Doğu’nun Seçim Karnesi

2014 yerel seçimlerinin “Doğu cephesi”ndeki sonuçlarını ele alan doyurucu analizler yapılmadı değil. Kafa Radyo’nun ve Cuma Çiçek’in analizleri oldukça faydalı veri ve analizler içeriyor. Özellikle Kafa Radyo’nun benim de aşağıda kullanacağım bazı haritaları çok çok değerli. Bunlara ilaveten, El-Cezire’nin analizi de göz atmaya değer.

Fakat hem bu analizlerdeki hem de Türkiye geneli hakkında yapılan diğer analizlerdeki kıyaslarda önemli bir hata yapıldığını düşünüyorum. Herhangi bir partinin oylarının bir ilde ya da bölgede önceki seçimlere kıyasen artıp artmadığına yönelik analizler şu üç değişiklik dikkate alınmadan yapılmamalı:

  1. Yeni büyükşehir olma durumu. (Mesela Van ve Mardin)
  2. Yeni büyükşehir yasası sonucu değişen büyükşehir sınırları ve buna bağlı olarak artan seçmen sayısı. (Mesela Antalya ve Diyarbakır)
  3. 2009 sonrası artan kutuplaş(tır)ma sonucunda “diğer” seçeneklerindeki azalmanın etkisiyle pek çok ilde efektif olarak iki-partili seçime doğru kayış.
diğer

“Diğer” oylarındaki tarihsel düşüş (Kaynak: KONDA, 2014)

Bu üç sebepten dolayı, örneğin yeni büyükşehir olan Van ve Mardin’deki, ya da yasadaki değişiklik sonucu belediye başkanı seçimlerindeki seçmen sayısı iki katına çıkan Diyarbakır’daki, ya da AKP-BDP dışı partilere verilen oyların seçim atmosferindeki değişim sonucu yüzde 15-20 oranında azaldığı Bitlis ve Muş’taki 2014 sonuçlarını 2009 sonuçlarıyla kıyaslamak son derece yanıltıcıdır. Bu yüzden, genel trendleri okumanın dışında, il bazında kıyaslamalar yapmayı ve bu kıyaslamalardan büyük yorumlar çıkarmayı çok sağlıklı bulmuyorum. Bölge içinde en sorunsuz gördüğüm kıyas, büyükşehirler için 2011 genel seçimleri ile 2014 yerel seçimlerinin kıyası olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki ikinci maddede de bu kıyası kullanıyorum.

Tüm bunları dikkate aldıktan sonra, bölgedeki sonuçlardan aşağıdaki çıkarımları yapmanın yanlış olmayacağını düşünüyorum. Okumaya devam et

Bir yerel seçimin öğrettikleri

Başkalarının günahları sizi aziz yapmaz.” (A. Çehov)

seçim 2014

1. Üç aylık bir toplumsal gerilimin ve bürokratik iç savaşın sonunda girdiğimiz yerel seçimlerden AKP büyük bir zaferle çıktı. Aslında, Türkiye’nin en saygın araştırma kuruluşu olan KONDA geçen hafta “açıklamıştı” zaten genel sonuçları. İl bazında epey sürpriz var. Ama sosyoloji ve istatistikle sorunu olmayanlar için, genel oy oranlarında sürpriz yok.

2. Bu vesileyle SONAR’ın tarafsız bir ‘araştırma’ kuruluşu olmadığı da netleşmiş oldu. Neredeyse bütün araştırma kuruluşlarının yakın bir şekilde tahmin ettiği 2011 seçimlerinde elde ettiği talihli payeyi, 2014 seçimlerinde en fazla yanılan kurum olarak büyük oranda yitirdi SONAR. (Partizanlığı sebebiyle ben dikkate almıyordum zaten SONAR’ı).

3. Kendi pozisyonlarının ne kadar “daha kötü” olduklarından bihaber bir şekilde, seçim stratejilerini ısrarla AKP’nin “kötülüğü” üzerine inşa edenler yine kaybetti. (Beni dinlemeyeceklerini biliyorum; ama bari Özdil’e kulak versinler artık). Geleneksel AKP seçmeni, tüm sorunlarına rağmen, kendi partilerinin onlara “hala” daha iyi bir gelecek vaat ettiğine inandı.

4. Şubat ayında yüzde 41-43 bandında seyreden AKP oyları, Mart ayındaki ‘tape’ler sonrasında yüzde 44-46 bandına çıktı. Şüphesiz ki bunda akledenler için nice hikmetler vardır!

