Yüz Yıllık Yanlışlık: Milliyetçilik Çağında “Millet-i Hâkime” İnadı

Tarihte her şey tekerrür eder; önce trajedisonra komedi olarak.” (Karl Marx)

Hüzünlü ama yaygın bir hikayeydi “bölge”nin hikayesi.  Çağın yükselen  fikirlerinin etkisine giren “bölge”nin siyasi liderleri, ihtişamlı günleri çoktan geride kalmış bir ülkenin gittikçe merkezileşen yönetimine tepki duyuyor ve  siyasal ve kültürel hak taleplerinde bulunuyordu. Anadilde eğitim, yerel yönetim özerkliği, temsilde adaletti istedikleri. Ama bu talepler merkezi hükümet tarafından “nankörlük” ve “ihanet” olarak görülüyordu…

“Bölge” halkının dili Türk yöneticilerin nazarında “medeni” bir dil değildi.  Türk yöneticiler “bölge” halkının anadilde eğitim taleplerini geri çeviriyor ve “o güya ‘güzel ve zengin lisanlarıyla’ kim bilir hangi edebi ihtiraslarını tatmin etmek için kendi dillerinde okullar açma taleplerine resmi makamlarca izin verilmemesine öfkelenmelerini, alaycı ve acıma dolu bir gülümsemeyle izliyorlardı.” (OAA, s. 156).

Türk yöneticilerin “akıl almaz budalalıklarından biri de harflere karşı yürüttükleri mücadele idi.” (OAA, s. 256). “Bölge” halkının yerel dilinin alfabesine karşı hummalı ve şiddetli bir kampanya düzenlemişti yöneticiler. “Bölge”nin diliyle mektup yazma ya da kitap bulundurma “suçunu” işleyenler; falakaya yatırılmak, zindana atılmak ya da sürgüne gönderilmek cezalarından ceza beğeniyorlardı.

Türk yöneticiler “bölge” halkının siyasal ve kültürel eşitlik talepleri karşısında sadece hiddetlenmiyor, aynı zamanda şaşırıyorlardı da. Zira onlara göre zaten herkes eşitti! “Bölge” halkının çocukları paşa da, vali de, diplomat da olabiliyordu. Ortada bir sorun yoktu ve eşitlik talebinde bulunanlar “nankörlük yapıyordu”!

“Bölge” halkı ve liderleri ayrılık değil özerklik istediklerini her defasında ısrarla vurguluyorlardı. Fakat Türk yöneticiler, “bölge” halkının her düşüncesinin ardında “bölgeyi ülkeden ayırmaya dönük gizli bir arzunun bulunduğunu kelimenin tam anlamıyla sabit bir fikir haline getirmişlerdi.” (OAA, s. 255). Bu yüzden, tüm kültürel ve siyasal talepleri “hıyanet” olarak addettiler ve bu taleplere şiddetle karşılık verdiler. Ne var ki, bu sabit fikir ve bu fikre binaen alınan önlemler, Türk yöneticilerin “söndürdüklerini düşündükleri ateşi daha da harlandıracaktı”. (OAA, s. 255). “Türkler dar görüşlülükleri yüzünden ‘bölge’de kendi mezarlarını kendileri kazmışlardı… Bölge halkını ‘iyi birer Türk’ yapmak yolundaki geç kalmış, çocukça girişimleri, her iki halkı da sadece felaketle sonuçlanabilecek trajik bir yanlış anlaşılma çıkmazına sürüklemişti.” (OAA, s.180). Ve “bölge” halkı, her geri çevrildiğinde, her falakaya yatırıldığında, her köyü bombalandığında, merkezden daha bir kopuyordu…

Ve Arnavutluk böyle koptu…

Bugün kulaklarımıza oldukça tanıdık gelen yukarıdaki hikâye, bundan yüz sene önce Arnavutluk’un Osmanlı’dan ayrılışının hikâyesi. Alıntılar da Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca Arnavutluk’taki egemenliğini sürdürmek için işbirliği yaptığı Avlonyalı ailesinin bir ferdi olan Avlonyalı Ekrem Bey’in Osmanlı Arnavutluk’undan Anılar (1885-1912) adlı kitabından… 

