“Ya Kandil Ya TBMM”: İşte bütün mesele!

Makul bir siyasi alternatif sunulduğunda IRA silahı değil siyaseti tercih etti. Adalet, özgürlük ve eşitlikten oluşan bir alternatifti bu… Siyaseti boğmamak lazım, çünkü bu silahı getiriyor.” (Sinn Fein lideri Gerry Adams)

Tüm milliyetçilikler gibi, BDPli siyasetçilere hâkim olan milliyetçi düşünceden de uzağım. BDPli siyasetçilerin yer yer hamlaşan ve duyarsızlaşan politikalarını da tasvip etmiyorum. En son, BDPli vekillerin PKK militanlarıyla karşılaşmaları sırasında sergiledikleri tavırları da sorun çözücü olgunluktan oldukça uzak buluyorum. Fakat devletin yasakları, PKK’nın silahları ve geçmişin karanlık anılarının gölgesinde siyaset yapan insanların yanlışlarını büyütmeyi de doğru bulmuyorum. Hele ki bu yanlışlar üzerinden bu siyasetçilere siyaset yollarını daraltmayı yanlışın ötesinde bir facia olarak görüyorum.

Şemdinli’deki görüntüler Türk halkı ve Ankara’da büyük tepkilere yol açtı. Öyleki, hükümet BDPli milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik bir adım atmak zorunda kaldı. Başbakan Erdoğan, “Ya Kandil ya TBMM” diyerek, PKK ile aralarına net bir mesafe koymazlarsa BDPli milletvekillerine siyaset yolunun kapatılacağının işaretini verdi. Halbuki, mevcut şartlarda, ne BDPli vekilllerin PKK ile aralarına net bir mesafe koymaları mümkün, ne de bunu yapamayan BDPlilerin dokunulmazlarının kaldırılması yaşadığımız soruna olumlu bir katkı yapabilir. Fakat bu yazıda bu sorunları değil, Başbakan’ın çağrısında önemli bulduğum başka bir noktayı ele alacağım.

“Ya Kandil ya TBMM” öz itibariyle doğru bir yaklaşım. Kürt sorununun çözüm yeri TBMM’dir ve TBMM bu sorunu çözmede yeterli güce ve iradeye sahip olamazsa maalesef kan akmaya ve zihni kopuşlar yaşanmaya devam edecektir. Fakat burada kilit soru şu: Meclis böyle bir irade ve güce nasıl sahip olur? El-cevap: adil seçimler, çoğulcu siyaset ve serbest tartışma ile. Bunun gerçekleşmesi içinse, hükümetin genel olarak siyasetin önünü açması, özel olarak da TBMM’nin Kürtler’in nazarındaki itibarını arttırması gerekmektedir. Şöyle açayım:

1) Kürtler ve Meclis

BDP’yi Meclis’e davet ederken Meclis’in Kürtlerin nazarındaki itibarını da artırmak lazım. Elbette ki Kürt sorununun çözüm yeri Meclis’tir; ama önemli olan buna Kürt sorununun birincil muhatabı olan Kürtlerin de inanmasıdır. Hâlbuki şu anki durum hiç de öyle değil. Elimizdeki anketler, Kürtlerin çoğunun Meclis’e yönelik bir güven taşımadığını ortaya koymaktadır. 2007’deki Dünya Değerleri Anketi’nde, (anadili Kürtçe olan) 91 katılımcının %56’sı Meclis’e hiç yahut çok güvenmediğini belirtmiştir. SAMER’in 2012’deki Diyarbakır anketinde ise, bu rakam %62’ye çıkmıştır.

WVS anketi (2007). Soru: Meclis’e ne kadar güveniyorsunuz?

