24 Nisan ve “Ahlak Zehirlenmesi”

“Yuva yıkanın yuvası olmaz” demişler. Modern dünyanın bir türlü huzura erememesinin önemli nedenlerinden biri de bu olsa gerek. Zira modern dünyanın yapı taşları olan ulus-devletlerin hemen hepsi “yıkılan yuvalar”ın üzerine kurulmuştur. Genelde Türkiye Cumhuriyeti’nin, özelde de Türkiye Kürtleri’nin son 90 senedir yaşadığı sıkıntılara bir de bu perspektiften bakmak gerekir…

Bir ulus-devlet diyalektiği olan “yuva yıkarak yuva yapma”nın belki de en ironiği, 23 Nisan ile 24 Nisan’ı peş peşe idrak eden biz Anadolululara ait.

Dün 24 Nisan idi. Ermeniler tarafından, yuvalarını yıkan “büyük felaket”in başlangıç günü olarak addedilen ve anılan gün. (Dış İşleri Bakanımızın ise talihsiz bir şekilde “Bizim için 23 Nisan’dan farksız” diye atıf yaptığı gün.)

1915’in daha iyi anlaşılmasına vesile olabileceği ve Türk-Ermeni dostluğuna bir katkı yapabileceği düşüncesiyle, bu hafta Ahmet Turan Alkan’ın geçen sene yazdığı “Ahlak Zehirlenmesi” yazısını aynen yayınlayacağım. Alkan’ın yazısı, “Soykırım mı değil mi?” tartışmasının tuzaklarına düşmeden, 1915’i tarihsel bağlamı ve insani boyutuyla ele alabilen son yıllardaki en iyi yazıydı bence. (Yazıdaki vurgular bana ait)

“Ahlak Zehirlenmesi”

Ahmet Turan Alkan, Zaman, 25 Nisan 2012

Ermeni meselesi, 1915 senesinde âniden çıkmadı; evveliyatı vardır ve ayrıntısı çoktur, özetleyelim: 1878’de imzalanan Berlin anlaşması, Osmanlı hükümetini, yoğun Ermeni nüfus barındıran vilayetlerde (Vilayât-ı Sitte; yani, o günkü vilayet nizamnamesine göre Diyarbekir, Ma’muretülaziz, Van, Bitlis, Erzurum ve Sivas; bu altı vilayet bugün 30 civarında ili kapsar) mahalli reformlar yapmak ve Ermeni ahaliyi muhtemel mahalli saldırılara karşı korumakla yükümlü tutuyor, uygulamayı büyük Batılı devletlerin gözlemci sıfatıyla takib edeceklerini öngörüyordu.

Vaadedilen reformların o günün maddi şartları çerçevesinde Batılı gözlemcileri tatmin edecek seviyede uygulanamadığı açıktır. 1895 yılında, tarihimize “Ermeni Patırtısı” adıyla geçen kalkışma hareketleri başladı; isyancı Ermeniler 6 vilayetin genel valilik haline gelmesini, mali özerklik kazanmasını, Hamidiye alaylarının dağıtılmasını ve silah taşıma serbestîsi istiyorlardı. İsyan, yer yer sivillerin de karıştığı karşı eylemlerle söndürülürken önemli miktarda kan döküldü. ABD’nin Anadolu’da görev yapan konsoloslarından Milo Jewett, hükümetine reform planı uygulanmaya başladığından bu yana üç bin Ermeni’nin öldürüldüğünü yazmış ve şunları ilave etmişti: “Buradaki olaylarla Maraş ve Zeytun’dakiler arasında hiçbir benzerlik yok. Orada, Ermeniler, hükümete ve bölgedeki adaletsizliğe karşı silahlanmıştı. Burada ve yüzlerce Hıristiyan köyünde Türkler çaresiz ve karşı koymayan insanlara saldırdı ve onları öldürdü. Elbette Türk resmi haberleri bunun daha farklı görünmesini sağlıyor.”

“Patırtı” bir yıl kadar sürdü ve yatışmış gibi göründü ama Osmanlı hükümetlerinin, Ermeni reformu bahane edilerek “Düvel-i muazzama” tarafından Anadolu’nun üçte birinde Yunanistan, Sırbistan, Girit’e benzer yeni bir Ermeni devleti kurduracakları korkusu hiç yatışmadı. 1915’teki tehcir kararının arkaplanında bu korku vardı ve İttihatçı hükümet, harbin getirdiği iç şartları bahane ederek Anadolu’daki Ermeni varlığını esaslı surette silkeleyip yerinden etmeyi düşünmüştü.

