Kutuplaşmış Bir Ülkede Barışa Yol Bulmak

Birbirinizle çekişmeyin; yoksa gücünüz düşer, devletiniz elden gider.” (Enfal, 46)

Meşhur fıkradır. Temel ölmüş ve yolu cehenneme düşmüş. Cehennemde her milletin ayrı bir çukuru varmış ve her çukurun başında da bir zebani duruyormuş. Çukurdan çıkmaya çalışanları zebaniler mızraklarıyla geri düşürüyorlarmış. Sadece Türkler’in başında zebani yokmuş. Temel merak edip sormuş: “Neden Türkler’in başında zebani bulunmuyor?” Baş zebaninin ibretlik cevabı şu olmuş: “Gerek yok, zaten onlardan biri çıkmaya çalışırsa, diğerleri onu çekip geri düşürüyor.

Fıkra hayal ürünü. Ama gerçeklikten tamamen uzak diyebilir miyiz? Maalesef biz Türkler, toplumsal birlik ve güven konusunda en geriden gelen milletlerden biriyiz. Ve bu, sübjektif bir değerlendirme değil; güvenilir anketler ve akademik çalışmaların ortaya koyduğu hazin bir gerçek. Toplumsal güvensizliğin ve kutuplaşmanın zirvede olduğu ülkemizde, siyaset de araçlar üzerinden değil niyetler üzerinden yapılıyor. Türkiye’de rakip siyasal partiler ülkenin iyiliğini isteyen fakat bunun hangi meşru yol ve araçlarla yapılacağı konusunda sizin partinizden ayrılan gruplar olarak değil, ya “emperyalizmin uşağı/işbirlikçisi” ya “bölücü” ya “rejim düşmanı” ya da “darbeci” olarak görülüyor ve bu partilerin savundukları/kullandıkları araçların değil bizatihi niyetlerinin bozuk olduğuna hükmediliyor. Bu yüzden de birbirimizin başarılarını ve olumlu çabalarını çekemiyor ve hemen hepsinin arkasında bir bit yeniği arıyoruz.

Bu marazi halimizin en ciddi sonuçlarından biri, geniş bir toplumsal uzlaşı gerektiren kronik sorunlarımızı çözecek eşiğe bir türlü erişemememizdir. Bu sonucun en güncel ve yakıcı yansımasıysa Kürt meselesinin aldığı içinden çıkılmaz durumdur. Kürt meselesinin -ve artık onun bölünmez bir parçası haline gelmiş PKK’nın silahsızlanmasının– çözüm yolu bir muamma değildir. Gerek Türkiye Kürtlerinin talepleri gerekse başarılı Avrupa çözümlerindeki yol haritaları yeterince nettir. Fakat bizim bu ‘malum’ çözüme ulaşmamızın önünde iki temel engel bulunmaktadır. Birincisi, genel olarak Türklerin özel olarak da Türk siyasetçilerin çoğunluğu, Türkiye Kürtlerinin (özellikle de “bölge”de yaşayanların) siyasal taleplerine olumsuz bakmakta ve bu yüzden de çözüm noktasından çok uzakta durmaktadır (Bkz: Aşağıdaki Konda grafiği). Kürt meselemizin kalıcı bir şekilde çözülebilmesi için, artık yeterince belirginleşmiş olan siyasal çözüm noktası ile Türk siyaseti arasındaki bu mesafe kapanmak zorundadır. 

Fakat tam da burada ikinci -ve bu yazının konusu olan- engel devreye girmektedir. Türk siyasetinde ne zaman bir parti Kürtlerin taleplerine ve çözüm noktasına yaklaşma konusunda ciddi bir adım atsa, diğer partiler tarafından şiddetli bir karalama kampanyasına tabi tutulmakta ve bu yüzden de eninde sonunda “açılım”dan geri adım atmaktadır. 2009 yılında AKP, TRT Şeş’in açılması ve PKKlıların kademeli olarak ülkeye dönüşü gibi ciddi ve cesur adımları içeren bir “açılım” başlatmıştı. (Sonradan öğrendik ki bu süreç PKK ile doğrudan müzakereleri de içeriyormuş). AKP’nin bu önemli açılımı muhalefet partileri tarafından “bölücülük” ve “taviz” olarak görülmüş ve karalanmıştı. CHP lideri Deniz Baykal açılımı “AKP-DTP-PKK projesi” olarak nitelemiş, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol ise açılımı yapan AKP’yi “ulusal birliği ve bütünlüğü tehlikeye sokmakla” suçlamıştı.

