Açlık Grevleri: Dramı Fırsata Çevirmek

Uğrunda öleceğim pek çok davam var; ama uğrunda öldüreceğim tek bir davam dahi yok. (Mahatma Gandhi)

Tutukluların yükselttikleri bu haklı çağrıya hızla ve uygun bir şekilde cevap verilmesi gerekir.” (Noam Chomsky)

Kürt meselesinde ilginç bir dönemece girdi Türkiye. 700’e yakın Kürt mahkûm ve tutuklu bir ayı aşkındır siyasal amaçlı bir açlık grevi (ya da ölüm orucu) gerçekleştirmekteler. Grevdekilerin bir kısmı hayati açıdan kritik bir sürece girmiş durumda. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet yetkilileri açlık grevlerini ciddiye almamakta ısrar ediyor. Aydınlarımızın çoğu ise açlık grevlerinin “gayr-i meşru” bir siyaset aracı olduğunu ileri sürerek greve son verilmesi çağrısı yapıyor. Ben, bu iki görüşten de ayrılıyorum. Açlık grevlerinde önemli bir fırsat görüyorum ve bu yüzden de grevleri “baskı altında karar verilmemiş olmak koşuluyla” destekliyorum.  

Açlık grevlerine yönelik teorik itirazlara bir sözüm yok elbette. Zira açlık grevi, teorik olarak tamamen meşru bir siyaset aracı değildir. Fakat PKK/BDP/KCK cephesini bir bütün olarak ele aldığımızda, salt teorik/idealist düşünmekten bir miktar ayrılmayı daha doğru buluyor ve açlık grevlerini ehvenlik açısından da değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kişinin kendisini öldürmesi (ya da ucunda ölüm olan bir yola sokması) başkalarını öldürmesinden çok daha ahlaki bir tercihtir. İlk olarak, bir insanın başkasının hayatına son vermesi mutlak olarak bir suçken, kendi hayatına son vermesi tartışmalı bir haktır. İkincisi, Türk asker ve sivilleri öldürerek verilen hak mücadelesi karşılıklı olarak toplumsal nefreti ve düşmanlıkları artırmaktayken, Kürtlerin kendi hayatlarını riske ederek verecekleri hak mücadelesi belki de Türklerin BDPli Kürtlere yönelik empati ve merhamet duygularını besleyecektir. Üçüncüsü, muhatap alınan ve kısmen de olsa sonuç alan bir açlık grevi, Kürt siyasetinin şiddetten uzaklaşmasına yardım etme potansiyeline sahiptir…

Tüm bu sebeplerden dolayı, ben açlık grevlerinin toptan gayrimeşrulaştırılmasını yanlış buluyorum ve mevcut açlık grevlerini şartlı olarak destekliyorum. Burada ölümü ve muhtemel ölümleri savunmuyorum; bırakın son 30 yılı, sadece son altı aydaki 1000’e yakın asker, sivil ve PKKlı ölümlerini ve bu ölümlerin (ya da daha doğru ifadesiyle öldürmelerin) yarattığı toplumsal ve siyasal zehirlenmeyi dikkate alarak, açlık grevlerindeki ölümlerin ve ölüm risklerinin daha ahlaki ve daha “iyi huylu” (benign) olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, açlık grevlerinin bizatihi kendisini değil, her geçen gün bizi daha da acıtan ve zehirleyen şiddet sarmalından bizleri kurtarma ihtimalini seviyor ve önemsiyorum.

Bu noktadan hareketle, açlık grevlerinde önemli bir ‘fırsat’ görüyorum. Ve hükümetin de şu ana kadar küçümsediği ve itibarsızlaştırdığı açlık grevlerini sadece bir ‘tehdit’ ve ‘meydan okuma’ olarak değil aynı zamanda bir ‘fırsat’ olarak görebilmesi durumunda, açlık grevlerinin Türkiye’ye hayırlı kapılar açabileceğine inanıyorum. Öncelikle, hükümet, taleplerin en azından kısmen karşılanacağına yönelik bir irade ortaya koyabilirse, sadece açlık grevleri sonlanarak insanların hayatları kurtulmayacak, aynı zamanda hükümet insan hayatını siyasetten daha fazla önemsediğini göstererek Kürt meselesinin çözümü açısından önemli bir sinyal vermiş olacaktır. İkincisi, ve bence daha önemlisi, açlık grevindeki mahkum ve tutukluların muhatap alınması ve haklı taleplerinin kısmen de olsa karşılanması, Kürt siyasetini “silahsız” siyaset ve direnişin de mümkün ve etkili olduğuna yönelik ikna etme konusunda bir kapı aralayacaktır.