5. AKP’nin bu seçimlerde aldığı muazzam oy oranına yakın bir yerel seçim oy oranını sadece 1960’larda Adalet Partisi almıştı. Ne ilginçtir ki, 1960’larda da -bugünküne benzer bir şekilde- AP’yi sürükleyen iki rüzgâr vardı: darbe-karşıtlığı ve ekonomik kalkınma. Şüphesiz ki bunda da düşünenler için pek çok hikmet vardır. Okumaya devam et

Türkiye’de Yargıyı Var Etmek

Kısa bir yazı olacak bu. Özeti de şu: Türkiye’de yargı yoktur.

Evet, Türkiye’de yargı yoktur. 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de yargının bağımsız bir gücü olmamıştır; aksine, gücün yargısı olmuştur. Maalesef Türk yargısı, hâkim gücün diğer güçleri sindirme ve tasfiye etme aracı olarak kullanılan bir “aracı kurum” olagelmiştir. Bu yüzden de bizleri “yargı kararlarına saygılı olmaya” davet edenler, Türkiye’nin demokratları değil, her dönemin muktedirleri olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti “makbul vatandaş” yarattığı gibi, makbul katil, makbul terörist, makbul yolsuz ve makbul kaçakçı da yaratmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca yargı, katillerin değil “bazı katillerin”, teröristlerin değil “bazı teröristlerin”, kaçakçıların değil “bazı kaçakçıların”, yolsuzların değil “bazı yolsuzların” peşine düşmüştür hep. Kısacası, Türk yargısı suçlunun değil, sadece “bazı suçluların” peşine düşmüştür. Sadece “bazı” suçluların peşine düşmek ise, adalet arayışı değil, iktidar oyunudur. Zira seçici adalet, adalet değil siyasettir.

şık

Ve maalesef bugün de bu durum çok farklı değildir. Son altı yıldaki büyük davalardan hangisini ele alırsanız alın, karşınıza bir hukuk faciası çıkar. Neredeyse tüm davalar, itinayla seçilmiş sanıkların şüpheli deliller ve zorlama yorumlarla baştan suçlu ilan edilip mahkûm edildiği davalardır. Bu davalardaki iddianameleri okuduğunuzda, bu iddianamelerde yargının çoğu zaman bizzat “suç icat ettiğini” ve dolayısıyla da Türkiye’deki herhangi bir “muhalif”in pekâlâ bu davalarda mahkûm olabileceğini görürsünüz. Aşağıdaki iki örnek, durumun vahametini görmek için yeterli olur sanırım: 

Okumaya devam et

Yolsuzluk ve Seçimler

17 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrasında yaşadığımız çalkantılı günlerde en çok merak edilen konulardan biri de yolsuzluk iddialarının önümüzdeki seçimlerde AKP’nin oy oranlarını nasıl etkileyeceği. İlk bakışta, dinen ve kanunen yasak olan yolsuzluğa bulaşan siyasetçilerin bunun bedelini seçimlerde ödeyeceği akla yatkın bir önerme olarak duruyor. Fakat yolsuzlukların Türkiye’deki seçimler üzerinde büyük etki yapmasını engellediğini düşündüğüm bir genel bir de özel sebep var.   

Yolsuzluğun seçimlerde AKP oylarında büyük bir düşüşe sebep olmayacağını düşünmemin Türkiye’ye özel sebebi Türk toplumundaki aşırı siyasal kutuplaşma ve bunun sonucunda azalan partiler arası oy geçişkenliğidir. Türkiye dünyanın en kutuplaşmış ülkelerinden birisi ve maalesef AKP döneminde bu kutuplaşma daha da derinleşti. Önce Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde, daha sonra da Gezi Parkı sürecinde Başbakan Erdoğan Türk siyasetini “iyilerle kötülerin mücadelesi” olarak yansıttı ve yıllar içinde AKP tabanı büyük oranda bu algıyı benimsedi. Muhalif parti ve hareketleri neredeyse “mutlak kötü” olarak algılayan AKP tabanında yolsuzluklar AKP’yi “daha az iyi” yapabilir; ama AKP diğer “kötü” alternatiflere kıyasen halen “iyi” olarak görüldüğünden desteklenmeye devam edilecektir. Bir merkez sağ alternatifinin yokluğunda, günümüz konjonktüründe ortalama bir AKP seçmeninin yolsuzluk iddia ve suçlamalarından dolayı CHP ya da MHP’ye oy verme ihtimali oldukça düşüktür. (Aynı şey diğer parti tabanları için de geçerlidir. 2011’deki kaset kumpası MHP oylarında ciddi bir düşüşe sebep olmamıştı mesela).

