Çözümsüzlükten Propaganda Savaşlarına

Totaliter devletler için sopa neyse, demokrasiler için de propaganda odur.” (Noam Chomsky)

Terör tiyatrodur… Teröristler çok fazla kişinin ölmesini değil, çok fazla kişinin seyretmesini isterler.” (Brian Jenkins) 

Türkiye Cumhuriyeti ile PKK’nın 30 yılllık savaşının oluşturduğu fiili bir denge var Türkiye topraklarında. PKK, 80’lerdeki hayalciliğinin aksine, bugün devleti yenemeyeceğinin ve silah zoruyla “bağımsız bir Kürdistan” kuramayacağının farkında; devlet de, 80’lerdeki “üç-beş çapulcu” yanılsamasının aksine, Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın varlığını ve eylem gücünü tam olarak yok edemeyeceğini kabullenmiş bir durumda. “Bölge”de askerlik yapmış bir kaç Türk’le konuşmanız bu fiili dengeyi anlamanıza yetecektir. Yazılı medyada ise, Selahattin Demirtaş’ın iki ay evvel Neşe Düzel’e verdiği röportajda Silvan bölgesi hakkında söylediklerinde, ya da Şemdinli halkının geçen hafta gazeteci İrfan Aktan’a aktardıklarında bu fiili durum hakkında oldukça aydınlatıcı doneler bulabilirsiniz. Demirtaş’ı, Aktan’ı ya da Şemdinli halkını güvenilir bulmuyorsanız da durum değişmiyor; zira AKP milletvekilleri de bu fiili durumu açıkça dillendiriyor artık.

Bu fiili durumdan memnun olmayabilirsiniz, “Bir devlet nasıl topraklarının bir kısmında kontrolü bırakabilir” diye kızabilirsiniz; ama unutmamanız gerekir ki, bu fiili denge bu dengeyi değiştirmeye yönelik 30 yıllık bir mücadelenin ve 50,000 ölünün sonunda varılmış ve kabul edilmiş bir dengedir. Ve devlet veya PKK tarafından bu dengeyi değiştirmeye yönelik yapılacak silahlı girişimler, bizi son bir ayda Şemdinli’de yaşanan onlarca ölüm ve yüzlerce zorunlu göç benzeri sonuçlara götürür. Bu, mevcut şartlarda, akıllı bir tercih değildir. Ve benim bu yazıda gelmeye çalışacağım nokta şu ki, bu fiili durumu silah zoruyla değiştirmeye kalkmak mantıksız ve tehlikeli olduğu gibi, propaganda ile “değişmiş gibi göstermek” de mantıksız ve tehlikelidir.

Gücünü büyütmek ve mevkisini kalıcılaştırmak isteyen tüm iktidar grupları gibi, AKP hükümeti de “öyle olsun ya da olmasın” seçmen tabanına karşı kendisini “başarılı” bir hükümet olarak sunmak zorunda. Gerek Türkiye’nin siyasal takvimindeki kritik dönemeçler gerekse devletin bir türlü vazgeçmediği ‘silahlı çözüm’ denemelerinde mesafe almaktaki -kaçınılmaz- başarısızlıkları, Kürt meselesi ve PKK’yla mücadele noktalarında atılması gereken büyük adımları atmakta direnen iktidarı bir “miş gibi” görüntüsü oluşturmaya ve bunun için de “propaganda savaşları”na itiyor. Hatırlarsanız, yaklaşık bir sene evvel devlet ve medya PKK’nın çözülme/bitme noktasına geldiğine yönelik bir propaganda başlatmıştı. Öyle ki, hoyratça “Sri Lanka modeli”ne atıf yapıyordu kimileri. PKK’nın bu propagandaya cevabı gecikmedi ve PKK Ankara’nın göbeğinde bomba patlattı. Bir ay sonra da Çukurca’da 8 ayrı güvenlik birimine eş zamanlı baskın yaptı ve 24 askerimizi öldürdü. Propaganda savaşını başlatan iktidar ve medyamızın anlayamadığı şey bu paragrafın birinci cümlesindeki mantıktı: Gücünü büyütmek ve mevkisini kalıcılaştırmak isteyen tüm iktidar grupları gibi, PKK da örgüt mensuplarına ve halk tabanındaki destekçilerine karşı kendisini “başarılı” bir örgüt olarak sunmak zorunda. Bu yüzden, “PKK çözülüyor/bitiyor” propagandasını tesirsiz kılmak ve tabanına (ve devlete) “Hala güçlüyüm” mesajını vermek düşüncesi, PKK’yı sansasyonel eylemler yapmaya itti. (Murat Karayılan, Taraf’a gönderdiği mektupta PKK’nın o dönemdeki saldırılarını “olumsuz ihtimallere karşı tasfiye olmamak için aldığımız tedbirler” şeklinde ifadelendirmişti)… Sonuç hepimizin malumu!

