Olimpiyat notları: İyi olan kazandı!

1. Olimpiyatları ve atletizmi çok önemsediğimi söyleyemem. Vaktiyle Ahmet Turan Alkan hocamızın yaptığı yarı-mizahi tespitlerin çoğuna katılıyorum… Hele ki bizim gibi çok daha temel ve acil sorunları olan bir ülke olunca, Olimpiyat kaybı pek bir “kayıp” olmuyor. Türkiye’de 2020’de anadillerde eğitim yapılsın, başörtüsü kamuda serbest olsun, zorunlu askerlik ve din dersi kalksın, tersanelerde ve madenlerde işçilerimiz ölmesin; varsın Olimpiyatlar da Tokyo’da olsun. 

2. Başından beri, Olimpiyat oylamasını Türkiye’nin ve hükümetin geleceğine yönelik uluslararası sistem ve piyasaların yaptığı bir güven oylaması olarak da gördüm. Zaten Olimpiyat komitesinin bazı üyeleri de bu konudaki çekincelerini karar sonrasında not etti. Öyle görünüyor ki, içerdeki otoriterleşme ile çevremizdeki istikrarsızlaşma, Türkiye’ye yönelik olumsuz görüşün daha baskın olmasına katkı yapmış.

3. Olimpiyatların Tokyo dururken İstanbul’a verilmesi benim için büyük bir sürpriz olurdu. Gerek genel yaşanabilirlik ve ulaşım gibi fiziksel koşullarda, gerekse sporculuk ve spor ahlakı gibi profesyonel parametrelerde Japonya Türkiye’nin çok önünde giden bir ülke.  (Atletizmdeki doping teşhis oranlarında Türkiye 51’e (yazıyla elli bir) karşı 0 (yazıyla sıfır) ile önde gidiyor mesela). Kabul etmesi zor belki; ama iyi olan kazandı!

4. 34 yıllık hayatımda maalesef bu ülkede sporculuk’un değil skorculuk’un daha önemli olduğunu gördüm. Bu ülke, bu yüzden de Olimpiyatları hak etmiyor. Evet, buz gibi bir gerçek bu. Olimpiyatları kaybettiğimiz için sevinmiyorum elbette, ama üzülmüyorum da. Üzüldüğüm şey, Olimpiyatları hak edecek bir yaşam ve spor anlayışına sahip olmamamız. (Ben Olimpiyat Komitesinin yerinde olsam, mesela, kaybedince şu lafları eden vekilleri olan bir ülkeyi bir daha aday bile yapmam).

5. Tüm bunlar varken, yani Japonya bariz bir şekilde İstanbul’dan daha fazla hak ediyorken, “Müslüman olduğumuz için bize vermediler” şikâyeti çocuksu bir savunma refleksinden öteye gidemiyor. Fakat illa işi “Müslümanlık”a ve ayrımcılığa bağlayacaksak, şöyle işe yarar bir sorgulama yapsak iyi olur. Türkiye’de son yıllarda kaç Alevi kaymakam ve vali atandı ki, dönüp dünyaya “Olimpiyatları Müslüman olduğumuz için vermediler” şikâyeti yapıyoruz? İçerde, tüm önemli makamları “kendinden” olanlara dağıtanların, dışardaki payelerin kimlikten bağımsız dağıtılmamasından şikayet etmeye hakları var mıdır?

6. Bugün Türkiye’nin önemli bir kesimi Olimpiyatların Tokyo’ya gitmesine “seviniyorsa”, hükümet yetkilileri bundan bir “vatan hainliği” retoriği çıkaracağına bu durumun bir muhasebesine girişmeli. Zira işin kökeninde, iktidar ve muhalefetiyle tüm Türkiye’yi kapsayan “bölünmüşlüğümüz” var. Türkiye dünyada toplumsal güvenin en az olduğu ülkelerden biri ve kelimenin tam anlamıyla bir “bölünmüş” ülke. Bu bölünmüşlüğün en sorunlu sonuçlarından biri de grupların birbirlerinin başarılarını ve olumlu çabalarını çekememesi ve hemen hepsinin arkasında bir bit yeniği araması. Türkiye’deki belirli grupların Olimpiyatların Tokyo’ya gitmesine sevinmesinin ardında da bu toplumsal bölünmüşlük ve bunun sebep olduğu niyet siyaseti yatıyor. Fakat aynı toplumsal bölünmüşlük ve “niyet siyaseti”dir ki AKP’yi Ankara ve İstanbul metrosunu finanse ederken İzmir metrosunu kendi haline bırakmaya, CHP Kürt meselesinde adım attığında onu paçasından çekmeye ya da Kılıçdaroğlu bedelli askerlik önerisi yaptığında şiddetle karşı çıkıp 6 ay sonra bedelli askerlik kanunu geçirmeye itiyor. “CHP’den gelen Allah’tan gelsin” anlayışı o kadar yerleşiyor ki, kendi önerilerini CHP önerisi zannettiklerinde otomatikman ret oyu veriyor AKP milletvekilleri…

