Anlamsız Kavramlar (2): 1915’ten 1992’ye “Soykırım”

Diktatör kavramının yaşadığı talihsiz politikleşme ve anlamsızlaşmayı geçen ay ele almıştım. Bu yazımda 2015’e giden süreçte Türkiye’yi biraz daha yakından ilgilendiren “soykırım” kavramının çıkarcı ulus-devletlerin ve milliyetçi entelektüellerin ellerinde anlamsızlaşmasını ele alacağım.

(Bir parantez açıp baştan belirteyim ki bu yazı “1915 bir soykırım mıdır?” yazısı değildir. 1915’e yönelik düşüncelerimi geçen sene yazdığım iki yazıda ele almıştım ve bugün de hemen hemen aynı yerde duruyorum: Bence, 1915 bariz bir etnik temizlik ve insanlık suçudur; ama soykırım olup olmadığı tartışmalıdır. Ayrıca, genel olarak soykırım kavramının anlamsızlaştığını düşündüğüm için, “soykırım mı değil mi?” tartışmasıyla da ilgilenmiyorum.)

Aslında sosyal bilimlerdeki diğer kavramlar gibi soykırım kavramı da akademik ve normatif olarak yararlı bir kavram olarak üretildi. Fakat soykırım kavramının günümüz siyaset ve akademisindeki kullanımı, bu kavramın zararını faydasının bir hayli fevkine taşımıştır. Kanaatimce, soykırım kavramı özellikle beş noktada insanlığın yüce ideallerine zarar vermektedir:

1. Seçici ve sahte insancıllık
Nasıl ki spesifik siyasetçilere yönelik diktatör ithamı, demokrasiye ve insan haklarına verilen önemden ziyade ideolojik pozisyon ve güç ilişkileriyle ilgiliyse; spesifik soykırımlara yönelik siyasal kampanyalar da masum bir adalet arayışından çok güdümlü bir çıkar politikasıdır. Maalesef, soykırım kavramı, çıkarcı ve eli-kanlı ulus-devletler için sahte bir vicdan aklama aracına dönüşmüştür. Örneğin, başta mevcut ikametgâhları olmak üzere, Filipinler, Vietnam, Irak gibi ayak bastıkları hemen her yerde yüz binlerce masum insanın ölümüne sebep olan Amerikalılar’ın tüm bunları bırakıp “1915′te bir milyon Ermeni’ye ne oldu?” sorusunun peşine düşmeleri sahte bir insancıllıktan başka bir şey değildir. Amerika’nın siyasal desteğiyle gerçekleşen Guatemala ve Doğu Timor katliamlarının ABD’nin siyasal gündemine bir türlü gelmemesi de aynı sahte insancıllığın sonucudur. (Burada bahsettiğim seçici/sahte insancıllık elbette ne soykırım kavramına ne de Amerikalılara mahsustur. Diğer pek çok millet gibi, Sudan’daki ya da Bahreyn’deki katile göz yumup Suriye’deki katile lanetler yağdıran Türkler de aynı sahte insancıllıkla maluldür…) Başkalarının sebep olduğu zulümlerle ilgilenmenin de elbette insancıl bir yönü vardır. Ama bunun seçici ve kendi zulümlerini gölgeleyen bir şekilde yapılması adaletten ziyade adaletsizliğe hizmet etmektedir. Soykırım kavramının başına gelen şey tam da budur.

2. Entelektüel tutarsızlık
Yukarıdakine benzer bir yozlaşma bireysel düzeyde de tutarsızlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Raphael Lemkin’in soykırım tanımında Ermeni soykırımını örnek olarak kullanmasına ısrarla vurgu yapan Amerikan ve Ermeni akademisyenlerin pek çoğu, Amerikalı yerlilere yönelik soykırımın Lemkin’in soykırımı kavramsallaştırmasındaki rolünü göz ardı etmektedir (ve haliyle yerlilere yönelik katliamlara da soykırım olarak atıf yapmamaktadır). Benzer şekilde, soykırım tanımının hemen her maddesini içeren 1938 Dersim katliamına ya da soykırım hakkında yazılmış tüm ciddi kitaplarda soykırım olarak atıf yapılan 1915‘e soykırım demekten şiddetle kaçınan Türk akademisyenlerin pek çoğu, hiçbir ciddi akademik yayında soykırım olarak adlandırılmayan Hocalı katliamına “Hocalı soykırımı” olarak atıf yapmaktadır.