Son bir yıldır ise siyasetin değil ama rollerin değiştiği bir Türkiye var karşımızda. Hem AKP’nin muktedirleşmesi ve bunun sonucunda da milliyetçi/devletçi bir çizgiye kayması, hem de Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği ile CHP’nin “yeni” bir ivme yakalaması, 2011 sonrasında Kürt meselesinde ‘açılımcı’ hamleleri bu sefer CHP kanadında görmemize sebep oldu. Ve bu sefer de AKPli siyasetçiler CHP’yi ‘bölücülük’ yapmakla suçladı. CHP lideri Kılıçdaroğlu Haziran 2011’deki Hakkâri mitinginde (zaten her demokratın eleştirdiği) KCK operasyonlarını eleştirdi ve (zaten her demokrat ülkede var olan) yerel yönetim özerkliğini desteklediğini söyledi. Başbakan Erdoğan CHP’nin BDP tabanıyla yakınlaşmasını eleştirmekte gecikmedi. Üç sene önce kendi partisi BDP ile yakınlaştığında CHP tarafından “Görüşme Kandil’le” şeklinde eleştirilen Başbakan Erdoğan, bu sefer kendisi CHP-BDP yakınlaşmasını “Silivri-Kandil tezgâhı” olarak nitelendirdi ve CHP’nin Hakkâri mitinginde Türk bayraklarının olmayışı üzerinden sıradan bir “bayrak siyaseti” yaptı.

Geçtiğimiz hafta CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün serbest bırakılma sonrasında yaptığı açıklamalara ve Kemal Kılıçdaroğlu, Binnaz Toprak ve Rıza Türmen gibi CHPlilerin Aygün’e verdiği desteğe yönelik AKPlilerin verdiği tepkilerde bu dramı tekrar gözlemledik. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere AKPli milletvekilleri CHP’yi “BDPlileşmekle” suçlarken, başından itibaren “yeni CHP”yi yeterince “yeni” olmamakla suçlayan muhafazakâr medya da Aygün’ü “yeni CHP”nin içindeki “eski”lere şikayet edercesine haberler yaptı… Roller değişmişti ama siyaset aynıydı: açılım yapan bir kesim, ve onu eteklerinden geriye çeken diğeri. Oslo görüşmelerinde PKK temsilcileriyle samimi bir dille konuşan ve Abdullah Öcalan’a “Sayın Öcalan” ve “önderlik” şeklinde atıf yapan Başbakanlık temsilcisi Hakan Fidan’ı -haklı olarak- sonuna kadar savunan Başbakan Erdoğan’ın, Aygün’ün PKKlı gençlere ‘terörist’ değil de “genç arkadaşlar” ve “saygılı çocuklar” olarak atıf yapmasını “BDPlileşmek” olarak yorumlaması, yazının başında bahsettiğim marazi siyasi psikolojimizden kaynaklanmaktaydı.

İşin tuhafı şu ki, eninde sonunda bir gün barış olduğunda, bu, Oslo’da Fidan’ın Tunceli’de de Aygün’ün kullandıkları dille mümkün olacaktır ve bunu Türkiye’deki tüm akl-ı selim siyasetçiler bilmektedir. Oslo görüşmelerinin basına sızması sonrasında muhalefetten gelen sert tepkilere Meclis Başkanı Cemil Çiçek “İngiltere, İspanya ne yaptıysa o yapılıyor” şeklinde bir cevap vermişti. Dolayısıyla, Türk siyaseti, hem başarılı Avrupa örneklerinde ne yapıldığını hem de etnik terörün sonlanması için ne yapılması gerektiğini oldukça net bilmektedir. Dahası, bu bilgi/bilinç yeni bir şey bile değildir. Geçen hafta Taraf’ın sürmanşet haberinden öğrendiğimiz üzere, Başbakan Erdoğan aşağıdaki saptamaları bundan tam 21 sene önce yapabilmiştir:

“Bugün ‘Doğu’ veya ‘Güneydoğu Sorunu’ olarak adlandırılan sorun, aslında bir ‘Kürt Sorunu’dur… Bugün Doğu ve Güneydoğu olarak adlandırılan bölgeler, tarihin en eski devirlerinde ‘Kürdistan’ olarak adlandırılan coğrafyanın içinde yer alan bölgelerdir… Türkiye’de Kürt kimliğinin tanınması ve Kürt kültürünün geliştirilmesi için engelleyici tüm yasaların kaldırılması, Türkiye’de dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini savunmak [gerekir]… Yerel parlamentoların oluşturulması ve merkezî devletin küçülmesi Türkiye’de tam demokrasinin yerleşmesi için atılacak önemli adımlardır…”