Metropoll’ün Aralık ve Ocak aylarında yaptığı anketler, yukarıdaki beklentiyle uyumlu olarak, AKP tabanının partilerine ve Başbakan Erdoğan’a verdikleri destekte büyük bir düşüş olmadığını göstermektedir. Okumaya devam et

Yolsuzum, yolsuzsun, yolsuz, yolsuzuz, yolsuzsunuz, yolsuzlar…

1. Demokratikleşme ve ekonomik kalkınmayla ilişkisi açısından yolsuzluğu bir sebep değil sonuç olarak gören biriyim. Bu yüzden de yolsuzluk benim siyasi ve ahlaki sorunlar listemde üst sıralarda yer alan bir sorun değil. Az gelişmiş, az demokratik ve az şeffaf bir ülkede siyasal yönetimin yolsuzluğa bulaşmış olması da benim için sürpriz değil. Ama madem yolsuzluk operasyonlarıyla yatıp kalkıyoruz ve madem “yetim hakkı” yemenin kötülüğü hakkında sürekli ihtar ediliyoruz, ben de geciktirmeden bir yolsuzluk operasyonu yapmak isterim. Bize, hepimize!

2. Kapitalizm emeğin ve doğanın sömürüldüğü koca bir yolsuzluk rejimidir. Sistemin bir bütün olarak yolsuzluk üzerine inşa edildiği bir yerde, tekil bireylerin yolsuzlukları üzerine odaklanmak yanlış ve yanıltıcı bir tercihtir.

3. Dileyen, beş-on siyasetçi ve işadamının yolsuzluğuna odaklanmayı ve bunların hesabı görüldüğünde ülkenin “temizleneceğine” inanmayı tercih edebilir. Fakat yüzbinlerce işçinin maaşlarının ve haklarının taşeron sistemiyle kırpıldığı, binlerce işçinin (hem de pek çoğunun ‘dindar’ iş adamları tarafından) sigortasız olarak çalıştırıldığı, ‘kalkınma masalımız’ hiç bitmesin diye her sene 1000 küsur işçinin ölümüne göz yumulduğu, yani her gün ve sürekli olarak yüzbinlerce kişinin hakkının (ve dahi canının) çalındığı bir ülkede, tekil insanların kamudan çaldıklarına odaklanmayı yanlış buluyorum.

4. Milyonlarca dar gelirli insanın, sadece kazanırken değil, aynı zamanda harcarken de soyulduğu bir ülkedeyiz. Neredeyse orta ve üst gelir grubundaki herkesin vergi kaçırdığı ve bu yüzden de alt gelir grubundakilerin onlar adına ekstra tüketim vergisi olarak çifte vergi ödediği bir ülkede, kim kimi soyuyor? Ya da daha doğru sorarsak, kim kimi soymuyor? Esnafının her 100 liralık gelirinin sadece 18 lirasını devlete bildirdiği, doktor ve avukatlarının üçte ikisinin aylık 1500 liranın altında gelir beyan ettiği bir ülkede “hırsız” kimdir? Ya da kim değildir? Böyle bir ülkede, hele ki ‘manidar’ zamanlarda, hükümet çevresindeki yolsuzlukları “hırsızlaaar” nidalarıyla topa tutmayı ne siyaseten ne de ahlaken doğru buluyorum.

Okumaya devam et

“İ for İlke”: Muhafazakârlar ve ‘Genç Siviller’ için demokratlık vakti

- Üç yıl evvel Deniz Baykal’ın kasetinin yayınlanmasını “Ne özeli be, genel bu genel!diyerek normalleştiren Başbakan Erdoğan, AKPli siyasetçiler benzer ihtimalle karşı karşıya kalınca “İnsanların da kendilerine ait mahremleri vardır, bunları da kimsenin teşhir etmeye hakkı yokturdedi

- Haziran ayında Gezi Parkı eylemcilerine yönelik polisin gözaltı furyasını “Polis durduk yere kimseyi gözaltına almaz” şeklinde savunan İçişleri Bakanı Muammer Güler, 17 Aralık günü polisin kendi oğlunu da kapsayan gözaltı operasyonlarını “kirli oyun” olarak tasvir etti…

