ÖSO’dan PKK’ya “Haklılık Zannı” ve Terör

Son zamanlarda artan PKK eylemlerinin hemen hepsinin ardından Türkiye’de gözler BDP’li siyasetçilere ve BDP’ye oy veren Kürtlere dönüyor ve hem Türk siyasetçiler hem de Türkiye medyası Kürtler’e PKK şiddet ve terörünü kınama çağrıları yapıyor. Fakat bu çağrılar genel olarak somut bir karşılık bulmuyor; çünkü -başta BDPliler olmak üzere- Kürtlerin çoğunluğu PKK’yı bir “terör örgütü” olarak görmüyor ve PKK şiddetini bir şekilde mazur görüyor. Burada akla üç önemli soru geliyor? 1) Niçin Kürtler’in önemli bir kısmı PKK’yı bir “terör örgütü” olarak değil de bir “direniş örgütü” olarak görüyor? 2) (Önceki sorunun devamı olarak) Niçin Kürtler’in önemli bir kısmı PKK’nın şiddet ve terör eylemlerine rağmen PKK’ya sempatiyle bakıyor? 3) Niçin Türkiye’nin ısrarlı çağrıları Kürtlerin PKK şiddetini kınamalarını başaramıyor?

İlginçtir, Suriye’deki iç savaş ve bu savaşta Türkiye’nin aldığı tavır, yukarıdaki soruların doğru cevaplarına yaklaşmamız için önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye, yaklaşık bir senedir Beşar Esad yönetimini sert bir dille eleştiriyor ve Suriye’deki silahlı direnişçilere siyasi, lojistik ve askeri destek veriyor. Hâlbuki Esad rejimine yönelik bir silahlı direniş/savunma teorik olarak meşru olmakla birlikte, pratikte, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’nun silahlı direnişi tamamen masum bir direniş değil. Suriye ve İran medyasındaki ÖSO-karşıtı propagandayı bir tarafa bıraksak bile, daha muteber Batı medyasına yansıyan ÖSO resmi bile yeterince sorunlu: ÖSO, evlerin bahçelerinden Suriye askerlerine ateş açarak sivilleri kalkan, artan sivil ölümlerini de propaganda malzemesi yapan; canlı ele geçirdiği Suriye askerlerini “intihar bombacısı”na dönüştüren; şiddet kullanmayı reddeden üyelerinin bir kısmını infaz eden; ‘ajan’ olduğundan şüphelendikleri üyelerinin kafasını kesen; izindeki askerlerden görev başındaki postacılara kadar devletle bir şekilde ilişkili herkesi yer yer hedef alıp öldüren; orduya silah taşıdığından şüphelenilen sivil uçakların da artık ‘meşru hedef’ olduğunu deklare eden; Şii olmayı öldürülmek için yeterli sebep sayan el-Kaide ile birlikte iş tutan; ve bizzat BM Komisyonu tarafından “savaş suçları”, “yargısız infaz” ve “işkence” ile suçlanan bir “direniş örgütü”tür.

ÖSO’nun bu eylemleri açıkça “terör” ve/ya “savaş suçu” sınıfına girer ve -kitabi açıdan- ÖSO’yu bir “terör örgütü” olarak nitelendirmeye yeter de artar. (Zaten Suriye, Rusya ve İran basını ÖSO mensuplarına ‘terörist’ diye atıf yapıyor.) Fakat hem Türk halkının büyük bir çoğunluğu hem de hükümet, ÖSO’yu bir “terör örgütü” olarak adlandırmaya yetecek tüm bu gayr-i meşru şiddet ve terör eylemlerini göz ardı ediyor ve ÖSO’yu “tüm gayr-i meşru şiddetine rağmen” desteklenmesi gereken bir  “direniş örgütü” olarak görüyor. Vicdanlı ve demokrat gazetecilerimiz bile ÖSO terörünü “bazı üyelerinin işlediği vahşet eylemlerini saymazsak” şeklinde küçük bir paranteze alıp  “Hür Suriye Ordusu’ndan yanayımdiyor. Her iki yazısından birinde PKK/BDP cephesine Gandicilik yapmayı salık veren “şiddetin her türlüsüne karşıyım”cı genç sivillerimiz de, ÖSO’nun Suriye’deki eylemleri hakkında “kahraman gerilla” haberciliği yapıyor. Ve her fırsatta BDP/PKK cenahını “şiddeti kutsamakla” itham eden ana akım medyamız, ÖSO’nun büyük eylemleri için Özgür Gündem’in “serhildan” haberlerine benzeyen “topyekun ayaklanma” manşetleri atıyor… Türklerin ÖSO’nun gayr-i meşru şiddetini önemsizleştirip ÖSO’yu “toplamda” desteklemelerinin sebebi, ÖSO’nun “haklı bir amacı”nın olduğuna ve ÖSO şiddetinin de “çaresizlikten” kaynaklandığına inanılmasıdır. Bir diğer deyişle, ÖSO şiddet ve terörünün çıkış itibariyle tepkisel amaç itibariyle de haklı olduğuna yönelik inanç, bu şiddeti ve terörü Türklerin (ve çoğu diğer Sünni Müslümanların) gözünde mazur kılmaktadır.