Sultan Abdülhamit de İttihat ve Terakki yöneticileri de “kardeşlik” çağrısı yaptılar kültürel ve siyasal taleplerde bulunan Müslüman tebaalarına; ama sahih bir inanç değildi onların kardeşlik fikri. Kendilerini “millet-i hâkime” olarak gören Türklerin keramet-i kendinden menkul “yönetme hakkı”nın üzerini örten bir diskurdu sadece. Birlik güzeldi; ama Türkler direksiyonda olduğu sürece! Milliyetçilik çağında bu “direksiyon sevdası”nın sürdürülebilir olmadığını anlayamadılar son Osmanlılar. Motor ve pusula sıkıntılı olduktan sonra direksiyonda kimin olduğunun önemli olmadığını da! Balkanlardaki “bölge” bu yüzden erken ve kanlı bir şekilde koptu. Acı olan şu ki, Arnavutluk’un kopuşundan tam yüz yıl sonra, bu sefer neo-Osmanlılarbaşka “bölge”lerde devam ediyor “millet-i hâkime” inadına

Reklamlar

8 comments on “Yüz Yıllık Yanlışlık: Milliyetçilik Çağında “Millet-i Hâkime” İnadı

  1. Merhaba Faruk Hocam,
    Şu günlerde burada okuduğum kaynaklardaki realistik bakış açısından fazla etkilenmiş olmalıyım ki, insanın doğasının gerçekten kötü olduğu fikrini kabul etmeye başladım. dünkü derste, devletlerin karar alıcılarının etik ve ahlaki kararlardan ziyade, bireysel değerlerini de hiçe sayarak daha radikal ve rasyonel karar almalarını tartıştık. ve tabi bir sonuca varamadık, karmaşık ve cevabı zor sorular sorduk, karar alıcıları anlamaya çalıştık ve birden kendimi savaş kararı vermiş bir lider olarak gördüm! etik ve çıkarın bu kadar iç içe geçmesi, insanlık tarihi boyunca savaşsız bir yılın dahi olmamasını çok iyi açıklıyor işte. Osmanlı hem ‘birlik ve beraberliğini düşünüp,kuvvetlendirmeyi hem de ahlaki ve insani davranıp hak kavramının hakkını verebilmeyi’ söz konusu yapacak konumunda değildi.Olsaydı zaten tarih büyük ihtimalle bambaşka gelişecekti. Ama bugün tarihin tekerrür etmesine göz yummak ve göz göre göre imkansız olanı isteyip, iki toplumu birbirinden ayırma mücadelesine devam etmek, ahmaklık ve aymazlıktan başka birşey değil. Aydınlık zihinlere ihtiyacımız var, insanlık derslerine, hukuk derslerine, adalet ve kültür derslerine ihtiyacımız var, toplumsal güzelliği oluşturan unsurları anlamaya ihtiyacımız var ama…Ne acı ki, insanoğlunun doğası kötü ve bu kötülükten vazgeçmek gibi de bir derdi yok. ne büyük bir ikilem! insanlık tarihi gibi, bizim toplumumuz da çatışmalar ve savaşlarla ilerliyor, gelişiyor büyüyor,güzelleşiyor,modernleşiyor!!! Daha çok gelişelim o zaman!