Bu noktada BDP ve PKK’ya da önemli sorumluluklar düşmektedir. BDP’ye düşen görev, taleplerin çıtasını yükselterek hükümeti adım atamaz hale getirmemektir. Bu açıdan, Selahattin Demirtaş’ın “Talepleri ilk günden beri nettir. Talepleri ‘Mehmet Öcalan adaya gitsin’ değil, ‘Abdullah Öcalan adadan gelsin’dir” ifadesi talihsiz ve sorumsuz bir ifadeydi bence. Tüm mahkumlar gibi Abdullah Öcalan’ın da avukatlarıyla görüşebilmesi bir haktır; fakat Abdullah Öcalan’ın serbest kalması tartışmalı bir siyasal taleptir. BDPli siyasetçiler açlık grevlerinin taleplerini ‘haklar’dan uzaklaştırdıkça, grevdekileri ölüme mahkum ederek muhtemel ölümlerin vebalini de üzerlerine almaktalar.

PKK’ya düşen sorumluluk ise, hükümetin ölümleri engelleyecek adımlar atmasını kolaylaştırmaktır. Kürt sorunuyla ilgili pek çok adımda olduğu gibi, hükümetin yukarıda bahsi geçen adımı atmasının da önündeki en büyük engellerden biri bu adımın AKP tabanında “tek taraflı taviz” olarak algılanma ihtimalidir. PKK, hükümetin elini rahatlatmak ve hükümetin atacağı adımların AKP tabanında “tek taraflı taviz” olarak algılanmasının önüne geçmek için tek taraflı ve süresiz ateşkes ilan etmelidir.

Tabi burada hem devlet hem de PKK açısından ciddi bir ikilem var. Eğer devlet, PKK şiddetinin sonlanması ve Kürt siyasetinin sivil/siyasi platformda yoluna devam etmesi durumunda Kürtlerin eğitim ve yönetim konusundaki taleplerine cevap vermeye razı ise, bu yazıdaki çağrının devlet kanadında kabul görme ihtimali vardır. Fakat eğer devlet, kısa ve orta vadede her ne pahasına olursa olsun anadilde eğitim ve özerklik taleplerine kapalıysa, zorlayıcı bir sivil siyasetin önünü açmak istemeyecektir. Aynı şekilde, eğer PKK Kürtlerin haklarını kendi statü ve yönetiminden daha çok önemsiyorsa, sivil ve kitlesel bir direnişin önünü açabilecek adımlar atabilir. Fakat eğer PKK, “kurtarıcı” statüsünü ve bu statüden beslenen yönetim hakkını Kürtlerin haklarından daha çok önemsiyorsa, Kürtlerin “kendi kendilerinin kahramanları”na dönüşebilecekleri kitlesel ve sivil bir mücadelenin yolunu açmaktan kaçınacaktır. İlginç bir durum bu; mevcut dramın fırsata dönüşmesi, hem hükümetin ve hem de PKK’nın Kürtlerin hayatlarına ve haklarına kendi ‘iktidar’larından daha fazla önem vermelerine bağlı.