Fakat ne yazık ki Türk siyasetinin niyet okuma ve kutuplaşma üzerine inşa edilen doğası, bu bilincin pratiğe dökülmesine izin vermemektedir. İspanya’nın özgürlükçü ve adem-i merkeziyetçi 1978 anayasası İspanya halkının yüzde 88 gibi ezici bir çoğunluğu tarafından onaylanmış ve Bask/ETA sorununun çözümü için diyalogu, özerkliği ve silahsız siyaseti vurgulayan 1988’deki Ajuria Enea anlaşması İspanyol Meclisi’ndeki ulusal partilerin tamamı tarafından desteklenmişken; Türkiye’de ne halk ne de siyasi partiler arasında böyle bir uzlaşı mümkün olmamaktadır…

Ve bu yüzden de biz, tam da ilahi beyandaki gibi, zayıf düşüyor ve devletimizi yitiriyoruz…

Reklamlar

12 comments on “Kutuplaşmış Bir Ülkede Barışa Yol Bulmak

  1. çok açık ve anlaşılır bir resim çizmişsiniz ancak pkk nın çözüme yanaşacagını zannetmiyorum çünkü ürgütün terorden başka hiç bir güçü yok kimse var olan gücünden vazgeçmek istemez.

    • Samet,
      PKK Kürt meselesinin bir sonucu ve uzantısıdır. Kürtleri tatmin eden bir çözüm, şiddetin varlık sebebini ve toplumsal meşruiyetini ortadan kaldırır ve PKK’yı da (en azından uzun vadede) yok olmaya mahkum eder. Şu yazıma bakabilirsin:
      https://fekmekci.wordpress.com/2011/09/20/kurt-meselesi-fanteziler-uzerine-yeniden/

      PKK’nın gücü terörü aşar. Hem Türkiye’de hem de bölgede Kürtler arasında önemli bir yumuşak gücü var PKK’nın. Senin tespitinin şöyle bir önemi var yine de. PKK’nın üst kadrosuna mevcut güç ve yetkilerine yakın bir güç/yetki imkanı tanımayan çözümler, silahların susmasını uzatırlar. Bu yüzden zaten “genel af” ve “legal siyasete katılım” gerçek bir çözümün olmazsa olmazlarıdır.

  2. sayın hocam;

    Fakat tam da burada ikinci -ve bu yazının konusu olan- engel devreye girmektedir. Türk siyasetinde ne zaman bir parti Kürtlerin taleplerine ve çözüm noktasına yaklaşma konusunda ciddi bir adım atsa, diğer partiler tarafından şiddetli bir karalama kampanyasına tabi tutulmakta ve bu yüzden de eninde sonunda “açılım”dan geri adım atmaktadır. demektesiniz. o zaman size sorarım eğer gerçekten bu konuda hükümet ciddiyet içerisinde ve başka çıkarları olmasızın gerçekten hak ile davranmış olsaydı bu konuda onlarda karalama kampanyasına girermiydi? Hem hükümet açılım derken önce PKK açılım sonra Kürt Açılım dahada sonra Demokratik açılım dedi.! fakat yıllarca bunun üzerinde ciddi bir bilgi vermedi, atılacak adımların neler olduğunu ne halk ile ne de siyasi iradelerle tartıştı. dahası olaylar ortaya çıktıktan sonra (osla görüşmeleri gibi) üzerini kapamaya çalışarak insanlar üzerinde kuşku bıraktı. evet osmanlı zamanında da kürdistan diye adlandırılan bir bölge vardı lakin o zaman bu bölge vardı diye şimdi de var olmak zorunda mı? PKK , Smaet inde dediği gibi bu gücünü bırakmak istemez, sizin dediğiniz gibi PKK bölgede bir güce sahip bu güç yumuşak mı orası tartışılır, ama öcalanın öldürdüğü insanlar katlettiği bebelerin çoğunluğu hemde büyük çoğunluğu Kürt kökenli değil midir? eğer bu örgüt gerçekten Kürtleri düşünse demekratik olsa neden böyle bir baskı böyle bir zulüm yapsın ki? yazmış olduğunuz fıkranın elbette gerçeklik payı var lakin eğer bir Türk tırmandığında bir tanesi daha destek verse yada destek vermesini engelleyip ortalığı karıştırmasalar o zebaniler orada onları engelleyebilir mi? neticede biliyorsunuz ki Çin kaynaklarında da 3 Türk bir araya gelirse devlet kurar diye kayıtlar mevcutmuş. şüphe yok ne Türk ün Kürde nede Kürdün Türk e bir üztünlüğü yok. illaki bu konu özerklik genel af ve anadilde eğitim ile mi çözülebilir? Hem bugün ETA ya da İRA da uygulanan çözümler konuşulmakta lakin onların durumu bizimle ne kadar uyumlu bu bile kesin değil ki nasıl olurda onları örnek alarak çözüm üretebiliriz? bugün Fransa’ya demokratik diyorsunuz akademisyenler olarak; onların cezayirde ya da Fransa’nın güneyinde yapmış oldukları asimilasyon proğramlarının şiddetini kimse bilmiden mi onlara demokratik diyorlar ya da İspanya’nın engizisyon Mahkemelerindeki kararları vb… bunları bilmeden mi akademisyenlerimiz bizlere örenkler veriyor? biz devlet olarak çokta sütten çıkma ak kaşık değilsek bile milli birlik ve bütünlüğün dediğiniz yollarla sağlanacağınıda dşünmemekteyiz. bu ister şuan ki hükümet olsun ister en faşist hükümet olsun isterse en liberal , komisnist hükümet olsun, bu partiler iktidardan önce konuşuyorlar lakin hükümete gelmek bambaşka bir olay demekki dedikerlerini gerçekleştiremiyorlar. kanaatim şuan ki hükümet reise de kabilesi de bu konunun öyle çözülmeye kalktığında olayların çıkacağını biliyorlardır. en basit örnek; sayın davutoğlu’nun kitabındaki politikaları ile uyguladıkları neredeyse zıt konumda demekki işin içine girince değişen birşeyler var…