    • Merhaba Kadriye,
      İsveç’in soğuğu seni fazla karamsar ve kötümser yapmış! 🙂
      İnsan kötü değildir; ama kötülüğe meyyaldir. Bu yüzden otoriteye ve kurallara ihtiyaç var. Ama sorun şu ki otoriteyi ele geçirenler de çabucak güç zehirlenmesi yaşıyor. Güç bozuyor ve güçlüler hep “kötü” oluyor
      Realizm önemli bir yaklaşım. Onsuz ULS anlaşılamaz. Ama hem Gramsci’yenlerin vurguladığı teori ile çıkar arasındaki ilişkiyi göz ardı etmemeli, hem de Realizm’in “Soğuk Savaş” yıllarında serpildiğini unutmamalıyız bence…
      Savaşların temel sebebi “kötülük” olduğu kadar “irrasyonellik”tir. Abba Aban’ın dediği gibi, maalesef insanoğlu “tüm diğer seçenekleri tüketmeden” ve duvara toslamadan realiteyi kabul etmemektedir.
      Selamlar,
      P.S. Biraz ısın öyle dön buralara! 🙂

  2. yaklaşık 15 gündür kesintisiz süren puslu ve soğuk havanın etkisini bünyem kaldıramadı daha fazla sanırım:) o zaman şöyle diyebilriiz; realizim soğuk zamanların ideolojisiymiş 🙂 ben okudukça uluslararası topluma inancım artar sanıyordum ama pek öyle uzaktan göründüğü gibi değilmiş hiçbirşey, aslında biraz kendimi kandırıyorum çünkü her ne kadar böyle yazsam da bir tarafım olumsuzlukları alabildiğince eleştirip, olumlu ve güzel şeyler yapılabileceğini şiddetle savunuyor:) korkmayın hocam, biz karadenizliler istesek de bu kadar karamsar olamayız 🙂

    • Bilgi, insanın ayaklarını yere değdirir, gerçekçi ve temkinli olmaya iter. Ve bu iyidir. Dünyayı kurtaramayacağını anlayıp üzülürsün belki; ama karşılığında da ne yapabileceklerinin farkına varıp enerjini daha feasible projelere aktarırsın…

  3. bizim siyasiler, olayları Eflatunun genç dönem düşüncelerinden hareketle yorumluyor gibi. İşçiler, bekçiler ve Yöneticiler…Yöneticiler Türkler, İşçiler ise Kürtler… Eflatun her ne kadar genç dönem fikirlerinden sıyrılıp yaşlılığında din temelli devlet anlayışına sahip olmuşsa da o da irtica korkusu:) ile bu yüzyılda mevzu etmeye değer bir konu bile değil.. Ya da Aristotales”İn köle sınıflandırması…Efendiler ve köleler.. efendi olan Türkler. Köleler ise her zaman ihtiyaç duyulan, ağır işler yaptırılan kesim. Yani Kürtler…bize hikmet sevgisinin (Felsefe) babaları diye öğretilen insanların düşünceleri böyleyken ve Türk aydın ve yönetici adayları sadece bu ve benzeri kaynaklarla yetiştirilirken Sokrateslerin (ki felsefe tarihinde başka bir sokrates yoktur diye düşünüyorum) çıkmasını beklemek beyhude gibi…
    İnsan neden yaşadığına ve yaratıldığına kemal manada vakıf olduğu zaman sorunlar çözülmeye başlayacaktır…Dünyayı yorumlamada ve yaşananları açıklamada yeni pencere açanlar önce trajediyi ardından da komediyi mükerrer şekilde izlemeye mecburdurlar.
    Adil bir otokratın altında yaşamak mı tercihe şayandır. demokratik sistemle başa geçen üç-beş demogogun zalimce idaresi altında yaşamak mı.. Hangisi tercih edilmelidir. ve kime göre; neye göre??? Aklın yolu bir derler…Aklın yolu hiçbir zaman bir olmadı. 7 milyar insan varsa 7 milyar da akıl vardır. Ancak Akl-ı Selim’in yolu birdir. Ona da ulaşmanın yolu bellidir.
    Kaleminize ve yüreğinize sağlık…