Haklılık ve çaresizlik duygusu ile teröre destek arasındaki ilişki maalesef Suriye’yi aşan evrensel bir ilişkidir. Bu yüzden, bugün Müslüman toplumlar arasında teröre en fazla destek veren toplumun Filistinliler olması şaşırtıcı değildir. PEW’in farklı ülkelerdeki Müslüman toplumlara sorduğu “Sizce sivillere yönelik intihar saldırıları meşru olabilir mi?” sorusuna, Filistinlilerin sadece %17’si “Hayır” cevabını vermektedir. Ve biz istediğimiz kadar Filistinlilere “terör yanlıştır ve gayr-i meşrudur” diye dil dökelim, İsrail sahadaki gerçekliği değiştirmedikçe Filistinliler teröre karşı toplumsal bir tavır al(a)mayacaklardır.

Bugün PKK şiddetinin Kürtler arasındaki geniş bir kitlede kınama değil de destek yahut sükut şeklinde bir karşılık bulmasının temel sebebi de aynıdır.  Türkiye Kürtlerinin önemli bir kısmının PKK’nın askeri yahut sivil hedeflere yönelik şiddetini mazur görmelerinin temel sebebi, geçen hafta Taraf’tan Serdar Kaya’nın da istisnai bir berraklıkla ortaya koyduğu şekilde, PKK şiddetinin “haklı bir dava” için ve “başka yol kalmadığından” yapıldığını düşünmeleridir. Tabiiki buradaki “haklılık” ve “çaresizlik” sübjektif bir kanıdır ve tartışmaya açıktır. Fakat sorun şu ki, ne bu algının sübjektif oluşu, ne de bu algının yanlış olduğunu düşünen Türklerin bu algıyı “sözle” yanlışlama çabası neticeyi değiştirmemektedir. Neticeyi, gerçeklikle ilişkisinden bağımsız bir şekilde, tarihsel tecrübe ve propagandanın çarpık etkileşimindeki kitlesel “algı” belirlemektedir.

Bu durumda, ve devlet erkanımızın -feci bir yanlış yaparak- “PKK’dan farkı yok” dediği BDP’nin “bölge”de her üç Kürt’ten ikisinin oyunu aldığı bir konjonktürde, Kürt halkının PKK şiddetine yönelik algısını değiştirmenin bir yanlış bir de doğru yolu vardır. Yanlış yol, hükümetin yapageldiği türden temenni-bazlı çağrılar yapmak ve “Kürt sorunu”nun çözümü yönünde önemli ve somut adımlar atmadan Kürtlerin PKK algısının değişmesini beklemektir. Bu yol, tecrübe ettiğimiz üzere, sonuç getirmeyen bir yoldur; zira sahadaki gerçeklik değişmediği için, yukarıda bahsedilen algı da değişmemektedir. Zaten bu yol yeni bir yol da değildir ve 30 senedir denenmektedir.

Doğru ve sonuç alıcı ikinci yol ise yukarıdaki “haklı amaç” ve “çaresizlik” algılarını dikkate alan bir yoldur. Bu yol, bir yandan Kürtlerin “anadilde eğitim”den “özerklik”e kadarki meşru siyasal taleplerine karşılık vererek, diğer taraftan da “ifade özgürlüğü”, “genel af” ve en nihayetinde de “referandum” ile siyasetin önünü açarak PKK şiddetinin amacını ve sebebini ortadan kaldıran bir yol olmak zorundadır. Hem ETA hem de IRA şiddeti, temenniler ve çağrılar ile değil, bu iki noktadaki somut gelişmeler sayesinde, terör örgütü mensupları ve örgütün halk arasındaki sempatizanları nazarında şiddetin ‘gereksiz’ ve ‘amaçsız’ bir hale dönüştürülmesiyle ortadan kalktı. Unutmamamız gerekir ki, siyasetçilerimiz ve gazetecilerimizin sık sık “Neden Türkiye’de Kürtler PKK şiddetine karşı İspanya’daki Bask halkı gibi sokaklara dökülmüyor” diye hayıflanarak atıf yaptığı “Basta Ya!” (Yeter Artık) hareketi, 1970’lerde değil, Bask dilinin üzerindeki tüm kısıtlamalar kalktıktan ve Bask halkı özerk yönetime kavuştuktan sonra, 1990’larda, başlamıştı.

