Gezi Parkı: “Dış Güçler” vs. “İç Güçsüzler”

Kendi ayakları üzerinde durabilen ekonomik ve askeri gücünüz yoksa, diğer bir tabirle “büyük güç” değilseniz, “bağımsız olamazsınız. Ne aldığınız kararlar ne de başınıza gelen haller, sizin tam olarak kontrolünüz altındadır. Tabiat kanunudur bu: başkalarını etkileyemiyorsanız, başkaları sizi etkiler. Türkiye gibi ekonomi ve savunma konularında dışa bağımlı bir “küçük güç”ün sınırları içinde cereyan eden olayların pek çok çoğu da elbette dış etkilerden tamamen bağımsız ve spontane değildir.

Fakat ‘bağımlılık’ ve ‘dış etki’ konusundaki bu basit ve yalın gerçeklik, bizleri iç dinamiklere karşı körleştirmemeli. ‘Dış etki’ bir etkidir, Tanrı değildir; iç talepleri ve dinamikleri yaratmaz, onları dengelemeye ve belirli yönlere kanalize etmeye çalışır. Bu nokta kaçırıldığında, hadiselerin cereyanı açısından bir gerçeklik olan ‘dış etki’, iktidarların kendi eksikliklerini karartmak ve halkın meşru taleplerini itibarsızlaştırmak için kullandıkları bir ‘afyon’a dönüşür. El-Beşir’in, Kaddafi’nin, Esad’ın sıklıkla sarıldığı bu afyona Gezi Parkı eylemleri sonrasında hükümetin sarıldığını görmek son derece hüzün verici. Baas rejimi, Suriye’deki muhalefeti ’emperyalizm’ destekli ‘teröristler’ olarak yaftalamıştı; Türk hükümeti de Gezi Parkı eylemcilerini ‘Batı’ destekli ‘çapulcular’ olarak nitelendirdi…

Özelde Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine, genelde de iktidarın çoğunlukçu yönetimine bir itiraz olan Gezi eylemlerinden memnun olan ve bu eylemler üzerinden AKP hükümetine zarar ve mesaj vermek isteyen pek çok “dış güç” vardır elbette. Ama bu eylemleri toptan bir şekilde “dış güçlerin oyunu” olarak lanse eden hükümet kanadının anlamadığı şey şu: bu toplumsal itirazı mümkün kılacak yeterince birikmiş sorun ve öfke vardı bu toplumda. Hal böyleyken, sürekli “dış güçler” vurgusu yapılması, hakikati ve adaleti ıskalayan bir siyasi manevraya ve ikbal aracına dönüşüyor. “Dış güçler” yaygarasının en önde gelen sözcüsünün, 2008’de AKP’ye açılan kapatma davasına “Devlet hükümete yeter dedi!” diyerek selam çakan Yiğit Bulut olması da az şey söylemiyor aslında… (İstikrar böyle bir şey, bu arada!)

Protestolar sırasında atılan tweetlerin kaynakları: Mısır (Tahrir) vs. Türkiye (Gezi)

Bir mübalağa ve afyon olmanın ötesinde, “dış güçler” meselesinin Türkiye siyaseti açısından iki önemli yanlışının daha olduğunu düşünüyorum. Birincisi, “dış güçler”den destek almak ne bizatihi gayr-i meşrudur ne de Türk siyasetinde az rastlanan bir şeydir. Türkiye gibi ‘bağımlı’ bir ülkede “dış destek” almadan siyaset yapmak ve başarılı olmak mümkün müdür? Ve dış destek almadan başarı elde etmiş bir siyasi hareket/parti olmuş mudur Türkiye’de? Cumhuriyet dönemi siyasetinin en önemli figürlerinden Menderes ve Özal bizzat ABD tarafından tercih edilen ve desteklenen liderler değil midir? Hem AKP’yi -özellikle ilk iki döneminde- en çok destekleyenler ABD ve Avrupa Birliği değil midir? Ve tam da bu yüzden AKP’nin ilk dönemlerindeki demokratik adımlar muhalefet tarafından ‘BOP projesi’ olarak adlandırılmamış mıdır? Diyelim ki ABD ve AB eylemcileri destekliyorlar, ABD ve AB ‘sol muhalefeti’ desteklediğinde emperyalist oluyorsa, yıllar boyunca ‘sağ iktidarları’ desteklerken ne oluyordu? Ve eylemcilerin haklı itirazları ve eylemleri ‘dış destek’ aldıkları için gayr-i meşrulaşacaksa, “kapitalizmin müttefiki” olarak Türkiye’yi yıllarca yöneten Menderes ve Özal iktidarları ne olacak?