- Demokrat Yargı derneğinin tüm eleştirilerine rağmen 2010 yılındaki blok HSYK seçimlerini destekleyen Osman Can, HSYK’nın yayınladığı bildirinin ardından HSYK’yı eleştirdi ve taraflılıkla suçladı

- 2009 yılında 74 yaşındaki Türkan Saylan’ın evinin sabahın köründe polis tarafından basılmasına ses çıkarmayan AKPli siyasetçiler, Bakan çocuklarının sabah 5’te gözaltına alınmasını eleştirdi

- Son 6 yıldır Ergenekon davasına adeta “Güneş’in altındaki her şeyin” eklemlenmesine hiçbir itiraz etmeyen AKPli siyasetçiler, üç ayrı yolsuzluk davasının 17 Aralık’ta birleştirilmesine veryansın etti

Özetle, AKPlilerin bugün şikayet ettiği tüm yargı ve polis tasarruflarına, son 6 yılda başka insanlar defaatle maruz kaldılar ve AKPli yöneticiler bu uygulamaları genellikle savundular. Maalesef hükümetin polis ve yargının aşırılıkları karşısındaki tutumu, “bana dokunmayan yılan” olageldi…

Fakat bu, madalyonun sadece bir yüzü. Okumaya devam et

Hayırlı bir vaka olarak AKP-Cemaat çatışması

2011 seçimleri sonrasında hız kazanan ve dershane tartışmasıyla alevlenen AKP ile Gülen Cemaati arasındaki ihtilaf, Emniyet ve yargının dün gerçekleştirdiği yolsuzluk operasyonlarıyla geri dönüşü olmayan açık bir çatışmaya döndü. Tarafların içindeki büyükler ve insaflı kanaat önderleri “fitneden uzak durun” ihtarı yapadursun, ya da çıkarsız ama naif demokratlar ancak kısmi bir doğrululuğu olan “bu savaşın galibi yok” savında ısrar ededursun, ben Akyol ve Bilici’ye katılıyorum ve AKP ile Cemaat arasındaki mevcut çatışmayı Türkiye’nin demokratikleşmesi ve normalleşmesi açısından gerekli ve hayırlı bir vaka olarak görüyorum. Elbette çatışmanın topyekûn bir savaşa dönmesini istemem. Ama “post-Kemalist” Türkiye’nin yönetimi üzerine muhafazakârlar arasındaki bu çatışmanın geldiği mevcut düzey, “hayırsız” bir vaka değildir ve kanaatimce Türkiye’nin demokratikleşmesine uzun vadede çok hayırlı etkileri olacaktır.

Bu hayırlı sonuçların birinci ve en önemlisi, bu çatışmanın Türkiye’deki çoğunlukçu siyaset mekanizmasının altyapısını oluşturan muhafazakâr koalisyonu bozarak Türkiye’nin demokratikleşmesindeki üçüncü aşama olan insan hakları ve azınlık hakları konularındaki ilerlemesini daha mümkün hale getirmesidir. AKP-Cemaat koalisyonunun güçlü olduğu ve demokrasinin “Ergenekon karşıtlığına” indirgendiği yıllar, maalesef Kemalist, solcu, Kürt ve Alevi kesimlerin hakları açısından çok da parlak olmayan yıllardır. Çatışma sürecinde AKP’nin BDP ile, Cemaat’in de CHP ile yakınlaşması, bu yüzden Türkiye için hayırlı bir gelişmedir. Bu gelişme, uzun vadede, hem Türkiye’deki geleneksel kutuplaşmaların flulaşmasına hem de azınlık haklarının tanınmasına katkı sağlayacaktır.

İkinci olarak, bugünkü çatışma, kurumlara ve ilkelere yatırım yapmadan kişilere ve gruplara yatırım yapmanın doğal bir sonucudur ve bu çatışma Türkiye’deki dindar kesimlere kurumların ve ilkelerin önemini yeniden hatırlatacaktır. İlginç bir şekilde, AKP tabanı Cemaat hakkında, Cemaat mensupları da AKP hakkında “güvendiğimiz dağlara kar yağdı” şeklinde öfkeyle karışık bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Bizzat yaratıcısı tarafından “zalim ve cahil” olarak tanımlanan “insan”lardan oluşmuş topluluklara yönelik bu naif güven, kaçınılmaz olarak bir hayal kırıklığı ve çatışma yaratacaktı. Tarih ve psikoloji bilimleri kontrolsüz büyüyen dağların yanardağa dönüşme örnekleriyle doluyken, muhafazakârların “Ergenekon’la mücadele aşkına” birbirlerini kontrolsüz dağlara çevirmesi yanlış ve tehlikeli bir politika idi. Mevcut çatışma, muhafazakârlara demokraside dağlara değil kurumlara güvenilmesi gerektiğini biraz da acı bir şekilde öğretmektedir.

