Entelektüel ve Eleştiri (1): Edward Said’den bir Giriş

Bu ve bir sonraki yazımda tematik değil metodik bir konu üzerinde duracağım. Yazılarımda ve konuşmalarımda ABD’nin, İsrail’in, İran’ın, PKK’nın (…) yanlışlarından ziyade Türkiye’nin, AKP’nin, Müslümanların, Hamas’ın (…) yanlışlarını vurgulamayı daha doğru buluyorum. Bu tercihimden dolayı epey bir eleştiri alıyorum ve hatta yer yer Türkiye-düşmanı, İsrail-muhibbi, Kürtçü, terör-sempatizanı gibi anlamsız yaftalamalara muhatap oluyorum. Duruşumu ve düşüncelerimi netleştirmek için, “Bir entelektüelin toplumsal görevi nedir?” ve “Bir Müslüman&Türk entelektüelin eleştirileri neye odaklanmalıdır?” sorularına kendimce cevap vereceğim “Entelektüel ve Eleştiri” başlıklı bir yazı yazmak istiyordum uzun zamandır. Açlık grevleri ve Gazze çatışması sonrasındaki tepkiler bu yazıyı öne almama sebep oldu. Yazımı iki parça halinde yayınlayacağım. Bu hafta, 20. yüzyılın en büyük entelektüellerinden biri olan Edward Said’in “Representations of the Intellectual” adlı kitabındaki düşünceleri üzerinden bir giriş yapacağım. Gelecek hafta da kendi metodumu netleştirmeye çalışacağım.

Edward Said Amerikan vatandaşı bir babanın 1935 yılında Kudüs’te (Filistin) doğan bir oğludur. Arap ve Hristiyan bir ailede dünyaya gelen Said, 15 yaşında Amerika’ya gider ve 2003 yılında ölene kadar da orada yaşar. Etnik olarak Arap olan Said, kültürel açıdan ise bir Batılıdır. Hayatının son 40 senesini New York’ta geçiren Said, “New York’tan başka bir yerde yaşayamam” diyecek kadar da bu şehre bağlı bir “Amerikalı”dır. Said’i büyük yapan şey de, unvanını, pozisyonunu ve dahi fiziksel özgürlüğünü riske ederek, içinde yaşadığı ve ait olduğunu hissettiği toplumu/devleti sertçe ve ilkeli bir şekilde eleştirmesiydi. Öyle ki Filistin konusunda İsrail ve Amerika’ya yönelik eleştirileri, ona Türkiye de dâhil olmak üzere tüm dünyada akademik çalışmalarından çok daha fazla tanınırlık ve alkış getirdi.

Said, Lübnan/İsrail sınırında taş atıyor (2000).

Said, hem akademik çalışmaları hem de siyasi aktivistliği ile örnek bir entelektüel idi. (Belki de Noam Chomsky’den sonra 20. yüzyılın en büyük entelektüeli idi). Bir entelektüelin nasıl yaşaması gerektiğini kendi hayatıyla yeterince iyi gösteren Said, bu konudaki düşüncelerini de pek çok konuşmasında açıkça dile getirdi. Said’in 1993 yılında entelektüelin toplumsal rolü üzerine İngiltere’de yaptığı konuşmalar Representations of the Intellectual adıyla kitaplaştırıldı. (Kitap Türkçe’ye Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı başlığıyla çevrildi). 20. yüzyılın önemli düşünürleri Gramsci, Sartre, Foucault ve Adorno gibi pek çok isme sıklıkla atıf yapılan kitapta, Said’in entelektüelin özelliklerine ve rolüne yönelik düşüncelerinde öne çıkan vasıflar şunlardır: muhaliflik, marjinallik, evrensellik, amatörlük, sürgün ve cesaret. Aşağıda, Said’in bu kavramlar üzerine odaklanan cümlelerinin bir kısmını aktarıp bazılarına da notlar düşüyorum. [Cümle sonundaki sayılar, kitabın İngilizce baskısındaki (Pantheon Books, 1994) sayfa numaralarını belirtmektedir].

