara’ya gönderdiği bir telgrafta kullandığı ve “fuzuli mezalim”den kaçınılmasına işaret ettiği bir ifade. İfade aynı zamanda Taner Akçam’ın 2008 yılında yayınladığı değerli kitabına başlık olarak seçtiği bir ifade. Akçam’ın Ermeni Meselesi Hallolunmuştur kitabı, kanaatimce Ermeni meselesi hakkında Türkçe yazılan en önemli eserdir. Kitabı özellikle değerli kılan üç nokta var. Birincisi, kitap Ermeni tehcirinin de bir parçası olduğu “Anadolu’nun gayrimüslimsizleştirilmesi” sürecinin/projesinin 1913-14 yıllarındaki Rum ayağına dair oldukça detaylı bilgiler sunuyor ve bu sayede de Ermeni tehcirini tarihsel ve siyasi bağlamı içinde anlamamıza yardım ediyor. İkincisi, kitabın ana argümanları Osmanlı arşiv belgelerine (özellikle Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne) dayandırılıyor. Üçüncü olarak da, Ermeni tehcirine dair resmi tarihin yapageldiği “Protestan/Katolik Ermeniler tehcirden muaf tutuldu” ve “Tehcirde ihmali ve suçu bulunan görevliler cezalandırıldı” gibi savunma argümanları ikna edici delillerle zayıflatıyor.

Kitabın en önemli zaafı, Akçam’ın “soykırım” kelimesine yönelik saplantısından dolayı pek çok belgeye zorlama yorumlar getirmesi. Bunun sonucunda da, 1915’in bir “etnik temizlik” olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koyan kitabın Akçam’ın “soykırımı ispatlama” ısrarından dolayı eleştiriye çok açık bir hale gelmesi. Ki Akçam’ın kitabını itibarsızlaştırmak isteyenler, bu zaafı kullanmakta gecikmemiş ve kitaptaki maddi hatalar ve zorlama yorumlardan dolayı kitabı büsbütün ciddiyetsiz ve değersiz bir çalışma olarak sunmuşlardır. Akçam’ı Osmanlıca belgelerin okunmasında hata yapmakla itham ederken, kendileri Akçam’ın günümüz Türkçesiyle yazdığı kitabında Alman konsolosun kullandığı bir ifadeyi Akçam kullanmış gibi gösterip Akçam’ı tutarsızlıkla suçlayan güdümlü ve hakkaniyetsiz eleştirmenleri ciddiye almıyorum elbette. Ama kitabın zorlama yorumlar konusundaki zaafının kitabın genel değerini düşürdüğü de bir gerçekti maalesef.

Okumaya devam et

Doğu’nun Seçim Karnesi

2014 yerel seçimlerinin “Doğu cephesi”ndeki sonuçlarını ele alan doyurucu analizler yapılmadı değil. Kafa Radyo’nun ve Cuma Çiçek’in analizleri oldukça faydalı veri ve analizler içeriyor. Özellikle Kafa Radyo’nun benim de aşağıda kullanacağım bazı haritaları çok çok değerli. Bunlara ilaveten, El-Cezire’nin analizi de göz atmaya değer.

Fakat hem bu analizlerdeki hem de Türkiye geneli hakkında yapılan diğer analizlerdeki kıyaslarda önemli bir hata yapıldığını düşünüyorum. Herhangi bir partinin oylarının bir ilde ya da bölgede önceki seçimlere kıyasen artıp artmadığına yönelik analizler şu üç değişiklik dikkate alınmadan yapılmamalı:

  1. Yeni büyükşehir olma durumu. (Mesela Van ve Mardin)
  2. Yeni büyükşehir yasası sonucu değişen büyükşehir sınırları ve buna bağlı olarak artan seçmen sayısı. (Mesela Antalya ve Diyarbakır)
  3. 2009 sonrası artan kutuplaş(tır)ma sonucunda “diğer” seçeneklerindeki azalmanın etkisiyle pek çok ilde efektif olarak iki-partili seçime doğru kayış.
diğer

“Diğer” oylarındaki tarihsel düşüş (Kaynak: KONDA, 2014)

Bu üç sebepten dolayı, örneğin yeni büyükşehir olan Van ve Mardin’deki, ya da yasadaki değişiklik sonucu belediye başkanı seçimlerindeki seçmen sayısı iki katına çıkan Diyarbakır’daki, ya da AKP-BDP dışı partilere verilen oyların seçim atmosferindeki değişim sonucu yüzde 15-20 oranında azaldığı Bitlis ve Muş’taki 2014 sonuçlarını 2009 sonuçlarıyla kıyaslamak son derece yanıltıcıdır. Bu yüzden, genel trendleri okumanın dışında, il bazında kıyaslamalar yapmayı ve bu kıyaslamalardan büyük yorumlar çıkarmayı çok sağlıklı bulmuyorum. Bölge içinde en sorunsuz gördüğüm kıyas, büyükşehirler için 2011 genel seçimleri ile 2014 yerel seçimlerinin kıyası olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki ikinci maddede de bu kıyası kullanıyorum.