En son CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün PKK tarafından Tunceli’de kaçırılması da bu tür bir propaganda savaşının sonucuydu bence. Son bir ayda PKK’nın Hakkâri Şemdinli’deki alan hâkimiyetini genişletme çabası devletin kapsamlı operasyonuyla engellendi. Fakat devlet de PKK’yı Hakkâri’deki eski mevzilerinden çıkaramadı. Resmi veriye göre 100’ün üzerinde PKKlı öldürüldü; fakat Şemdinli’de PKKlılar ‘fotoğraflı’ yol kesmelere devam edebiliyor! Durum böyleyken, devlet kanadından, benim başta belirttiğim ve geçen hafta Osman Pamukoğlu’nun sarsıcı bir şekilde yeniden ortaya koyduğu fiili durumu inkâr eden bir şekilde, “Bir karış toprağın dahi” PKK kontrolünde olmadığına dair sert açıklamalar gelmeye başladı. Ve bence PKK’nın gün ışığında bir milletvekilini kaçırması, öncelikli olarak bu devlet propagandasına karşı yapılmış bir karşı-propaganda eylemiydi. Nitekim Türkiye’de -AKP’nin âkil “bölge” milletvekili Galip Ensarioğlu’nun da içinde bulunduğu- hatırı sayılır bir kesim, bu eylemi bir propaganda/mesaj eylemi olarak yorumladı (Ekşisözlük’ten örnekler için, bkz: outshined, abesleistigal, unnatural). Serbest bırakılmasının ardından yaptığı açıklamada Hüseyin Aygün de bunu teyit eden ifadeler kullandı:  “Bu tümüyle siyasi propagandaya yönelik bir şeydi, can güvenliğime her hangi bir kasıt yoktu. Türk toplumuna bir mesaj vermek için yapıldığını düşünüyorum.”

Siyasal iktidar, Kürt meselesinin çözümü ve PKK’nın silahsızlanması için atılması gereken büyük adımları at(a)mayınca, kendi seçmenini hedef alan bir propagandaya başvurmak zorunda kalıyor. Başbakan Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur” ya da “Her karışa hâkimiz” ifadeleri bu zorunluluğun yansımaları. (Biraz edepsiz bir teşbih ama; Cem Yılmaz’ın “tesisat çalışmayınca çeneye vuruyor” diye özetlediği travmaya benziyor halimiz). Sorun şu ki, devletin propagandası karşısında, PKK da kendi tabanına mukayyet olmak için kendi “silahlı” propagandasını başlatıyor. Yani, kanı durduracak sahih adımlar atılmayınca, propaganda savaşları başlıyor; ve maalesef propaganda savaşları, en sonuncusunun aksine, genelde kansız bitmiyor.