Tehcirin kapsamı, asıl tehdide göre geniş tutuldu; kısa sürede zâlimâne uygulandı ve hükümet, tebâsından yüzbinlerce insanın -en hafif tabirle- katledilmesine seyirci kaldı.

Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şâhit oldular ve bir cinayete şâhit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar.

Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, “Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik” yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hakikatin karşısında duruş problemi. “Hakk’a tapan millet” olmak övüncünü sakatlayan bir bilinç kaykılması. Bu duyguyu, 1895’teki “patırtı”nın bir kısmına şahit olan birisi, şöyle ifade etmişti: “Kendi gözlerimle gördüklerim yüzünden Türk fesi giymekten utanıyorum!”

Fesi, onun için mi yasaklamıştık acaba vaktiyle; hakikat karşısında dosdoğru durmak nefsimize ağır geldiği için mi, bir daha fes giymeye tövbe etmiştik? Olayların bazı görgü şahitleri, kanayan vicdanlarına tütün basmak için mi ortalıkta kalmış Ermeni yetimlerinden birkaçını evlat edinip Müslüman kimliğiyle yetiştirmişlerdi? Tehcir felâketine uğrayan samimi komşu bazı Ermeniler’i evlerinde saklayıp himâye eden dedelerimizin bu davranışı -ki böyle hareket etmeleriyle övünmekte haklıydılar- aslında o günlerde pek fecî, anlatılamayacak kadar fecî şeylere gördüklerinin tersinden ikrârı mıydı?

Daha dün “Dersim Patırtısı”nda kurşuna dizilen köylüleri gözüyle gören 103 yaşındaki emekli Emniyetçi’yi, “Kadın, çoluk-çocuk ölmüştür. Yalan değil. Öyle öldürme de değil, kurşuna dizdiler hem de. Yalan söyleyecek halimiz yok” dedikten sonra aniden frene basarak, “[Gerisini] anlatamam, çünkü çekinirim, korkarım” şeklinde konuşturan o “milli” tedirginlikten bahsediyorum. Millî endişelerle “Hakikat” arasında daha ne kadar bocalayacak, vicdânımızı inkârla daha nereye kadar uyuşturacağız?

Bir kollektif cinayeti gördükten sonra susmak, ahlâkı zehirliyor.

Reklamlar

3 comments on “24 Nisan ve “Ahlak Zehirlenmesi”

  1. 1915’de gerçekten ne olduğu, bu tür makaleler ve gittikçe artan yayınlar sayesinde Türkiye halkı tarafından öğreniliyor, ama maalesef çok yavaş biçimde…Bu yayınlarla ilgilenenlerin sayısı az. Etrafımdaki okumuş yazmış diye bilinenlere bakıyorum, çoğu, son yıllarda bu yayınlar sayesinde ortaya dökülen gerçeklerden habersiz ve hala eski ezberleri tekrarlayıp duruyor. (Bu arada, internet sayesinde, anında binlerce sağlam belgeye, bu çerçevede, bırakın başkalarını, İttihatçıların müttefiki olan Almanya’nın Anadoludaki görevlilerinin 1915 olayları hakkında yazdıkları gizli raporlara ulaşmanın mümkün olduğunu da hatırlayalım.)

    Ekmekçi kardeşimiz Alkan hocanın bu makalesini hatırlatmakla çok iyi bir iş yapmış. Umarım, ilk fırsatta, tarihci Ayşe Gür’ün 28 Nisan 2013 günkü Radikal gazetesinde çıkan yazısını da görmemiş olanların dikkatine getirir. Bu yazısında Ayşe Hür, Ermeni tehciri sırasında Konya Valisi olan Celal Bey’in hatıralarından bir bölüme (yarım gazete sayfası) yer veriyor. Celal Bey’in bu yarım gazete sayfasında anlattıkları, 1915’de olanlar hakkında vicdan, ahlak ve insanlık değerleri çerçevesinde hüküm vermek isteyecek insanlar için ciltlerce kitap değerinde… İnternette makale şurada bulunuyor: http://www.hyetert.blogspot.com/2013/04/1915-ermeni-soykrmnda-kotuler-ve-iyiler.html

    • Katkınız için çok teşekkür ederim Sayın Ünsal.
      Ayşe Hür’ün bahsettiğiniz yazısı gerçekten de çok değerliydi. Buradan okuyucuların dikkatine sunmanızdan dolayı da teşekkür ederim. Ankara valisinin “Bey valiyim, eşkıya değil” çıkışı önemli bir yol gösterici.
      Saygılar,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s