1) Entelektüelin görevlerinden biri, düşünceyi ve iletişimi sınırlayan klişeleri ve indirgemeci kategorileri ortadan kaldırmaya çalışmaktır. (xi)

2) Hiç şüphe yok ki entelektüel zayıfların ve kimsesizlerin tarafında yer almalıdır. (22)

  1. Kitabın değişik yerlerinde Said’in farklı ifadelerle tekrarladığı bu görüş, Hz. Ebubekir’in meşhur sözünü hatırlatıyor: “Bundan sonra, Allah’ın izniyle, içinizde en zayıfınız hakkı alınıncaya kadar katımda en güçlünüz olacak.”
  2. Zayıfın yanında yer almak ile klişeleri sorgulamak birbiriyle bağlantılı rollerdir. Zira klişeler genelde çoğunluk/güçlü tarafından üretilir ve çoğunluğun/güçlünün çıkarlarına hizmet eder. (Kürt meselesi bağlamında bu konudaki bir yazım için bakınız: Kürt Nüfusu ve Temsiliyet: 6 Temel İstatistik).

3) Entelektüeller; milliyetçiliği, şirket mantığını ve sınıfsal/ırksal ayrıcalıkları sorgulayan kişiler olmalıdır. (xiii)

  1. Milliyetçilik, tarafgirliğin ve egoizmin kolektif halidir. Hem objektifliği ortadan kaldırır hem de zulümlerin meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Bu yüzden de milliyetçilikle mücadele entelektüelin temel görevleri arasındadır.
  2. Öyle ki, Said “biz” ve “onlar” kavramlarının milli kontekste kullanımını bile entelektüeller açısından yanlış bulur. Amerika’nın kuruluşunu, ülkelerinin kuruluşundaki yerlilere yönelik mülksüzleştirmeyi ve vatansızlaştırmayı es geçerek bir kutlama vesilesine dönüştüren Amerikan entelektüellerini de eleştirir. (28-9)
  3. Bu noktada, Said’i anlamak ve anlatmak derdindeki entelektüellerimizin de Said’i gerçekten anladıklarını düşünmüyorum ben. Öyle olsaydı, Said yukarıdaki gibi düşünürken, bizim “Saidçilerimiz” gerçekliği çok su götürür olan “emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı vermiş ülkemiz” gibi klişelere sığınmazlardı. (Bu konudaki farklı yaklaşımlar için bakınız: Hür, NişanyanBaşkaya, Kutlay, hatta Ardıç)

4) Evrensellik; geçmişimizin, dilimizin ve milliyetimizin bize sunduğu ve bizi başka insanların gerçeklerini anlamaktan alıkoyan kolaycı şartlanmışlıkların ötesine gidebilme ve tüm insanlık için tek bir standardı kullanabilme riskini almaktır. (xiv)… Entelektüelin alabileceği en sefil tavırlardan biri, başka toplumlardaki yanlışlıklar hakkında ahkam kesip kendi ülkesindeki aynı yanlışlıklara mazeret üretmektir. (92)