Reklamlar

16 comments on “Çözümsüzlükten Propaganda Savaşlarına

  1. hocam yine herzamanki gibi çok değerli bir yazı yazmışsınız..öncelikle, hükümet ve pkk tarafından her saldırı sonrası kin ve nefret söylemleri eksik olmuyor. her defasında iki taraftan da “bunun hesabı sorulacak, intikam alınacak” gibi kın ve nefret dolu ifadeler kullanılıyor. bunların değil çözüme bir katkısı tam tersine bu şavaşı dahada kızıştırmaya ve insanları kutuplastırmaya neden olduğu açıktır.son olarak millet vekilli mevzusunda ise herkesin millet vekili kendine gibi bir profil gördüm ben, eğer o millet vekili Ak Parti’nin ki olsaydı acaba nasıl bir durum çıkardı ortaya?? daha bizim başımızdakiler bir olamamış bu sorun nasıl çözülür muamma.. vesselam….

    • Teşekkür ederim Kemal.
      Türk siyasetinin Aygün olayına yaklaşımı trajikti gerçekten. Hem kaçırılmasına hemde sonraki ifadelerine verilen tepkiler barış ve demokrasi adına hiç umut verici değildi… Hüseyin Aygün’ün sözlerinden “terör propagandası” çıkaran kişilerin barışa yapabileceği hiçbir katkı yoktur maalesef

  2. Yazinizda AKP ile PKK nin guc dengesini mukayese var. Ancak Huseyin Aygun’un kimliginden, gecmisinden hic bahsetmiyorsunuz. Aslinda Huseyin Aygun neden hedef olarak secildi? (Convenience?) Neden 48 saat icinde birakildi? (Aygun’un aciklamalari disinda). Bence kacirilma olayi tam bir fiyaskoya donustu PKK icin. Kacirma olayinin avantajlar ve dezavantajlari uzerinde durmakta fayda var spesifik olarak.

    • Hakan,
      PKK Hüseyin Aygün’e farklı bir muamelede bulunsa ya da tutsaklığı uzun tutsa idi kaçırma olayı fiyaskoya dönüşebilirdi. Ama bence PKK elde etmek istediğini elde etti: Hem bir milletvekilini kaçırarak tabanına karşı güç/hakimiyet mesajı verdi (ki vermeye de devam ediyor), hem de Aygün üzerinden yabana atılmayacak siyasal bir mesaj gönderdi…
      PKK’nın Aygün’le kendi sorunları da var. Fakat Aygün’ün seçilmesinin birinci sebebi “kolay hedef” olmasıydı bence. AKP milletvekillerinden “koruma ordusu” olmadan “bölge”de gezebilen kim var ki?

      • Iste siz de belirtiyorsunuz, PKK kolay hedef seciyor, kendi isine yarayacak kimselere dokunamiyor! Aygun’le hem ortak noktalari var hem de ayristiran belirli ozellikleri var. PKK nin verdigi siyasal mesaja gelince, kimse uzerinde etki yapmadi bence, cunku CHP icinde kriz oldu, BDP deseniz sesi cikmadi, AKP zil takip oynuyor, MHP de hakeza! Verilen mesajlari belki daha ayrintili okumak lazim, ancak PKK nin sempati yaratmasi mumkun degil! “Biz aldik bak geri biraktik” tarzinda bir mesaj oldu da, gucumuz yetmedi seklinde de algilandi genel olarak. Ancak Ilhan Cihaner gibiler icin cok ciddi bir mesaj cunku attigi twite bakarsaniz, “Orgut birakti, devlet hala birakmadi”.

        • Hakan,
          Terör eylemlerinde mesaj daha çok halka ve tabana verilir; siyasetçiler elbet kendi tiyatrolarını oynayacaklar.
          “Kolay hedef” dediğimiz sonuçta bir milletvekili… Türkiye topraklarının belirli bölgelerinde milletvekilleri yanlarında koruma ordusu olmadan gezemiyor ve askerler çarşı iznine çıkamıyor… Ötesini konuşmaya gerek yok bence.