3. Mazlum ırkçılığı
“Ermeni soykırımı”nı ısrarlı ve geniş bir şekilde işleyen ve bunun da bir insanlık gereği olduğunu düşünen pek çok Ermeni entelektüel, soykırım çalışan çoğu akademisyen tarafından soykırım olarak addedilen 1904-07 Herero katliamlarını kasıtlı bir şekilde göz ardı etmekte ve -Afrikalı halkların canlarını değersizleştiren bir biçimde- Ermeni soykırımına “20. yüzyılın ilk soykırımı” olarak atıf yapmaktadır. Benzer şekilde, Yahudi akademisyenlerin önemli bir kesimi kendi ırklarına yapılan zulmü eşsiz bir zulüm olarak görmekte ve diğer katliamların soykırım olarak adlandırılmasına bu yüzden karşı çıkmaktadır. Türk Musevi Cemaati onursal başkanı Bensiyon Punto, Anlatmasam Olmazdı adlı otobiyografisinde aynen şöyle der mesela: “Ermeni tasarısına ‘Evet!’ derseniz, o zaman II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde altı milyon Yahudi’nin öldürülmesinin emsalsiz olduğunu ve buna soykırım denmesini kimse savunamaz.” (Zaten, 1915 konusunda Türk tezine destek veren yabancı akademisyenlerin önemli bir kısmının Yahudi olması da, Yahudi lobisinin yakın zamana kadar ABD’de Türk tezinin en önde gelen siyasal savunucusu olması da sebepsiz değildir.) Dolayısıyla, soykırıma uğramış halkların hayatta kalan fertleri, kendilerine yönelik zulmü bugün bir üstünlük aracına dönüştürmektedir.

4. Acıların sübjektif hiyerarşisi

Soykırım kavramının en zararlı yanlarından biri de milletlerin yaşadıkları acıları sübjektif bir şekilde hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabi tutmasıdır. Maalesef günümüz dünyasında, soykırım olarak adlandırılmayan zulüm ve katliamlar soykırımlardan daha hafif bir zulüm olarak değerlendirilmekte ve soykırıma uğramış halklar da kendilerini soykırıma uğramamış fakat büyük katliamlar ve zulümler yaşamış haklardan daha fazla mağdur/mazlum olarak lanse etmektedir. Hâlbuki bu yanlış ve hatta ırkçı bir yaklaşımdır. Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenilerin, İkinci Dünya Savaşı’nda da Yahudilerin başlarına gelen şey elbette büyük bir dram ve insanlık suçudur. Fakat bu dramlar, başlarına gökten inen atom bombalarıyla hızla ölen binlerce Japon’un ya da başlarına gökten inen turuncu maddeyle yavaş yavaş ölen binlerce Vietnamlı’nın dramlarından daha ağır değildir. Bu ölümler arasında bir dram hiyerarşisi kurmak kaçınılmaz olarak ırkçı bir davranıştır. Maalesef soykırım kavramı günümüzde tam da bunu yapmaktadır. Indiana Üniversitesi’nden Timothy Waters, geçen sene bu konuda yazdığı eleştirel yazısında bu noktayı şöyle ifade etmektedir:

“Soykırım kavramı tüm diğer suçları önemsiz gibi göstermektedir… Acıları soykırım olarak tanınmayan halklar kendilerini ikinci sınıf mağdur gibi hissetmektedir. Buysa ahlaken yanlıştır. İnsanları etnisiteleri yüzünden öldürmek, onları siyasi düşünceleri, cinsiyetleri yahut zevk için öldürmekten daha yanlış değildir. Fakat soykırımı bu seviyeye çıkarmak tam da bunu varsaymaktadır.”