    • Murat,
      Çok fazla düşünceyi ve suçlamayı bir arada yazmış ve pek çok şeyi karıştırmışsın.
      Üç noktaya cevap vereyim kısaca.
      – Kürt meselesi illaki ‘şöyle’ çözülecek diye bir durum yok; ama Kürtlerin çoğunluğunu tatmin etmeyecek bir şekilde çözülemeyeceği de kesin. Bugün Kürtlerin büyük çoğunluğunun ne istediği de, bu istenenlerin dünyanın geldiği noktada meşru talep ve haklar olarak addedildiği de yeterince net. Kafamızı gereksiz yere karıştırmanın bir yararı yok bence.
      – İspanya’nın ya da Fransa’nın tarihte ne barbarlıklar yaptıklarının konumuzla alakası yok. Kıyaslamaları günümüz uygulamalarıyla yapmalıyız.
      – Bilimin temeli kıyastır. Bu yüzden de IRA ve ETA örnekleri çok değerlidir. Bizim sorunumuzla farklılıkları vardır elbette; ama özleri itibariyle aynıdır…
      Selamlar,

  3. Devletimizi yitiriyoruz lafı başka bir darb-ı meseli hatıra getiriyor. ”Tanrı bir kavmi yok etmeye karar vermişse, önce o kavmin yöneticilerinin akıllarını başlarından alırmış.” Sayın Ekmekçi’nin tespitleri çok isabetli. Türk siyasetine hakim olan bu sakim zihniyet ve davranış kültürü Kürt sorunumuzun çözümlenmesini çok geciktirdi ve çok kötü oldu. Şimdi denkleme, Ortadoğu’daki gelişmelerin ve iktidarın Suriye politikasının etkisiyle yepyeni faktörler girdi. Arap dünyasındaki altüst oluş, İsrail, ABD ve genelde Batı aleyhtarı rejimlerin iş başına gelmesi noktasına gidebilir. İsrail’i haritadan silme planını sık sık tekrarlayan ve nükleer silah peşinde koşan bir İran var… Ve bir Kürt Baharından söz edilmeye başlandı. Manzarayı umumiye böyleyken ateşlenecek bir Kürt Baharı’nın Batı’nın, ABD’nin ve İsrail’in desteğine mazhar olacağını düşünmek yanlış mı olur? Ve buna gösterilecek tepkilerin yol açacağı sonuçlar…Mesela, eski Yugoslavya’nın durumuna düşmüş bir Türkiye? Bunun aşırı derecede kötümser ve hayali bir tablo olduğu söylenebilir. Umarım öyledir.