  3. Hocam,
    olaya bir de Hüseyin Aygün’ün serbest bırakıldıktan sonraki şu açıklamarından yola çıkarak değerlendirirsek nasıl olur?…..
    “Bu eylemi yapan 7 kişilik genç arkadaşlar bu ülkenin insanı ve bu eylemi yaparken barış ve ateşkes mesajı vermek istediklerini söylediler.
    İstediğimiz demokratik özerklik planı hiç de silahlı mücadele gerektirmeyen demokratik bir taleptir ve Avrupa’da birçok ülkede vardır. Bu bakımdan biz de yürüttüğümüz mücadelenin artık çok anlamsız olduğunu biliyoruz, dediler.”…bu açıklamaları, Mümtazer Türköne’nin şu paragrafı;
    “Derin komploların, tezgahların etkisinden uzaklaşıp sade ama sağlam bir mantıkla düşünelim. Aygün’ün söylediklerinden ve kendisini kaçıran PKK’lılardan naklettiklerinden çıkartılacak tek bir sonuç var: Aygün’ün kaçırılması eylemi, sadece Şemdinli kalkışmasını planlayan ve icra eden PKK’nın yönetici kadrosuna yönelik bir protesto eylemi niteliği taşıyor. Aygün’ün naklettiği “Bu eylemle barış ve ateşkes mesajı vermek istediklerini söylediler.” sözünün Şemdinli ile bir uyumu var mı? Bu söz Şemdinli kalkışması emrini verenlerin düşüncesi olabilir mi? Bir yanda Suriye’deki iç savaşı fırsat bilerek şiddeti tırmandırmaya ve ileri ve iddialı safhalara geçmeye çalışan bir PKK; öbür tarafta “dağdan inmek istiyoruz” diyen militanlar. Benim yorumum: Aygün’ü kaçıran PKK militanları, Aygün üzerinden kendi örgütlerinin yönetici kadrosuna mesaj veriyorlar. Şayet iki olay arasında bir ilişki aranacaksa başka nasıl kurulabilir?”
    olayı böyle yorumlayan birkaç yazar daha var. siz bu açıdan yapılan değerlendirmelere katılır mısınz? ve birde açıdan değerlendirebilir misiniz hocam.

    • Mustafa,
      Bence böyle bir yorum Aygün eylemini tamamen yanlış okumak olur. Türköne saygı duyduğum ve görüşlerine itibar ettiğim bir isim değil, hele ki terör/PKK/BDP konusunda. Bu konuda da, devletin Kürt meselesi genelinde yaptığı “halk PKK’dan bıkmış” propagandasını PKK içine “genç PKKlılar rahatsız” şeklinde taşıyor, ve her zamanki gibi kasıtlı bir ıskala(t)ma yapıyor… PKK içerisinde 20 yaşlarındaki gençlerin Kandil’e rağmen ve Kandil’e yönelik bir eylem yapma şansı sıfırdır… Bir de, “Ölmek istemiyoruz” diyen bir kişi niçin Kandil’i karşısına alarak kendi “ölüm fermanını” imzalasın?…
      Aygün’ün ifadeleri ve bu ifadelerdeki mesaj bence de çok değerlidir. Özellikle de “İstediğimiz demokratik özerklik planı, hiç de silahlı mücadeleyi gerektirmeyen demokratik bir taleptir ve Avrupa’da pek çok ülkede vardır” cümlesi. 1980 ve 1990larda PKKlılar yolun sonunda herhangi bir ışık görmüyorlardı ve bu yüzden de silahlı mücadelenin alternatifinin olmadığını düşünüyorlardı. Bugünse, özellikle genç PKKlılar, her azınlığın hakkı olan ve dünyada da pek çok örneği bulunan ve dahası bundan en fazla 15 sene sonra Türkiye Kürtlerinin de zaten sahip olacağı haklar için boşuna ölmek istemiyorlar artık. Burada bir çığlık var aslında; ve bence her vicdanlı Türk bu çığlığa cevap vermeli…
      Şemdinli’de olanlar ise, bölgesel gelişmelerin sunduğu fırsatlar ve PKK içerisindeki aşırıcı eğilimler kadar, bu çığlığın cevapsız bırakılması sebebiyle oluyor bence… Buradan yola çıkarsak, Şemdinli eylemi ile genç militanlardaki yılgınlık çok da çelişmez birbiriyle…