    • Abdülgani,
      Katkın için sağol. Derinlere dalmışsın gene… Mevzuların da pek çok. Kısaca ikisine değineyim sadece:
      İnsanca ve kardeşçe bir yaşam için Sokrat’lara ihtiyacımız varsa, işimiz iş. Tüm peygamberlerin ve yeryüzü terbiyecilerinin en temel (ve en sade) öğüdüne kulak versek yeter bence: “Kendin için istediğini kardeşin için de iste!”… Sokrat olmayabiliriz; ama yine de “Yes, we can!
      Otokrasi sevdasından vazgeçiremedim seni! 🙂 Adil bir otokrat olabilir, ama adil bir otokrasi asla. (Atalarımızınkiler de dahil) tüm otokrasiler zulüm düzenleridir. Demokrasiler de zalimliğe açıktır. Ama sonuçta demokratik bir sistemde insanın buna karşı yapabilecekleri vardır. Bu yüzden de eğer bir demokraside zulüm varsa, insanlar buna karşı yeterli bir direnç göstermedikleri (ve bu sebeple de bir nevi hak ettikleri) içindir. Fakat otokrasilerin zulmü kaimdir ve gayr-i iradidir… (Hem otokrasi, cüzi iradeyi siyasal alandan dışladığı için, gayr-i İslamidir; ama bu bahis çok su götürür).
      Selamlar…

      • hocam benim otokrasi olsun diye bir derdim hiç olmadı 🙂 Ancak demokrasi (bugünkü şekli itibarıyle) olmasın diye bir derdim hep oldu.. benim demokrasi tasavvurum çok farklı. Günümüzdekiler gibi değil… Günümüzdekiler kitlelerin tiranlığı ya da kitleleri istedikleri yollara kanalize eden demogogların…Bilenlerle bilmeyenlerin bi olamayacağı ilahi buyruğuna muhalefet bir sistem bugünkü…Biraz daha yazarsam bir zamanlar Aysun Kayacı’nın gördüğü muameleye maruz kalabilirim 🙂 benim yönetim anlayışımda elitizm var… Alimlerin ve Fakihlerin (hukuçuların) elitizmi..Dolayısyla günümüzdeki demokrasiye inanmıyorum..Bu gibi sistemle çözüm beklemek çok sukut-u hayal yaşamamıza sebep olur… sukut-u hayaller ise yaşama sevincini ve inancını alır götürür..Cüz’i irade mevzusuna gelince Cebriyye gibi tabi ki düşünmüyorum. Rüzgarın önündeki yaprak değiliz.. Ancak adı üstünde Cüzzi İrade…Cüzzi işte…Cüzzi olan iradeye ve sınırlı olan akla hadlerinden fazla anlam yüklüyoruz.. bu da Musa’nın düşmanı Firavun gibi kendimize rablik payı çıkarmamıza sebep oluyor.. Bugün Türk yöneticilerin birçoğu rablik özellikleri taşıyorlar. inkar etseler bile bu böyle.. rububiyyet yani terbiye edici olmak..Bu sebepten Türkler Kürtleri, Amerikalılar bir başkalarını terbiye etme telaşında. Son söz olarak şunu söylüyorum ki bugün eleştirdiğimiz ne kadar şey varsa idarecilere dair, hepsi bizdendir. Kema tekunu yuvella aleykum (Herkes layık olduğu idareyi bulur)…Haccac’a neden Ömer gibi olmuyorusun (100 bin insan öldürdüğü rivayet edilir) dendiğinde siz Ömer’in sahabesi gibi olun ben de Ömer olayım demiştir.. Yani Eğitim Şart :). İyi idareye layık olmak, onu hak etmek için..

        • siyasetçilerin “rablık” özentisine yaptığın vurgu güzeldi. ama tehlikeli sulardasın hakkaten. uzatmayayım ki cevap hakkı doğmasın ve başın ağrımasın… Kısaca şu düşüncem: 1) mevcut demokrasiler de elitist sistemlerdir zaten. 2) hangi bilginin daha değerli olduğu da bilginin insanı daha insan yaptığı da şüpheli. ortalık ırkçı prof.’lardan geçilmiyor nitekim… Türkiye’nin pek çok sorununun çözümüne, “az bilenler” çok bilenlerden daha yakın bence… Neyse uzatmayayım ve dağıtmayayım. selam ile… 😉

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s