  1. Dünya politikasına yönelik düşünce ve eleştirilerini Türklerin de alkışladığı Edward Said’i, Noam Chomsky’yi, Robert Fisk’i ya da Norman Finkelstein‘i büyük yapan şey, kimliklerinin ve çıkarlarının sınırlayıcı etkisinden kurtularak düşüncelerini evrensel ilkeler üzerine inşa edebilmeleri ve kendi ülkelerinin/milletlerinin eylemlerini de aynı ilkeler üzerinden değerlendirebilmeleridir.
  2. Said, sadece vatandaşı olduğu Amerika’yı sertçe eleştirmekle kalmaz; hayatı boyunca haklarını savunduğu Filistin halkının liderlerinin yanlışlarını da pek çok zaman ağır şekilde eleştirir. Özellikle Oslo sürecindeki politikalarından dolayı Arafat’ı “İsrail işgalinin gönüllü işbirlikçisi” ve “yolsuz bir iktidar” olmakla suçlar. (Ki bu eleştiriler üzerine Arafat Said’in kitaplarının Filistin topraklarında satışını yasaklar.)
  3. Zannımca günümüz Türk entelektüellerinin en büyük sınavı da budur. Zira biz Türkler, istediğimiz kadar kendi tarih ve politikalarımıza yönelik eleştirilere ‘emperyalist komplolar’ diyerek kendimizi kandıraduralım, Batı’nın en vicdanlı ve cesur düşünürleri arasında dahi -mesela- 1915 tehciri, Kıbrıs sorunu ya da Kürt meselesi konusunda “yanlış/haksız taraf”ın kim olduğu konusunda bir fikir birliği vardır [Örneğin Said, 1915’i soykırım, Kıbrıs’taki fiili durumu işgal, Türkiye’nin Kürt politikasını da “Kürtlerle savaş olarak niteler. (Chomsky ve Fisk de bu konularda çok farklı düşünmezler). Tabii ki Said’in kelime tercihleri tartışılabilir ve ben de tüm tercihlerine katılmıyorum; burada vurgulamaya çalıştığım nokta, Said’in kullandığı kelimeler değil, bu kelimelerin işaret ettiği genel bakıştır]. Zira evrensel ilkeler üzerinden bakıldığında, aynen Filistin konusunda olduğu gibi, bu konularda da hakikat yeterince yalın ve nettir. Fakat bu topraklarda hala evrensel ilkeler ‘fitne’ olarak algılandığından olsa gerek, Türk entelektüelleri, başka ülkelerin yanlışlarını sürekli ve tereddütsüz olarak mahkûm ederken, Türkiye’nin benzer yanlışlarına ise sürekli konjonktürel mazeretler ve sanal farklılıklar üretirler. (Bu yüzdendir ki, a) Filistin meselesi konusunda ısrarla İsrail’i eleştiren Chomsky’yi, Said’i, Fisk’i “vicdan temsilcisi” olarak görüp, Kürt meselesi konusunda ısrarla devleti eleştiren Türkleri “terör sempatizanı” olarak yaftalamaya devam edebiliyorlar… b) Filistin’in, Kosova’nın, Kuzey Kıbrıs’ın self-determinasyon hakkını savunup, Yukarı Karabağ’ın ve Irak Kürdistanı’nın self-determinasyon hakkına karşı çıkabiliyorlar… c) Bir taraftan Mavi Marmara’da ölen Türkler için “üzüntü” belirtmeyi ve “tazminat” ödemeyi kabul eden İsrail’in teklifini geri çevirerek “özür”de direten, diğer taraftan da Uludere’de ölen Kürtler için “Tazminat özür manasına gelir” diyen hükümetin her iki tavrını da doğru bulabiliyorlar…)

5) Entelektüelin toplum içindeki rolü, utandıran sorular sormayı, yerleşmiş fikirleri ve dogmaları sorgulamayı, hükümetler ve şirketlerin yönlendirmelerine kapalı olmayı ve unut(tur)ulan mevzular ile kişileri temsil etmeyi gerektirir. (11)… Bir entelektüelin en son yapması gereken şey, dinleyicilerinin iyi hissetmelerini sağlamaya çalışmaktır; aksine, entelektüel utandıran (embarrassing), muhalif (contrary) ve hatta tatsız (unpleasant) birisi olmalıdır(12)

  1. Said’in bu düşüncesini “Benim işim insanları rahatsız etmektir” diyen Nietzsche’de ve “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati’de de görmek mümkündür.

6) Müslüman entelektüele düşen ilk görev İslam’ın kompleks ve çoğul doğasına vurgu yapmaktır. Bunun da özü, içtihat kurumunun canlandırılması ve ikbal peşinde koşan ulema ile ağzı laf yapan karizmatik liderlerin peşinden koyun gibi gidilmemesidir. (40)

  1. Yani, mesela, iktidar ehli, İslam geleneğindeki çoğulculuğa aykırı olarakHer kürtaj cinayettir!” dediğinde, kimileri gibi hemen buna fetva yetiştirmemek, bilakis İhsan Eliaçık’ın yaptığı gibi bunun yanlışlığının altını çizmektir.

7) Şu gerçeklikten kaçış da yoktur. Entelektüellerin bu tür tutumları kendilerini yüksek mevkilerden ve resmi nişanlardan alıkoyacaktır; fakat bu her zaman için statükonun tolere edilmesinden daha iyidir. (xviii)… Önde gelen entelektüeller sıklıkla içinde yaşadıkları toplumun öfkesine muhatap olacaktır ve pek çok zaman da ‘yanlış taraf’ta olmakla suçlanacaktır. (43)

1. …ama onlara düşen, “kınayanın kınamasından korkmazlar” diyen İlahi sesi dinlemektir…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s