  4. Hocam bence Türk halkının aslında tam olarak kızdıgı nokta yöneticilerin yaptıklarının acılarını çeken birçok insan bulunmasıdır çünki benim birçok kürt kökenli arkadaşım oldu ben hiçbirinden insanları öldürmekten zevk alıyorum dediğini duymadım (arkadaşlarımı yanlış seciyor olabilirim belki, içlerini bilmem imkansız ama üniversiteye gelmiş ve belli idealleri olan kişinin kör bir kuyuya girip yok olmak isteyeceğini veya almak istediğini canice yapacağını düşünmüyorum. kaldı ki bu eylemleri gerçekleştirenlerin de normal psikolojide olduklarınıda sanmıyorum onlar da sözde yöneticileri yüzünden yapmak zorunda olduklarını düşünüyor olabilirler.) çünkü tam bir ışık yakılıp zeytin dalı uzatıldıgı anda birileri harekete geçiyor ve her şey en başa dönüyor.
    benim düşüncem pkk ve türkiye arasında bulunan sürtüşme birilerinin silah depolarını boşaltmaya yardımcı o birileri pazarı kaybetme korkusuna sahip oldukları için sürekli olarak ayrılıkçı politikaları destekliyor ve biz bu basit oyuna alet oluyoruz. Bizim yöneticilerimiz pek ala diyebilirler ki madem demokratik olarak herkes eşit tüm ülkede koşulları herkes için aynı seviyeye getirelim bakalım o zaman yönetime karşı kim ayaklanacak millet 700 tl asgari ücrete talim ederken on bin tl üzerinde maaş alan yöneticiler sadece türkiyede var. Adamın makam arabası var son model aynı şekilde karısının ve oğlunun ve o da yetmemiş oğlunun sevgilisinin de var. millet de metrobüslerde kırılsın zam üstüne zam vs. vs. Yani inanın bana bu millet cinnet geçirmeden çok güzel yaşıyor bence ve yöneticiler kürt sorunundan önce bunu halletsinler ondan sonra eger kürtler hala ayaklanma içinde olurlarsa zaten ayıp ederler ama yaşam standardı ‘0’ olsun insan dışarıyı izlesin baksın ondan sonrada senin verdiğin vergileri siyasetçiler alsın çatır çatır yesin ve sende seyirci kal. bence Ankaradakiler dua etsin ki türk milletinin hepsi ayaklanmıyor yoksa kürt sorunu zaten ortadan kalkar arap baharı birden türk baharına döner ve bence bu ülke bunu da görecek ki görmezse bu millet harbi sorunlu olur…

    • Ömer,
      Uzunca yorumundan dolayı teşekkür ederim. İki noktada kısaca görüşümü belirteyim.
      – Maalesef Türk-İslam yorumu ‘yöneticiye itaat’ konusunda iğrenç derecede katı bir yorum ve bu yüzden de bu topraklarda bir Türk baharı olma ihtimali yok bence. Hangi zam, hangi tutuklama, hangi yolsuzluk, hangi katliam, hangi özelleştirme için kitlesel bir protesto yapabildik ki biz?!
      – Evet, her zeytin dalının başına bir balta iniyor maalesef. Fakat bu meseleyi sadece dışarıdaki silah tüccarlarına bağlamak yanlış olur. Kürt meselesindeki çözümsüzlük, son 30 senedir Türkiye’de en büyük vesayet/iktidar aracı olmuştur.
      Selamlar,