Tüm bunları dikkate aldıktan sonra, bölgedeki sonuçlardan aşağıdaki çıkarımları yapmanın yanlış olmayacağını düşünüyorum. Okumaya devam et

Bir yerel seçimin öğrettikleri

Başkalarının günahları sizi aziz yapmaz.” (A. Çehov)

seçim 2014

1. Üç aylık bir toplumsal gerilimin ve bürokratik iç savaşın sonunda girdiğimiz yerel seçimlerden AKP büyük bir zaferle çıktı. Aslında, Türkiye’nin en saygın araştırma kuruluşu olan KONDA geçen hafta “açıklamıştı” zaten genel sonuçları. İl bazında epey sürpriz var. Ama sosyoloji ve istatistikle sorunu olmayanlar için, genel oy oranlarında sürpriz yok.

2. Bu vesileyle SONAR’ın tarafsız bir ‘araştırma’ kuruluşu olmadığı da netleşmiş oldu. Neredeyse bütün araştırma kuruluşlarının yakın bir şekilde tahmin ettiği 2011 seçimlerinde elde ettiği talihli payeyi, 2014 seçimlerinde en fazla yanılan kurum olarak büyük oranda yitirdi SONAR. (Partizanlığı sebebiyle ben dikkate almıyordum zaten SONAR’ı).

3. Kendi pozisyonlarının ne kadar “daha kötü” olduklarından bihaber bir şekilde, seçim stratejilerini ısrarla AKP’nin “kötülüğü” üzerine inşa edenler yine kaybetti. (Beni dinlemeyeceklerini biliyorum; ama bari Özdil’e kulak versinler artık). Geleneksel AKP seçmeni, tüm sorunlarına rağmen, kendi partilerinin onlara “hala” daha iyi bir gelecek vaat ettiğine inandı.

4. Şubat ayında yüzde 41-43 bandında seyreden AKP oyları, Mart ayındaki ‘tape’ler sonrasında yüzde 44-46 bandına çıktı. Şüphesiz ki bunda akledenler için nice hikmetler vardır!

5. AKP’nin bu seçimlerde aldığı muazzam oy oranına yakın bir yerel seçim oy oranını sadece 1960’larda Adalet Partisi almıştı. Ne ilginçtir ki, 1960’larda da -bugünküne benzer bir şekilde- AP’yi sürükleyen iki rüzgâr vardı: darbe-karşıtlığı ve ekonomik kalkınma. Şüphesiz ki bunda da düşünenler için pek çok hikmet vardır. Okumaya devam et

Türkiye’de Yargıyı Var Etmek

Kısa bir yazı olacak bu. Özeti de şu: Türkiye’de yargı yoktur.

Evet, Türkiye’de yargı yoktur. 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de yargının bağımsız bir gücü olmamıştır; aksine, gücün yargısı olmuştur. Maalesef Türk yargısı, hâkim gücün diğer güçleri sindirme ve tasfiye etme aracı olarak kullanılan bir “aracı kurum” olagelmiştir. Bu yüzden de bizleri “yargı kararlarına saygılı olmaya” davet edenler, Türkiye’nin demokratları değil, her dönemin muktedirleri olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti “makbul vatandaş” yarattığı gibi, makbul katil, makbul terörist, makbul yolsuz ve makbul kaçakçı da yaratmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca yargı, katillerin değil “bazı katillerin”, teröristlerin değil “bazı teröristlerin”, kaçakçıların değil “bazı kaçakçıların”, yolsuzların değil “bazı yolsuzların” peşine düşmüştür hep. Kısacası, Türk yargısı suçlunun değil, sadece “bazı suçluların” peşine düşmüştür. Sadece “bazı” suçluların peşine düşmek ise, adalet arayışı değil, iktidar oyunudur. Zira seçici adalet, adalet değil siyasettir.

şık

Ve maalesef bugün de bu durum çok farklı değildir. Son altı yıldaki büyük davalardan hangisini ele alırsanız alın, karşınıza bir hukuk faciası çıkar. Neredeyse tüm davalar, itinayla seçilmiş sanıkların şüpheli deliller ve zorlama yorumlarla baştan suçlu ilan edilip mahkûm edildiği davalardır. Bu davalardaki iddianameleri okuduğunuzda, bu iddianamelerde yargının çoğu zaman bizzat “suç icat ettiğini” ve dolayısıyla da Türkiye’deki herhangi bir “muhalif”in pekâlâ bu davalarda mahkûm olabileceğini görürsünüz. Aşağıdaki iki örnek, durumun vahametini görmek için yeterli olur sanırım: 

Okumaya devam et

Yolsuzluk ve Seçimler

17 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrasında yaşadığımız çalkantılı günlerde en çok merak edilen konulardan biri de yolsuzluk iddialarının önümüzdeki seçimlerde AKP’nin oy oranlarını nasıl etkileyeceği. İlk bakışta, dinen ve kanunen yasak olan yolsuzluğa bulaşan siyasetçilerin bunun bedelini seçimlerde ödeyeceği akla yatkın bir önerme olarak duruyor. Fakat yolsuzlukların Türkiye’deki seçimler üzerinde büyük etki yapmasını engellediğini düşündüğüm bir genel bir de özel sebep var.   