SAMER Diyarbakır anketi (Ağustos 2012)

Neredeyse her 3 Kürt’ten 2’sinin Meclis hakkında olumsuz bir düşünceye sahip olduğu bir tablo var önümüzde ve bu tabloyu değiştirmeden Meclis’in Kürt sorununu çözme potansiyeline sahip olması çok zor. Peki, Meclis’in itibarı Kürtlerin gözünde nasıl artar? Benim mütevazı önerilerim şunlar:

  • Hiçbir demokraside olmayan ve seçimlerin “adil ve serbest” olma özelliğini baştan yok eden, dahası bugün Kürtlerin önemli bir kısmı tarafından “Kürt barajı” olarak algılanan, yüzde 10 seçim barajı %3-5 aralığına çekilmeli. Çoğunlukçu değil çoğulcu bir siyaset inşa edilmeli.
  • 70,000 kişinin oy verdiği Hatip Dicle gibi Kürt siyasetçilerin sandalyeleri, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) ve Anayasa’nın sorunlu maddeleri üzerinden YSK eliyle ele geçirilmemeli.
  • Avrupa Birliği’nin ve insan hakları kurumlarının sürekli revize edin dediği TMK, seçilmiş Kürt siyasetçiler üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallandırılmamalı. En son Leyla Zana örneğinde gördüğümüz gibi, TMK’nın sorunlu maddeleri üzerinden Kürt milletvekillerinin “sözlerinden” dolayı 10-15 seneyle mahkûm edilmesinin önüne geçilmeli.
  • Başta devlet görevlileri olmak üzere tüm Türkiye BDPli siyasetçilere ve onların temsil ettiği “milli irade”ye saygı göstermeli. Bir Türk polisi bir BDP milletvekiline “Ben sizi milletvekili tayin ettiğimi hatırlamıyorum!” diyememeli.
  • TESEV’in iki sene evvel yaptığı somut öneriler üzerinden, Siyasal Partiler Kanunu’ndaki anti-demokratik ve kısıtlayıcı hükümler kaldırılmalı ve seçim yardımlarında adalet sağlanmalı.
  • Kısaca, seçimleri adil, siyaseti de çoğulcu kılacak adımlar atılmalı….

2) Kürtler ve Siyaset

BDP’yi “yasal” siyasete ve Meclis’e davet eden Türk siyasetinin yapması gereken, her fırsatta PKK şiddetiyle ilişkisinden dolayı BDP’yi karalamak değil; BDP’yi bu ilişkiden uzaklaştıracak bir siyaset/proje üretmektir. Bunun yolu da siyaset kanallarını genişletmek ve kültürel hakları vakit geçirmeden tanımaktır. Fakat Türkiye bunların hiçbirini yapmıyor. Aksine, sivil siyaset alanını anlamsızca daraltan adımlarda ısrar ediyor:

  • Yüzlerce BDP’li siyasetçi ikna edici olmayan zayıf ve sübjektif bağlantılarla KCK operasyonlarıyla tutuklanıyor. “Ortaçağdaki sorgulama mantığıyla” (Etyen Mahçupyan) icra edilen ve kaçınılmaz bir şekilde “siyasi” olan (Orhan Miroğlu) bu davalar, bir bütün olarak “BDP’yi suçlu duruma düşüyor” (Ahmet Altan) ve “siyasetin tasfiyesi” (Ali Bayramoğlu) sonucunu doğurup “demokrasiye ve barışa engel oluşturuyor” (Hasan Cemal). Bu yüzden de Günsiad Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu’dan Doç. Dr. Vahap Coşkun’a kadar BDP ile organik bağı olmayan geniş bir Kürt aydın kitlesi, şiddetle mücadelenin çok ötesine giden mevcut hukuki operasyonları “muhalefeti sindirme” ve “muhalif unsurlara gözdağı verme” şeklinde yorumluyor…
  • Kürt siyasetinin çoğulculaşması ve şiddetten arınması için BDP-dışı aktörlerin de Kürt siyasetine dâhil olması gerekiyorken; Altan Tan, Büşra Ersanlı ve Müge Tuzcuoğlu örneklerinde barizce gördüğümüz üzere, adeta Kürt siyasetine dokunan yanıyor.
  • TMK’nın muğlak ve özensiz maddeleri üzerinden ‘bölge’de insanlar “Murat Karayılan hakkında ‘terörist başı’ ifadesini kullanmamak”, “ROJ TV’ye demeç vermek”, “ölen PKK’lıların cenazesine katılmak”, “yasak bir şarkıya erbane ile ritim tutmak” gibi komik sebeplerle tutuklanarak ifade özgürlüğü baltalanıp sivil siyaset zemini dinamitleniyor… Bu tabloyu gören uluslararası insan hakları örgütleri Türkiye’yi “protestonun terör suçu addedildiği ülke” olarak tanımlıyor ve bu konudaki hak ihlallerine dair onlarca sayfalık raporlar yazıyorken, Kürt sorununa deva olacak bir siyaset alanının mevcudiyetinden bahsedilebilir mi?
  • Kürt siyasal tarihinde önemli bir yeri olan Kemal Burkay ve Tarık Ziya Ekinci gibi Kürt aydın ve siyasetçilerin siyasi görüşlerine fiili bir sansür uygulanıyor ve bu kişiler “sadece ve sadece PKK’ya muhaliflikleri oranında” dinleniyor. PKK-karşıtı Kürt siyasetçilere yönelik bu “araçsal” yaklaşım, hükümetin “siyasi çözüm” noktasındaki samimiyetine de gölge düşürüyor. Oslo’da PKK ile hakları ve özerkliği müzakere eden ama “federatif çözüm” yanlısı silahsız Kürt siyasetçileri dikkate almayan Türkiye, “Silah Kürtlerin sigortasıdır” düşüncesindeki Leyla Zana’yı (ve onun temsil ettiği kitleyi) bu düşünceden vazgeçirebilir mi?
  • Merkez medyada Kürt meselesi konusunda hükümeti sertçe eleştiren Türk gazeteciler (Ali Akel, Banu Güven, Ece Temelkuran, Mehmet Altan, Perihan Mağden, Yıldırım Türker…) birer birer işlerini kaybediyor.  Ki bu bizi çok önemli bir soruya getiriyor: Türk muhaliflerin “nefes darlığı” çektiği bir özgürlük(süzlük) atmosferinde, Kürt muhaliflerin “nefessizlikten” boğulmadan hayatta kalması ve siyaset yapabilmesi ne kadar mümkündür?

Kürt siyasetinin şiddetten arınmasını samimi bir şekilde isteyen bir Türkiye’nin izleyeceği yol bu olmamalı bence. Açıkçası, mevcut tablo, Kürt siyasetinin şiddetle arasına mesafe koymasını isteyen değil, bilakis bunu engellemek isteyen bir devlet politikası görünümü veriyor…

——

Aslında Kürt sorununun “siyasal” çözümünden bahsederken, Kürt sorununun çözümü için atılması gereken özel adımlardan değil, Türkiye’nin modern dünyanın (ya da Mustafa Kemal’in ifadesiyle “muasır medeniyetin”) özgürlük ve demokrasi noktalarında geldiği noktayı yakalamak için atması gereken zorunlu adımlardan bahsediyoruz. Unutmamamız gerekir ki, son yıllardaki tüm “demokratikleşme” diskuruna rağmen, Türkiye’nin Freedom House’un demokrasi indeksindeki bireysel özgürlükler ve siyasi haklar skorları 2004’ten bu yana değişmemiştir (3,3) ve Türkiye hala “yarı özgür” ülkeler ligindedir. Taraf’tan Yıldıray Oğur, iki hafta evvelki yazısında, “PKK Türkiye’yi 1990’lara davet ediyor” şeklinde bir yorum yapmıştı. Oğur’un kısmen katıldığım yazısında es geçtiği nokta ise şuydu: “modern dünya da Türkiye’yi 2012’ye davet ediyor”. Hem Türkiye’nin kaderini hem de Kürtlerin “ya Kandil ya TBMM” seçimlerinin sonucunu belirleyecek olan da Türkiye’nin 1990’lar ile 2012 arasındaki seçimi olacaktır. Genel olarak modern dünyanın geldiği demokratikleşme çizgisini yakalamadan, özel olarak da siyasetin önünü açıp TBMM’nin itibarını kuvvetlendirmeden, Kürt siyasetçilere “Ya Kandil ya TBMM” baskısı yapmak ise, ne Kürtlere ne de Türkiye’ye parlak bir gelecek vaad etmemektedir…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s