özal

NY Times, 9.11.1983: “Turgut Özal, Kapitalizmin Türk Müttefiki”

İkinci olarak, iç siyasette “dış destek” arayışı, hainlikten çok acizlikten kaynaklanır. Aslında Türkiye’de bu hakikati bugün en iyi bilmesi gerekenler muhafazakarlardır. Zira Cumhuriyet dönemi boyunca, muhafazakar sağ iktidarlar, Kemalist rejimin kendilerinden esirgediği meşruiyet ve desteği “dışarıdan” telafi etmeye yönelmiş ve iktidarlarını “dış destek” ile ayakta tutmuşlardır. Bir diğer ifadesiyle, muhafazakar hükümetlerin “iç güçsüzlüğü” onları “dış güçler”e mahkum etmiştir. Hakan Yavuz’un 2003 yılındaki bir yazısından aldığım aşağıdaki alıntı meseleyi aydınlatabilir belki:

Hükümet ABD’siz ayakta duramaz. Aslında bu kaçınılmazdır. Türkiye’de sağcı (yani muhafazakâr Müslüman) partilerin hükümet olmalarının başka şansı yok… Hükümetlerin Kemalist sistemin endişe ve kaygılarını yenmek için dışarının uzattığı meşruiyet şemsiyesinin altına girmekten başka çareleri yok. Bu elde edilen meşruiyet karşılığında sağcı hükümetler (içerdeki retoriğe rağmen) her zaman dış politikada teslimiyetçi olmuşlardır. AKP’nin bugüne kadar izlediği politika bu ana eksende gelişiyor… Türkiye’nin bugünkü koşullarda bağımsız (kendi çıkarlarına uygun) bir dış politika izlemesi mümkün değildir. Nedenleri ise çok açık: Ekonomik yapısı, dışarıya son derece bağımlı olan savunma teknolojisi ve halkı “terbiye” etmek için ayakta tutulan devlet ideolojisi. Özellikle hükümetler ile devlet arasındaki gerilim seçilmişleri dışarıdan ek destek aramaya itiyor ve bu durum ister istemez dış politikayı etkiliyor. Bu durumdan kurtulmanın yolu, devlet ile hükümet arasındaki farkın en aza indirgenmesi ve devletin toplumsal taleplere göre yeniden şekillenmesidir. Kısacası, devlet yapısının demokratikleşmesi ve seçilmemişlerin seçilmişlere tabi kılınmasıdır. Bu, seçilen hükümetleri dış destek aramaktan kurtaracaktır.”

Yavuz’un 10 yıl önceki dilekleri kısmen gerçekleşti. Kemalist vesayetin geriletilmesi sonucunda muhafazakar sağın tarihsel “dış destek” zorunluluğu hafifledi. Çoğunluğa -hükümet olmanın ötesinde- iktidar olma yolunun da açıldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz artık ve bu yüzden de iktidarlar için “dış destek” bir beka meselesi değil. Şimdi, AKP’ye düşen görev, kendi siyasal geleneklerinin yıllarca üzerlerinde hissettikleri bu yükü azınlığın üzerinden de kaldırmak ve çoğulcu, katılımcı ve insan haklarına dayalı bir demokrasi inşa ederek Türkiye’nin çoğunlukçu ve yarı-özgür sisteminin “iç güçsüzleri”ni özgürlükleri ve bekaları adına “dış destek” arayışına girmekten kurtarmaktır. “İç güçsüzler”in “dış güçler”den destek arayışı, her şeyden çok demokrasi eksikliği sebebiyledir; ve tam da bu yüzden, demokratikleşme aynı zamanda bir bağımsızlık mücadelesidir.
Reklamlar

2 comments on “Gezi Parkı: “Dış Güçler” vs. “İç Güçsüzler”

  1. merhaba Hocam,
    konu ile ilgili olarak benzer düşüncelere sahip olduğum için yazdıklarınıza dair herhangi birşey söylemeyeceğim. hazır siz konuyla ilgili yazı yazmışken benim sormak istediğim iki soru var. gösterilerin daha başında genel anlamda Batılı ülkelerin bu kadar yakın ilgi göstermelerini nasıl yorumlamak lazımdır? bir ikincisi iktidara gelişinde AK Partiye destek verdiğini ifade ettiğiniz ABD’nin bu noktada politikasında bir değişikliğe gittiğini söylemek mümkün müdür? öyleyse neden?

    • Merhaba Kadir hocam,

      Açıkçası ben bu iki sualin gerçekliği konusunda şüpheliyim. Türkiye Avrupa’nın bir parçası ve AB’nin de adayı. Batı’nın yakın ilgi göstermesi bana çok özel bir muamele gibi gelmiyor bu yüzden. Hatırlarsan iki sene evvel 2011 seçimlerinde de The Economist dergisi Erdoğan’ın otoriterleşmesine vurgu yapmış ve muhalefete oy verilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Bu sebeple, mevcut ilgi ve endişenin yeni ve özel bir politika olduğunu düşünmüyorum.

      ABD’nin politika değişikliğine gittiğini de düşünmüyorum. Kerry’nin ve Büyükelçi’nin açıklamaları hem “ortaya karışık” şeklinde dengeli açıklamalardı hem de 1-2 senedir devam eden (özellikle de tutuklu gazeteciler mevzuundaki) hassasiyetin paralelinde idi. Yani belirgin bir kırılma görmüyorum ABD politikasında (en azından şimdilik).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s