    • Sayın Ünsal,
      Katkınız için çok teşekkür ederim,
      Hem bölgedeki gidişat hem de bizim bu gidişata tesirimiz konusunda sizin en sonda çizdiğiniz tablo kadar karamsar olmasam da, iyimserlik için bir ışık da göremiyorum maalesef.
      Ben ABD’nin Türkiye’de bir “Kürt Baharı”nı desteklemekten çok “Demokles’in kılıcı” olarak kullanmayı tercih edeceğini düşünüyorum. Nasıl ki Sovyet tehdidi Türkiye’yi Amerika’nın “sözünü dinlemeye” itmişse, ABD’nin “Kürt Baharı” ve Kürt bağımsızlığını destekleme ‘ihtimali’ de Türkiye’yi ABD’nin sözünden çıkmamaya mahkum eder. Bu yüzden de, Kürtlerin “gönüllü birlikteliğini” kazanamamış bir Türkiye, ABD’nin esiri olmaya/kalmaya mahkum olur…
      Şunu anlamalı artık Türkiye: Kosova’nın bağımsızlığına ICJ dahil kimsenin itiraz etmediği bir dünyada, Kürt illerini uzun vadede Türkiye sınırları içinde tutmanın iki yolu vardır: 1) Kürtlerin gönüllerini kazanmak 2) Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ABD için değerli kılacak kadar ABD’ye tavizler vermek…
      Bu yüzden, Kürt meselesi, Kürtler kadar biz Türklerin de özgürlük meselesidir bence.

      • Yorumumda denkleme yepyeni faktörler girdi lafından sonra söylediklerim, Milliyetçilik ve Osmanlıcılık sarmalına girmiş bir Türkiye’nin Kürt Baharına çok sert tepki vereceği tahminine dayalıdır. Bu takdirde uygar dünya eski Yugoslavya’ya uyguladığı muameleyi uygulamak zorunda kalabilir ve Kürt Baharı bağlamında işaret ettiğim gelişmelerle karşılaşabiliriz.

        • Maalesef ihtimal dışı değil. Suriye’ye müdahale durumunda daha da muhtemel hala gelir sanırım.
          Allah en kötü ihtimalden kendimizi sakındıracak aklı esirgemesin bizlerden!

  4. örnek verilen örgütlerde Avrupa Birliği yapısı gereği adı gecen örgütlerin fes edilmesi ve Avrupadaki ortamın kargaşadan arındırılması gerekiyordu. Bu sebeble bu terör örgütlerinin terörü bırakması kolaylaşmıştır. Ancak Türkiye’ye baktığımızda bu mümkün görünmüyor hatta terörün biri bitse başka biri hortlamaya çok müsait. terör Türkiye’nin manevra kabiliyetini zayıflatmak için uluslararası güç odaklarının vazgeçilmez bir aracıdır. Bu sebeple Avrupadaki örneklerinde olduğu kadar kolay bir çözüm Türkiyede olması söylediğinizde bizi de heyecanlandıran güzel bir hayal hocam diğer yazınızı da okudum oda çok güzel derslerinize giremesek de artık yazılarınızdan ders almaya çalışıyoruz
    saygılar 🙂

    • Samet,
      1980’lerde ETA meselesinde Fransa’nın, IRA meselesinde de ABD’nin yaklaşımı hiç de sorun-çözücü değildi. Onlar-biz şeklindeki analizine çok katılmıyorum bu yüzden…
      Ama diyelim ki haklısın ve bizim meselemizi çözmek daha zor. O zaman benim bu makalede altını çizdiğim kutuplaşma meselesi daha da önemli bir sorun olmaz mı? Eğer başkaları bize yardım etmeyecekse, bizim birbirimize daha fazla yardım etmemiz gerekmez mi?
      Türkiye’deki terörün çözümünün daha zor olduğunu düşünüyorsak, bu düşünce bizi “bu terör nasıl olsa bitmez” şeklinde bir umutsuzluğa ve duyarsızlığa değil, daha fazla çaba ve dayanışma göstermeye itmeli bence.
      Selamlar, 😉

  5. Ülkemizde sadece kendi çıkarını düşünen başa geldiğinde bile ülkeye hizmet amacıyla görevini yapmayan insanlar var olduğu sürece Pkk nın silah bırakması veya Kürt sorunun öyle yada böyle çözüme ulaşması kesin bir sonuç olmayacaktır diye düşünüyorum. Benim düşünceme göre şuanda öyle bir kıskaçtayız ki Pkk bizim için asla çözülemeyecek bir sorun olarak varlığını sürdürmeye devam edecek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s