  5. Merhaba Hocam,
    Yazınız yine gündemi farklı ve doğru bir perspektiften yorumlamış. Ben izninizle yukarıda ki yorumunuza ve yorumlara kısa bir ekleme yapmak istiyorum. Öncelikle ‘yöneticiye itaat’ Türklerin İslama geçtiği ve hala -ismen de olsa- yürürlükte olan Maturidiyye meshebinde vurgulanmamış olup, Osmanlı’nın medreselerde okutulmasını zorunlu kıldığı Eşariyye meshebinde vurgulanmıştır. Yani bu durum bize Devlet-i Aliyye’den miras kalmıştır.
    Ve birde yukarıda ki bir arkadaş Türklerle Kürtlere eşit sosyal hakların verilmesi durumunda sorunun çözülebileceğine dair bir değerlendirmede bulunmuş doğru anladıysam. Bu söylemi yıllarca Türk siyasetçiler dile getirdi zaten, fakat bazı durumlar vardır ki ‘eşit haklar’ çözemez. Bu durumlar için siyaset ve toplum bilimcileri ‘pozitif haklar’ terimini geliştirmişlerdir. Konuyu burda açıklayarak uzatmak niyetinde değilim, arkadaşlar bu noktayı da göz önünde bulundurarak değerlendirme yaparlarsa daha sağlıklı olur düşüncesindeyim.
    Selamla…

    • Merhaba,
      -Türk-İslam yorumu Cumhuriyet’le başlamamıştır zaten. Taa Selçukluya kadar gider.
      -Ben pozitif hak kavramının gerekli olduğuna inanmıyorum nedense. Eşitliği “her türlü eşitlik” olarak anladığımız sürece, eşit bireysel, kültürel ve siyasi haklar yeterli olur bence.
      Ama sen pozitif hakların neden gerekli olduğuna dair bir katkı yapabilirsin istersen.
      Selamlar,

      • Hocam ;
        “Yöneticiye itaat” kavramı Selçuklu’nun da ötesinde tüm İslam devletlerinin ‘İslam anlayışlarında’, hatta otoritesini teokratik temellerle güçlendirmek isteyen tüm devletlerde var olagelmiş bir vakıadır sanırım. Fakat benim vurgulamaya çalıştığım Osmanlıda ki “büyük günah işleyen veya küçük günahlarda ısrar eden hükümdarın azline ” hükmeden mesheblerin tümden yasaklanmaları durumuydu, ki bu durum özellikle 16. yy da hız kazanmış.
        Pozitif haklar konusunda ise sizin daha detaylı görüşlerinizi merak ettim açıkçası. Benim okuduğum ve gördüğüm kadarı ile pozitif haklar insan haklarının korunmasının geliştirilmesinde ortaya çıkan bir kavram.Şöyle ki ; AİHM dahil birçok uluslararası otorite devletlerin yükümlülüklerini artık iki kategoride topluyor: Pozitif ve Negatif yükümlülükler.Pozitif yükümlülükler devletin müdahalesini gerektiriyor, yani kendi hakkını kullanamayacak durumdaki kişi yahut gruplara destek olarak o hakkı kullanabilecek düzeye getirme olarak da ifade edilebilir.Özellikle azınlık hakları söz konusu olduğunda önem kazanıyor.Şahsi düşüncemde bir devletin azınlığa karşı bu şekilde çoğunluktan farklı haklar vermeden asıl eşitliği sağlayamayacağı.Bu durum pozitif ayrımcılık olarak geniş tabanlı sosyolojik bir açıklama ile de anlaşılabilir. Örneğin kadınlarla erkekleri eşit kılmak , kadın sorununu çözemez. Çünkü kadınlar erkeklerden daha zayıftır ve kendi haklarını kullanabilme becerisini kazanmak için erkeklerden daha fazla desteklenmeye ihtiyaçları vardır.Bunun gibi azınlıkların çoğunluk içinde kendi kültürlerini yaşatmaları için çoğunluktan farklı desteklere ihtiyaç duyarlar.Yine örneğin evrensel eğitim hakkını ele alırsak ; tüm dünyada yapılan birçok araştırmaya göre anadille başlamayan bir eğitim süreci çocuğun hem analitik düşünce temelli katılımcı öğrenim sürecini yok etmekte hemde öğretilen çoğunluk dilinin öğrenimini dahi güçleştirmektedir.1996 Tarihli Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri’ nde de müfredat programının sadece devletin dili ile uygulandığı yaklaşımların uluslararası standartlara uygun olmadığı belirtilmiştir. AGİT Ulusal Azınlıklar Eski Yüksek Komiseri Max Van Der Stoel negatif ve pozitif hakları insan haklarının iki temel direği olarak görmüştür.Hali hazırda bir devletin işte her beldede bucakta okul açtım eğitim hakkınız garanti altında demesi ironiden öteye gidemez.Nitekim tüm dünyada özenle uygulanmasa dahi bu metinler açıkça devletin pozitif yükümlülüğünü ve azınlıkların sahip olduğu pozitif hakları göstermektedir.Pek tabii Türkiye bu tarz hakların uygulanmasında büyük devletlerle mukayese edilemeyecek kadar geridedir.Mahkemesine tercüman atamayarak savunmayı kabul etmeyi reddeden bir ülkeden anadilde eğitim hakkını desteklemesi beklenemez heralde. Tabi bu sürdükçe Sayın Kılıçtaroğlu’ nun tahayyül ettiği gibi pkk’nın şartsız şurtsuz silah bırakarak barış sağlanmasıda beklenemez.
        NOT : Elimden geldiğince özet olarak ifade etmeye çalıştım, fakat biraz uzadı sanırım 😉 Pozitif hakların gereksizliği şeklindeki düşüncenizi genişletirseniz sevinirim.