Acıların hiyerarşik sınıflandırılmasının öbür karanlık yüzü de katliamların hiyerarşik sınıflandırılması ve soykırımın da sübjektif bir şekilde bu hiyerarşinin tepesine yerleştirilmesidir. Sömürgecilik ve işgal tarihi baştan sona kan ve zulüm üzerine kurulu olan Batı’nın bugün Ermeni ya da Darfur soykırımları üzerinden ahlak yargıçlığına soyunabilmesi bu yanlış “kötülük hiyerarşisi” sayesinde mümkün olabilmektedir. (Aynı durum, bugün “tüm kötülüklerin anası” olarak lanse edilen “terörizm” için de geçerlidir. Mesela, Filistinlilerin 10 yılda 22 kişiyi öldüren “roket terörü”, İsrail’in aynı zaman zarfında yüzlerce sivili öldüren “savaş”larından daha büyük bir kötülük olarak sunulmaktadır). Dolayısıyla, soykırım kavramı, aynen terörizm kavramı gibi, devletler/milletler arasında sahte bir “ahlaki üstünlük” durumu oluşturmaktadır.

5. Savunmacı ırkçılık/düşmanlık​
Soykırım kavramına yüklenen ekstra kötülük ve bu kavramın içinde barındırdığı hukuki çağrışımlar, soykırım suçunun kabulünü son derece zorlaştırmaktadır. Bu yüzden de soykırımın kabulü üzerine bina edilen politikalar, fail milletlerde milliyetçi ve savunmacı bir reaksiyona sebep olarak istenenin tam tersi bir etkiye sebep olmaktadır. Türkiye’nin Ermeni tehcir ve katliamlarını “soykırım” olarak tanımasına yönelik baskıların arttığı yıllarda Türkiye’de Ermenilere ve Ermenistan’a yönelik öfkenin zirveye çıkması bu duruma bir örnektir. (Başbakan Erdoğan, Amerika ve İsveç meclislerinde “Ermeni soykırımı”na yönelik yasaların kabul edilmesinin ardından talihsiz bir şekilde Türkiye’deki 100 bin kaçak Ermeni göçmenin sınır dışı edilmesini gündeme getirmişti.) Dolayısıyla, soykırım kavramı, işaret ettiği zulmün anlaşılmasını ve bu zulmün sebep olduğu düşmanlıkların giderilmesini zorlaştıran zararlı bir kavrama dönüşmüştür.

Özetlersem, devletlerin çıkarcı politikalarına alet olması, entelektüelleri milliyetçi tutarsızlıklara sürüklemesi, acıları sübjektif bir hiyerarşiye tabi tutarak mağdur milletleri ırkçılığa itmesi ve katliamların tarafları olan milletler arasında iletişimi ve barışı zorlaştırması sebebiyle, soykırım kavramının artık tedavülden kalkması gerektiğini düşünüyorum. Aynı sebeplerle, namuslu entelektüellerin -aynen diktatör kavramı gibi- soykırım kavramını kullanmaktan da mümkün olduğunca kaçınmaları gerektiğini düşünüyorum.

Reklamlar

5 comments on “Anlamsız Kavramlar (2): 1915’ten 1992’ye “Soykırım”

  1. Tarafsiz ve ‘bilimsel namusu’ one alan bakis aciniz nedeniyle sonsuz tesekkurler, akillardaki sorulari ve paslari siliyorsunuz.. Selamlar..

  2. ”soykırım kavramı, aynen terörizm kavramı gibi, devletler/milletler arasında sahte bir “ahlaki üstünlük” durumu oluşturmaktadır.” bu cümle tüm makalenin ana fikri bence. yazılarınız harika beğeniyle okuyor, takip ediyorum hocam emeğinize sağlık

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s