Şiddet yanlış ve gayr-i meşru bir siyaset aracıdır. Fakat hemen her toplum, ‘haklılık’ ve ‘çaresizlik’ zannıyla belirli şiddet eylemlerini meşrulaştırma eğilimine sahiptir. Bugün PKK’nın şiddet eylemlerine devam edebilmesinin en büyük sebebi de bu eylemlerin Kürtlerin önemli bir kesimi tarafından mazur görülmesidir. Bu yüzden, PKK’nın gayr-i meşru şiddetini sonlandırmanın en etkili yolu, bu şiddeti “Kürtlerin nazarında” gayr-i meşrulaştırmak ve mahkûm etmektir. Bunun en etkili yoluysa, henüz yönetim özerkliği ve Kürtçenin kamusal serbestliği konularında hiçbir büyük adım atılmamışken “Kürt sorunu yoktur; terör sorunu vardır” demek ve Kürtlere sonuç vermeyen çağrılar yapmak değil, Kürt sorununu “Kürtlerin gözünde” bitirerek şiddeti anlamsızlaştırmaktır. Zira Türkiye İspanyalaşmadıkça, Kürtler Basklılaşmayacaktır…

Reklamlar

6 comments on “ÖSO’dan PKK’ya “Haklılık Zannı” ve Terör

  1. Teşekkür ederim hocam güzel yazı için ve ufacık bir ekleme yine:

    Bu ‘Kürtlerin gözünde’ şiddeti anlamsızlaştırmak için yapılması gereken sanırım siyasi ve insani platformları açmak ve talepleri konuşarak sonuçlandırma yoluna gitmektir. Mamafih son günlerde basınımıza yansıyan güzide haberlere baktığımızda pek de böyle bir niyet olmadığı aşikar. Savaş tamtamları son hız çalınmaya devam ederken, yapılan sözde düzenlemeleri [örn. Kürtçe’nin tanınması gibi (konuyla ilgili son olarak dün yapılan duruşmalardaki tutuma ilişkin haber için bkz. http://marksist.org/haberler/8284-kurt-gazeteciler-yargilaniyor-kurtce-konusacaksa-niye-soz-veriyoruz-ki )] devlet kurumları birbir boşa çıkarmaktadır. Kaldı ki en ufak kitle eylemlerinde kolluk kuvvetlerinin kendisine verilen ucu çok açık yetkiyi istediği gibi kullanarak şiddete başvuruyor olması da yine sıkıntıyı tırmandırmaktadır. Böyle bir ortamda Kürtleri bırakın şiddetten uzaklaştırmak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bağlı tutmak bile giderek güçleşmektedir.

    ÖSO/PKK denklemine benzer bir anekdot aktarmak isterim. Öğrencilik yıllarımda bizlere mezuniyet tezleri için bir de savunma yaptırırlar, savunmalarımızı da sunum şeklinde diğer öğrenci arkadaşlarımıza ve hocalarımıza yapardık. Bir arkadaşım IRA ile ilgili bir sunum yaparken sunum sonunda bir arkadaşımız IRA/PKK denkliği kurdu ve hocalarımızdan biri gürleyerek “olamaz böyle bir şey IRA kurtuluş örgütüdür terörist değil” dedi. O an sınıfı terk etme ihtiyacı hissetmiştim. Zira tartışmayı tırmandırmak istememiştim. Şimdi durum sizin dediğiniz yere geliyor sanırım. Uzaktan baktığında haklı gördüğü bazı şeyleri kendi yakınında öcü görmek gibi. İşin medya ayağı daha kötü durumda zira zaten kendilerinin eli kolu bağlanmış büyük oranda ellerine verileni ufak değişiklikler yaparak servis etmekteler. Bu nedenle ÖSO meşrulaştırılırken, yaptığı kıyımları görmezden gelmelerine (tıpkı yıllar önce Irak’ta olduğu gibi) çok şaşırmamak gerek. Maalesef oldukça karamsar bir şekilde bu algının çok da değişmeyeceği kanısındayım. Zira ETA ile IRA ile ve hatta PKK ile ilgili konuşan/yazan/çizen çokça kişi içerisinde gerçekten iç dinamiklerini ve faaliyetlerini bilerek konuşan/yazan sayısı oldukça az. Durum böyle olunca da ama onların sömürge faaliyetleri diye başlayan, ETA/İRA çözümü bize uymaz, savaşmadan bitmez diye devam eden çokça yorumlar/yazılar okumaya devam eder gideriz gibi geliyor bana. Kaldı ki bizim için öncelik genelde Milliyetçi/ırkçı çizgimiz ve erk sahibi kişiler için de genelde oy/mecliste sandalye sayısı olduğundan yapılan yorumların tamamı da bu çizgiler üzerinde yürüyerek devam ettirildiğinden durumun karamsarlığı daha da katlanıyor sanırım.