Okumaya devam et

Anlamsız kavramlar (3): Atatürk’ten Erdoğan’a “Tek Adam”

Yaklaşık iki haftadır Türkiye “dershaneler” ile yatıp kalkıyor. Hükümetin dershaneleri kapatmaya yönelik planının basına sızması üzerine hükümet ile Gülen Cemaati arasında şaşırtıcı bir kapsam ve seviyede tartışma başladı. Her ne kadar tartışma zahiren eğitim sisteminin reformu üzerine olsa da, pek çok akil entelektüelin (bkz: Bayramoğlu, Bilici, GöktürkMahçupyan vb.) de belirttiği üzere, yaşadığımız tartışma özü itibariyle post-Kemalist Türkiye’nin yönetimi üzerine siyasi bir tartışma. Hal böyleyken, bir taraftan tartışmanın özünün taraflar tarafından ısrarla inkârı, diğer taraftan da tartışmada serdedilen tavırların fikir değil aidiyet temelli olması sebebiyle tartışmayı sahih bir tartışma olarak görmüyorum. Bu yüzden, tartışmanın “içeriği”nden uzak durmayı yeğliyorum.

Tartışmanın beni rahatsız eden ve müdahil olmak istediğim kısmı tartışmanın yöntemi. Eleştiri, özellikle de iktidarın eleştirisi, elbette güzel ve gereklidir; ama tutarlı ve art-niyetsiz olmadıkça tesiri ve faydası azdır. Dershane tartışması boyunca hükümete (ya da daha genel olarak Başbakan Erdoğan’a) yönelik ağır itham ve eleştirilerin pek çoğu maalesef gayri-samimi ve tutarsız (ve bu yüzden de etkisiz ve faydasız) idi. Bu eleştirilerin başında Erdoğan’a yönelik “tek adamlık” ithamı geliyor. Maalesef “tek adam” kavramı, Türk siyasetinde eleştirel bir anlamla kullanılamayacak hale gelmiştir ve bu yüzden de herhangi bir Türk siyasetçiyi “tek adam” olarak eleştirmek anlamsız ve tutarsız bir tutumdur.

tayyibizm, kuru

***

Asırlık padişah yönetimlerinin geride bıraktığı zihinsel tortu, geç modernleşmenin ürettiği devrimci siyasal zihniyet, katı toplumsal kutuplaşmanın sebep olduğu “varoluş siyaseti” ve kurumsal zayıflığın genişlettiği keyfilik marjı, maalesef Türk siyasetinde “tek adam”lığın önünü açmış hatta normalleştirmiştir. Okumaya devam et

Washington’dan PKK ve Kürt meselesi notları

2013-11-07 16.40.57

7 Kasım Perşembe günü Washington D.C. yakınlarındaki Alexandria (VA) şehrinde düzenlenen “The PKK, Kurdish Nationalism, and the Future of Turkey” (PKK, Kürt Milliyetçiliği ve Türkiye’nin Geleceği) başlıklı konferansa katılmak amacıyla 6-10 Kasım tarihleri arasında Amerika’daydım. Her ne kadar konferansın adı konferans temasını “Türkiye’nin Kürt meselesi” olarak yansıtsa da, konferans daha genel olarak “Ortadoğu’da Kürtler ve Kürt milliyetçiliği” temalı idi. Zaten konferans katılımcıları da geniş bir etnik ve akademik spektruma sahipti. Türkiye medyasının konferansa ilgisi de dikkate değer düzeydeydi. Benim görebildiklerimden, Hürriyet (Tolga Tanış) ve Zaman (Ali H. Aslan) gazetelerinin Washington temsilcileri konferansın belirli panellerine katıldılar.