Reklamlar

6 comments on “Açlık Grevleri: Dramı Fırsata Çevirmek

  1. Hocam, son paragrafta ihtiyat payı bırakmış olmakla birlikte yazınız “PKK’nın Kürtlerin temel haklarının elde edilmesi yolunda bir mücadele yürüttüğü ve bu bağlamda çözüm isteyen bir anlayışa sahip olduğu” önkabulü üzerine kurulmuş.Oysa ben PKK’nın çözüme yaklaştıkça talep noktasında çıtayı daha fazla yükselterek ve kabul edilemeyeceği açık olan şartlar ileri sürerek artırdığı şiddete meşruiyet sağlamaya çalıştığına inanıyorum.Eğer ki PKK silahlı mücadeleyi sona erdirerek politika değişikliğine gittiğini ve bu bağlamda açlık grevlerine başladığını beyan etmiş olsaydı yukarıda yazdıklarınız kabul edilebilirdi.ifade ettiğiniz gibi ölmek öldürmekten daha ahlaki olabilir ancak bu aşamada birinci ikinciye tercih edilmiş değildir. mevcut durum her ikisinin de aynı anda uygulamada olduğu bir durumdur ve ölmenin ve öldürmenin pazarlık unsuru yapıldığı bir durumda siyaset yapmak ne kadar mümkün olabilir?
    Çözümün gerçekleşebilmesi için kullanılacak yöntemlerden önce çözümü isteyen tarafların varlığı önemlidir. bu irade varolmadıkça kullanılacak açlık grevi vb. yöntemlerin sorunun çözümünde katkı sağlamayacağını aksine çözümü daha da zorlaştıracağını düşünüyorum.
    Kadir sancak

  2. Ben de ölüm oruçlarını sonuna kadar destekliyorum.
    İlk olarak mahkumların istediği anadilde eğitim ve kültürel haklar bireyin özgürlüğüne bırakılmalıdır ve devlet hiçbir şekilde karışmamalıdır. İsteyen istediği dilde özgürce eğitim alma ve kültürel faaliyetle bulunabilme hakkına sahip olmalıdır. Bunu bir vatandaş olarak herkesin sahip olması gereken bir hak olarak görüyorum. O dille ne yapacağı bireyin kendisine kalmıştır.

    İkincisi Öcalan’ın serbest bırakılması. Bunda devletin yapabileceği birşey yoktur. Babam işlediği suçtan dolayı hapis yatsa dışarda kendimi yaksam yine de babamın serbest bırakılmasını beklemem rasyonel bir davranış değil. Babamın bireysel davranışı beni bağlamaz. Birey olarak kendimden sorumluyum. Babama yapabileceğim sadece iyi bir avukat tutup, onun beraat etmesini sağlamak olmalıdır.

    Sonuçta eğer insan hayatının değersiz olduğunu düşünüyorsa ölme hakkına sonuna kadar sahip olmalıdır. Bunun sorumlusu kendisidir. Kısaca benefit-cost analizi yapmış ve bu kararı vermişse saygım sonsuzdur. Hayattan alacağı fayda, yaşayacağı yıllar(hapiste ve ya dışarda) boyunca alacağı maddi manevi haz; davasını sürdürme(toplumsal fayda), maliyetleri ise bir takım özgürlüklerden mahrum olarak yaşam sürdürmeden(yukarda babamdan ayrı olmanın getirdiği yük) daha düşük ise bir insanın bu kararı vermesinde hiçbir sakınca yoktur. Ve karırına saygı duyulmalıdır. İnsan hayatının değerini ve yaşamın maliyetini hesaplayabilecek kapasitedir aksi takdirde kendini bilmeyen toplumsal bir dava için boşyere savaşmasın. ayrıca bir insan ölmek istiyorsa devletin bunları önlemek gibi bir görevi de olamaz. Devlete görev biçmekte üstümüze yok. Buna sadece inandıklarınız, sevdikleriniz ve size değer verenler engel olabilir devlet asla.

    Velhasılıkelam bireyin anadilde eğitim hakkını(özgürlüğünü) savunanlar onun ölme hakkını da savunabilmelidir.