    • Yasin,
      Değerli katkın için teşekkürler.
      Düşüncelerinle hemfikirim. Kürt sorununu bir güvenlik meselesine, “PKK isyanını” da bir ‘terör’ meselesine indirgeyen ve dünyadaki diğer örneklerle kıyası “küfür” addeden geleneksel zihniyetimiz çözüme izin vermiyor maalesef. Garip bir durumumuz var aslında. Bir taraftan, Kürt sorununun çözümü basittir ve biz bu basit çözümün ne olduğunu biliyoruz: Kürt sorununun Kosova-Bask-Filistin sorunlarıyla benzerliklerini görüp kimlik-dil-yönetim eşitliğini sağlamak. Öte yandan, hem halkımız hem de siyasetçilerimiz bu çözümü uygulama konusunda isteksiz…
      Geçen hafta Ömer Taşpınar‘ın da harika bir şekilde özetlediği üzere, Arap baharının ve Kürt milli uyanışının birlikte yaşandığı bir dönemde, Türkiye Kürtlerin milli/milliyetçi özlemlerini/taleplerini ancak federalizm/özerklik merkezli bir projeyle çevreleyebilir. Bu yüzden, Kürt sorununun orta vadede asgari çözümü İspanya/Bask modelidir bence. Ve zaten en fazla 15 sene sonra gerçekleşecek bir çözüme manasızca direnç gösteren devletimiz yüzünden gençlerimiz boşuna ölüp duruyor…

  2. Hocam dediklerinizin olması için bu ülkede uygun bir ortamının olduğunu hiç zannetmiyorum. Zira Kürtlere seçmeli ders hakkı verildi, bü ülkede kürtçe konuşmak yasakken devlet eliyle onlar için kanal açıldı. Kürdoloji enstitüleri kuruldu (Dicle Üni.) Ancak yapılan bu hamlelere karşılık hiçbir olumlu adım atılmadı. BDP muhatap alınmak istendiğinde sizin muhattabınız İMRALI’dır denildi. Dedikleriniz belki ülkeyi rahatlatabilecek seçenekler ancak kürt halkının ve BDP’nin davranışları insanın aklına “Vermenin sonu olmaz” sözünü getiriyor ve çabaların samimi olmadığını ayyuka çıkartıyor. Umarım bir orta yol bulunur ve mehmetçiklerimiz kendi halkıyla savaşmak zorunda olmaktan artık kurtulur. Saygılarımla.. Kadir Öner