Yolsuzluğun seçimlerde AKP oylarında büyük bir düşüşe sebep olmayacağını düşünmemin Türkiye’ye özel sebebi Türk toplumundaki aşırı siyasal kutuplaşma ve bunun sonucunda azalan partiler arası oy geçişkenliğidir. Türkiye dünyanın en kutuplaşmış ülkelerinden birisi ve maalesef AKP döneminde bu kutuplaşma daha da derinleşti. Önce Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde, daha sonra da Gezi Parkı sürecinde Başbakan Erdoğan Türk siyasetini “iyilerle kötülerin mücadelesi” olarak yansıttı ve yıllar içinde AKP tabanı büyük oranda bu algıyı benimsedi. Muhalif parti ve hareketleri neredeyse “mutlak kötü” olarak algılayan AKP tabanında yolsuzluklar AKP’yi “daha az iyi” yapabilir; ama AKP diğer “kötü” alternatiflere kıyasen halen “iyi” olarak görüldüğünden desteklenmeye devam edilecektir. Bir merkez sağ alternatifinin yokluğunda, günümüz konjonktüründe ortalama bir AKP seçmeninin yolsuzluk iddia ve suçlamalarından dolayı CHP ya da MHP’ye oy verme ihtimali oldukça düşüktür. (Aynı şey diğer parti tabanları için de geçerlidir. 2011’deki kaset kumpası MHP oylarında ciddi bir düşüşe sebep olmamıştı mesela).

Metropoll’ün Aralık ve Ocak aylarında yaptığı anketler, yukarıdaki beklentiyle uyumlu olarak, AKP tabanının partilerine ve Başbakan Erdoğan’a verdikleri destekte büyük bir düşüş olmadığını göstermektedir. Okumaya devam et

Yolsuzum, yolsuzsun, yolsuz, yolsuzuz, yolsuzsunuz, yolsuzlar…

1. Demokratikleşme ve ekonomik kalkınmayla ilişkisi açısından yolsuzluğu bir sebep değil sonuç olarak gören biriyim. Bu yüzden de yolsuzluk benim siyasi ve ahlaki sorunlar listemde üst sıralarda yer alan bir sorun değil. Az gelişmiş, az demokratik ve az şeffaf bir ülkede siyasal yönetimin yolsuzluğa bulaşmış olması da benim için sürpriz değil. Ama madem yolsuzluk operasyonlarıyla yatıp kalkıyoruz ve madem “yetim hakkı” yemenin kötülüğü hakkında sürekli ihtar ediliyoruz, ben de geciktirmeden bir yolsuzluk operasyonu yapmak isterim. Bize, hepimize!

2. Kapitalizm emeğin ve doğanın sömürüldüğü koca bir yolsuzluk rejimidir. Sistemin bir bütün olarak yolsuzluk üzerine inşa edildiği bir yerde, tekil bireylerin yolsuzlukları üzerine odaklanmak yanlış ve yanıltıcı bir tercihtir.

3. Dileyen, beş-on siyasetçi ve işadamının yolsuzluğuna odaklanmayı ve bunların hesabı görüldüğünde ülkenin “temizleneceğine” inanmayı tercih edebilir. Fakat yüzbinlerce işçinin maaşlarının ve haklarının taşeron sistemiyle kırpıldığı, binlerce işçinin (hem de pek çoğunun ‘dindar’ iş adamları tarafından) sigortasız olarak çalıştırıldığı, ‘kalkınma masalımız’ hiç bitmesin diye her sene 1000 küsur işçinin ölümüne göz yumulduğu, yani her gün ve sürekli olarak yüzbinlerce kişinin hakkının (ve dahi canının) çalındığı bir ülkede, tekil insanların kamudan çaldıklarına odaklanmayı yanlış buluyorum.

4. Milyonlarca dar gelirli insanın, sadece kazanırken değil, aynı zamanda harcarken de soyulduğu bir ülkedeyiz. Neredeyse orta ve üst gelir grubundaki herkesin vergi kaçırdığı ve bu yüzden de alt gelir grubundakilerin onlar adına ekstra tüketim vergisi olarak çifte vergi ödediği bir ülkede, kim kimi soyuyor? Ya da daha doğru sorarsak, kim kimi soymuyor? Esnafının her 100 liralık gelirinin sadece 18 lirasını devlete bildirdiği, doktor ve avukatlarının üçte ikisinin aylık 1500 liranın altında gelir beyan ettiği bir ülkede “hırsız” kimdir? Ya da kim değildir? Böyle bir ülkede, hele ki ‘manidar’ zamanlarda, hükümet çevresindeki yolsuzlukları “hırsızlaaar” nidalarıyla topa tutmayı ne siyaseten ne de ahlaken doğru buluyorum.

Okumaya devam et