    According to my values system, if people want to kill themselves, they have every right to do so.
    Milton Friedman

    • İki noktada yanıldığınızı düşünüyorum.
      1) Yapısal ve siyasal suçların “adli suç” mantığıyla ele alınması yanlıştır. Babanız Britanya, Ekvator ya da Filipinler’de adam öldürmekten içeride olsaydı, halen içeride olurdu. Ama aynı ülkelerde yüzlerce kişinin ölümünden sorumlu olan silahlı örgütlerin mensupları barış anlaşması gereği affedildi ve şu an serbestler…
      2) Normal şartlarda devletin insanların intiharlarını engelleme görevi olmayabilir. Fakat devlet, hem belirli bir kitlenin özgürlüklerini tanımıyor hem de demokratik bir ülkede “ifade özgürlüğü” ve “legal siyaset” faaliyetleri olarak adlandırılacak söz ve eylemlerden dolayı bu kitlenin bir kısmını keyfi bir şekilde hapsediyorsa, hapsedilen insanların bu duruma tepki olarak başladığı açlık grevine kayıtsız kalamaz. Açlık grevleri uzay boşluğunda değil, Türkiye gerçekliğinde yol alıyor…
      Bir de, illa liberalizme atıf yapacaksak, ben şuradan başlamayı tercih ediyorum: http://mises.org/liberal/ch3sec2.asp
      Saygılar,

  3. İlki yabancı olduğum bir konu. Yurtdışında daha çok politik olanlar öne çıktığı için onların affedilmesi daha anlaşılabilir. Tabii örnekler olabilir. Abdullah Öcalan gerçekten serbest bırakılacaksa toplumun vicdanının evet demesi gerekiyor. Ben suçun cezalandırlmasında bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer Türkiye’nin çoğunluğu böyle bir kararı verirse elbette serbest bırakılması daha hayırlı olabilir. Bunca yaptıklarına rağmen, insanlarda Abdullah Öcalana’ın serbst bırakılmasıyla Türkiye’nin daha mutlu ve huzurlu olacağına inanç varsa kesinlikle serbest bırakılması gerekir. Aksi takdirde onun serbestliği için kendi hayatını hiçe sayanları özgürleşememişler derim.

    İkinci olarak, özgürlüklerin verilmesi şart. the right of self-determination was given effect at all,…it led or would have led to the formation of states composed of a single nationality (i.e., people speaking the same language) and to the dissolution of states composed of several nationalities, but only as a consequence of the free choice of those entitled to participate in the plebiscite” demiş Mises. Ben de aynen katılıyorum. Bu verilirse büyük bir boşluğa düşecek olan PKK’dır.

    Ama burda özgürlükler konusunda iktidarın yanında PKK’nın tutumunu sorgulamak lazım. Ak partide farklı görüş bildirirseniz, en çok işsiz kalırsınız. Ama diğerinde hayatınızdan olursunuz. ayrılmak istediğinizi söylediğinizde size buyrun demezler. Hangisinin özgürlükler konusunda daha baskıcı olduğu kararını size bırakıyorum. İnsanların suçsuz yere tutuklandığına ise adalet karar verecektir. Eğer yanlış yapılmışsa tazminatlarıyla beraber serbest bırakılmalıdır.

    “It will generally be found that, as soon as the terrors of life outweigh the terrors of death, a man will put an end to his life” Schopenhauer ..Devlet terörü mü yoksa PKK terörü mü var Türkiye’de bence ikincisi.

    • Silahlı ve militarist bir örgüt olan PKK’nın özgürlükler konusundaki tutumunu sorgulamayı abes görüyorum ben. Mevcut şartların ve yapısının doğası gereği baskıcı bir örgüttür PKK. Önemli olan, çatışmalara son verecek bir yolu açıp PKK’yı silahtan, Kürtleri de PKK’nın silahlı siyasetinden kurtarmaktır. Bunun en basit yolu hakların tanınıp siyasetin önünün açılmasıdır; bunları ısrarla yapmayan özne ise bellidir

      “Adalet karar verecek”, Türkiye gerçekliğinde oldukça naif bir yaklaşım ve bence aramızdaki tartışmayı da manasızlaştırıyor. Türkiye’de yargının birincil fonksiyonu ne zaman adaleti tesis etmek oldu ki?… http://www.timeturk.com/tr/2012/01/30/kck-yi-yaydi-hrant-i-daraltti.html

      Son sorunuza benim cevabım “her ikisi”dir. Ama birincinin asli ve yapısal, ikincininse arizi ve tepkisel olduğunu düşündüğüm için, birincisine odaklanmayı tercih ediyorum genelde..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s