    • Kadir,
      İnsanlara zaten hakları olan şeyler iade edildiğinde “verildi” olarak bakmak da, küçük adımları “devrimsel” büyük adımlar olarak görmek de yanlış ve Türkiye’nin hayrına olmayan bir bakış açısı. İsrail de bu dili kullanıyor Filistinliler’e karşı.
      Bugünün milliyetçi ve özgürlükçü dünyasında, Türkler’in, Kıbrıs’ta Türk azınlık için talep ettiği hakların çok daha azına Kürtleri razı etme çabası ölümcül bir hatadır. Türkiye’nin kaderi bu ölümcül politikanın tutarsızlığını ve yanlışlığını görmesine bağlıdır…
      BDP/PKK cephesinin samimi olmadıkları görüşünde de ‘toptancılık’ hatası yapıyorsun bence. Oslo Barış sürecinde şiddeti tırmandıran ve -Filistin topraklarının %90 küsüründe Filistin hakimiyetini tanıyan- 2000 yılındaki Clinton barış planını reddeden Filistin cephesini “samimiyetsiz” ve “sorunun kökü” olarak görmüyorsan, devletin canı istediğinde canı istediği kadar “verdiği” haklarla yetinmeyen BDPlileri de öyle görmemelisin bence.
      ETA ve IRA içindeki insanların çoğu samimiydi. Önemli olan, akıllı bir devletin o insanların “kandırma/uyutma” olarak değil de “barış/çözüm” olarak algılayacakları bir proje üretmesiydi. Ne zaman ki bu gerçekleşti, çözüm de gerçekleşti. Bırak BDP’yi, PKK’nın içindeki pek çok kişi bile, “Bask modeli” gibi bir çözüme çoktan razı. Yapılması gereken, devletin bu insanları ikna edecek somut bir proje üreterek silahı bu insanların gözünde fonksiyonsuzlaştırmasıdır. 5 senedir “müzakere” ve “açılım” diskuru yapan devlet, çözüm projesini geçtik, henüz somut maddelerden oluşan bir yol haritası bile ortaya koymuş değil.
      Bir de BDP’nin ve PKK’nın yanlışları kendilerini bağlar. Aslolan Kürtlerin talepleridir ve Türkiye’nin nihai muhatabı Kürt halkıdır. Ve unutmamamız gerekir ki BDP ve PKK’nın talepleri ile “bölge” Kürtlerinin talepleri arasında ciddi bir fark yoktur. BDP ve PKK’nın yanlışları bahanesiyle doğru adımları atmaktan kaçınmak, korktuğumuz şeyin başımıza gelmesini hızlandırır sadece.
      Selamlar,

  3. Hocam yazdıklarınızın çok büyük bir kısmında sizinle hem fikirim. Vaadedilmiş topraklar konusunda kürtlerin haklarını savunmaları doğal bir şey. Yöntemleri yanlış. Kürtlerin istekleri önemli tabiki,ancak onların isteklerini bizlere yansıtan BDP olarak görünüyor şu anda evet. Keşke Leyla Zana görüşmesi bu kadar rafta asılı kalmayıp devamı getirilebilseydi ama olmadı ne yazık ki. Ne diyebiliriz ki sayın hocam Umarım daha kötü olmadan Türk Kürt kardeştir sloganları barış için atılır ülkemizde.

  4. Sayın Kadir Bey,
    Bir önceki yorumunuza istinaden bir cevap vermek isterim. Kürtlere seçmeli ders hakkı verildi demişsiniz fakat bu hak bana göre sadece göstermelik olarak ortaya atılmış, daha önce de belirttiğim gibi diğer (!) seçmeli derslerin önünü açmak için sunulmuş, talep edilmesi halinde başta yeterli donanıma sahip öğretmen sıkıntısı ve başka bir çok bahaneler sebebiyle gerçekte uygulamaya konulmayacak bir adımdır. Kaldı ki bu seçeneğin sadece Kürtlere verildiğini düşünmek de yanlıştır. Nasıl ki isteyen (tabi imkan bulabilirse) farklı dillerde eğitim alabiliyorsa Kürtçe için de durum böyle olmalıdır. Kaldı ki ben realite de bu ders seçilebilse dahi çocukların rahatlıkla seçebileceklerinden şüpheliyim zira büyük bir toplumsal baskı ile karşılaşacakları kanaatindeyim. Bir de olayın hocamın da dediği gibi zaten hakları olma durumu var ki o da üzerinde ayrıca tartışılması gereken bir üslup ve niyet göstergesidir.
    Öte yandan görüşmeler süresince İmralı’nın muhatap gösterilmesi de empati kurarak bakıldığında çok mantıksız gelmeyecektir. Zira Öcalan sadece bir örgüt lideri olarak görülmemekte aynı zamanda Kürt halkının büyük bir çoğunluğu için önder kimliği ile de nitelenmektedir. Bence eğer barış getirecekse nihayetinde İmralı ile de görüşülmelidir. Fakat gerek siyasi oluşumlar ve gerekse diğer oluşumlar ile bir müzakere süreci maalesef bizim önerimiz budur ya kabul edersiniz ya da müzakere yok sarmalına takılmaktadır. Her iki taraf için de mantıklı esneklikler gerekir fakat özellikle devlet nezdinde bu esneme sanırım şuan için pek mümkün görülmemekte.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s