Konferans bir tam gün sürdü ve toplam 4 oturum 6 panel içerdi. Benim sunumum son panelin son sunumuydu – ast-solistlik bana düştü bir nevi! :) -. Sunumumda, daha önce Bilkent’ten Zeki Sarigil’in 2010 yılında yazdığı bir makaleye eleştiri ve düzeltme mahiyetinde 2011 yılında yazdığım makalemin bir uzantısı olarak, KONDA’nın 2010 yılındaki “Biz Kimiz” anketindeki daha yeni ve daha kapsamlı verileri kullanarak Türkiye’deki Kürtlerin eğitim, gelir, dindarlık ve siyasal memnuniyet düzeylerinin oy tercihlerine (ya da daha somut olarak DTP/BDP’ye oy verme ihtimallerine) etkisini incelediğim yeni çalışmamın sonuçlarını ve çıkarımlarını aktardım. Çok kısa özetlersem, önceki makalemin sonuçlarına paralel olarak, yeni çalışmam da, dindarlığın ve siyasal memnuniyetin Türkiye Kürtlerinin Kürt milliyetçisi partilere (DTP/BDP) oy verme ihtimali üzerinde negatif ve kayda değer etkilerinin olduğunu, buna karşın eğitim ve gelir düzeylerinin aynı ihtimal üzerinde istatistiki olarak anlamlı bir etkilerinin olmadığını ortaya koymaktadır.  (Makalemin metnine şuradan ulaşabilirsiniz)

Konferanstan genel olarak da istifade etmekle birlikte, konferanstaki özellikle üç sunumu kişisel olarak bilgilendirici akademik olarak da tatminkâr buldum (İki oturumun paralel paneller içermesi sebebiyle 7-8 sunumu dinleyemedim). Okumaya devam et

Genel Af (4): Devlet (Kürt) katilleri affedemez mi?

Genel af konusunu “Genel Af (3): PKK’dan Ötesi” yazımla kapatmıştım. Fakat “katillerin affedilmesine” yönelik halk arasında oldukça yaygın olan itirazın Mustafa Akyol ve Gülay Göktürk gibi entelektüeller tarafından da “devlet katilleri affedemez” şeklinde dillendirilmesi, genel af konusunda dördüncü bir yazıyı gerekli kıldı. Araya giren farklı gündemler ve işler sebebiyle ertelediğim yazıyı, hem geçmişteki kirli savaşa yönelik yeni bulgular hem de mevcut barış sürecindeki duraklama sebebiyle bu hafta yayınlıyorum.

Genel af yazılarımın ilkinde, genel affın makullüğünü ve meşruluğunu anlamak için işlenen suçların koşullarını ve karşılıklılığını kavramak gerektiğinin altını çizmiştim. Aynı durum “katillerin affedilmesi” konusu için de geçerlidir. 30 yıllık savaşta, resmi rakamlara göre PKK militanları yaklaşık 6500 asker, 1500 korucu ve 5500 de sivil öldürmüştür. Aynı zaman zarfında Türkiye ordusu da yaklaşık 22000 PKK militanını ve en az 2000 (tahminen 5000’in üzerinde) Kürt sivili öldürmüştür. Ayrıca geçtiğimiz günlerde ortaya çıktığı üzere, resmi istatistiklerde PKK’ya atfedilen asker ve sivil ölümlerin önemli bir kısmı da aslında ordunun (yahut ordu içindeki bir örgütlenmenin) eylemleridir. Ve son 30 yılda devletin “rutin dışına çıkarak” işlediği cinayetlerden dolayı ciddi bir yargılama da yapılmamıştır. (Yapılamazdı da, zira bu cinayetlerin çoğu bir sapma değil, devlet politikası idi).

Kürt sorunu ve bu sorun çerçevesinde devletin işlediği cinayetler son 30 yıldan ibaret de değildir. Cumhuriyet’in erken yıllarında Diyarbakır’da ya da Ağrı’da öldürülen sivillerin sayısı binlerle ifade edilmektedir. Cumhuriyet döneminin en büyük katliamı olan Dersim katliamında öldürülenlerin sayısına yönelik tahminler ise 10000 ila 50000 arasında değişiyor. Ve ne bu katliamların emirlerini verenler ne de onları bilfiil yerine getirenlerin hiçbiri cezalandırılmadı, hatta pek çoğu ödüllendirildi. Yani bu topraklarda bazı katiller yıllardır affedilegeldi.

İnsan istatistik değildir. 1000, 5000, 10000 gibi büyük sayıların ve devlet ve ordu gibi soyut faillerin içinde hakikat kaybolmasın diye somut bir örnekle netleştireyim ne demek istediğimi. 1938 Dersim katliamında ailesinden 16 kişiyi kaybeden Haydar Kang adlı bir Dersimlinin 1949 yılında Meclis’e yazdığı dilekçesindeki ızdırabı, şikayeti ve talebi şöyledir:

Okumaya devam et