        • Tuba,
          Öncelikle, geç de olsa kendini tanıttığın için teşekkürler! 🙂
          Dersini iyi çalışmışsın. Pozitif haklar konusunda söylediklerine bir itirazım yok. Ama ben daha basit bir şey söylüyorum burada. “Eşitlik” kavramını doğru ve kapsamlı bir şekilde anlayıp uygularsak negatif-pozitif hak ayırımlarına gerek kalmaz zaten, en azından Kürt meselesi konusunda. Nedir bu kapsamlı anlayış? Şudur: 1) Türkler (belirli bir çoğunlukta oldukları yerlerde) Türkçe olarak ne yapabiliyorlarsa, Kürtler de (belirli bir çoğunlukta oldukları yerlerde) o şeylerin hepsini yapabilmelidir. Bu “hepsi”nin içine Kürtçe TV, hutbe, savunma, yazışma, anons, faturalandırma, anadilde eğitim vs. girer. 2) Yönetim eşitliği…
          Kürtlerin çoğunlukta oldukları yerlerde özerk yönetimin ve Türkçe-Kürtçe eşitliğinin olduğu bir durumda, Kürtlerin ne anadilde eğitim ne de başka bir haklarını kullanmak için Ankara’nın “fazladan” desteğine ihtiyaçları kalmaz. Hem, Kuzey İrlanda ve Bask sorunları da pozitif haklar kavramını değil, bu “kapsamlı eşitlik” anlayışını devreye sokarak çözülmüştür…
          Dipnot-1: Ben “Kürt meselesi” bağlamında pozitif hak kavramına ihtiyaç duyduğumuzu düşünmüyorum. Fakat bahsettiğin pozitif haklar meselesi anadili Türkçe olmayan ve Kürtler gibi bölgesel bir çoğunluğa sahip olmadıkları için de etnisite-bazlı bir özerk yönetime sahip olamayacak olan diğer etnisiteler için (mesela Hemşinliler ve Mıhellemiler) geçerli olabilir. Bu etnisiteler için pozitif hak kavramının devreye sokulmasına itirazım yok. Fakat vicdani ret hakkı, cemevlerinin ibadethane statüsü ve Süryani soy ismi gibi negatif hakları bile tanımayan bir devlet için, şu an bu konu o kadar lüks ki!
          Dipnot-2: Yöneticiye itaat konusunda farklı şeyler söylemiyoruz. O konuyu devam ettirmeyeyim bu yüzden.

          Katkın için teşekkürler,

  6. Açıklamalarınız için teşekkürler hocam, daha yeterince çalışmamışım 🙂 Ben bu açıdan bakmamıştım, doğru bir nokta…

    Not: İsmimin çıkmaması kasıtlı bir eylem olmayıp, tamamen bir dikkatsizlik sonucudur 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s