7. Ben Olimpiyatların Tokyo’ya gitmesine “sevinmedim”, ama sevinenleri anlıyorum ve garipsemiyorum. Bu sevincin ardında, hükümet çevrelerinin ileri sürdüğü gibi bir “vatan sevgisi azlığı” yok, genel toplumsal bölünmüşlüğümüzün üzerine eklenmiş bir “Türkiye’deki baskı ve zulmün uluslararası camiaca onaylanma endişesi” var. Bu endişenin doğruluğu, Türkiye’nin gittikçe otoriterliğe kaydığı, ya da Başbakan Erdoğan’a yönelik kaygı ve ithamlar tartışmalıdır elbette. Ama olaylar, hakikatler kadar algıların gölgesinde de cereyan eder. Türklerin büyük bir kısmı Olimpiyat oylamasını tam da Kerem Altan‘ın ifade ettiği endişeyle izledi ve Tokyo kazanınca da bu yüzden derin bir oh çekti. Ve bence Türkiye’nin refahı, ucuz bir “vatan hainliği” edebiyatından değil, muhafazakarların bu endişeyle empati kurabilmesinden geçiyor.

“Erdoğan kazansaydı kendisinin verdiği emirle insanların öldürülmesi ödüllendirilmiş olacaktı. Kendi halkına reva gördüğü zulme alkış tutulmuş olacaktı. İnsanlarını göz göre göre büyük acıların yaşanacağı bir savaşa sokmaya çalışması aferin alacaktı. Roboski’de hayatını kaybedenlerin kemikleri bir defa daha sızlayacaktı. İşte tüm bunlara dünyanın göz yummamasına, “izin vermemesine” ve Olimpiyatlar’ın bugünkü Türkiye’ye gelmemesine emin olun ki bir Japon’dan daha fazla sevindim. İstanbul ya da Türkiye kaybettiği için değil, bütün bunlara rağmen hiçbir zaman kaybetmeyeceğini düşünen Erdoğan kaybettiği için sevindim.” (Kerem Altan, T24, 11.9.2013)

8. Bu endişelerin üzerine bir etkeni de ben eklemek isterim. Türkiye, yanlış ve dengesiz bir sorumluluk ahlakı ile yönetiliyor. Hükümet, kendi dönemindeki tüm kolektif başarıları kendi hanesine yazarken, tüm başarısızlıkları muhalefetin ve dış düşmanların üzerine yıkıyor. Bu durumsa kaçınılmaz olarak muhalefette bir direnç oluşturuyor. Yapılan her şeyi “Biz yaptık!”, yapılmayan her şeyi de “Sizin yüzünüzden oldu!” şeklinde algılayan ben-merkezli ve tezkiyeci bir yönetim zihniyetinden kurtulmamız gerekiyor. Mevcut toplumsal bölünmüşlük ortamında, yöneticilerimiz her kolektif başarıdan sürekli siyasi rant devşirmeye çalışırsa, muhalif gruplar da bu “prim yağması”na karşı durur bir zaman sonra. 

9. Evet, millet olmak, kederde ve sevinçte birlik olmayı da gerektirir, en azından zaman zaman. Ama Türkiye halihazırda bu birliği imkânsız kılacak kadar bölünmüş bir toplumdur. Bizi bölen şey, Gülay Göktürk’ün zannettiği gibi basitçe “Beyaz Türklerin iktidar hırsı” değildir; biz zaten bölünmüş bir toplumuz. Kendi grubumuzu “vatan sevdalıları” karşımızdakileri de “vatan hainleri” olarak görmekten acilen uzaklaşıp, bölünmüşlüğü hafifletecek bir dil, kültür ve siyaset inşa edemediğimiz sürece de öyle kalacağız. Bu ise, referandumda “evet” demeyenleri toptan “darbeci”, Gezi Parkı eylemlerine katılanları toptan “çapulcu” olarak niteleyerek başarılacak bir şey değildir…

Reklamlar
By fekmekci

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s