Ahmet Altan Yazsın, Hesabı Biz Öderiz…

Başbakan Erdoğan Ahmet Altan’a gene tazminat davası açtı… Ve daha güzel bir Türkiye’ye dair umutlarımızı biraz daha kararttı…

Yapısal hiçbir sorununun halledilmeden el-alemin tasarrufu ve yan sanayisi üzerinden şişerek büyüyen Türk ekonomisini bir “başarı öyküsü” olarak gören ekonomik naifliğine ve “AK Parti önceden demokrattı, şimdi değil” şeklinde dışavuran kuramsız siyasi yaklaşımına rağmen, Türk basınının yüz akıdır Ahmet Altan. Ahmet Altan sıradan bir yazar değildir çünkü. Türkiye’de -yanlış yaptıklarında- Başbakan’ı, Genelkurmay’ı ve PKK’yı aynı sert tonda eleştirebilen tek kişidir o. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin mevcut tek “cesuryüreği”dir. Bir blogcunun ifadesiyle, “Ahmet Altan ‘işine bak general’ dediğinde, İlker Başbuğ generaller ordusuyla ülkede 12 Eylül tandansı estiriyordu ve o cevabı vermek sıkıyordu; Başbakan’a ‘kof kabadayı’ dediğinde, Başbakan bu ülkedeki en güçlü adamdı.” Üçüncüsünü de ben ekleyeyim: Murat Karayılan’a “Sen kimsin?” diye efelendiğinde, PKK bir düzine özel korumayla gezen türkücüleri sokak ortasında alnından vuruyordu… Bu yönüyle, Ahmet Altan, Amerikalıların “speaking truth to power” (iktidara karşı hakikati söylemek) dedikleri ve Peygamber’in de “en büyük cihat” olarak nitelediği işi yapan “iki cihanda dert görmeyesi” bir adamdır…

Başbakan Erdoğan’ın Ahmet Altan’a dava açması birçok sebeple büyük bir yanlıştır. Öncelikle, Ahmet Altan’ın (ya da aynı hafta Başbakan’ın kendisine de dava açtığı Perihan Mağden’in) yazılarındaki ifadeler dünyanın geldiği noktada hakaret olarak değil “sert eleştiri” olarak addediliyor (ki bu yüzden zaten Altan mahkûm olsa bile AİHM’den dönecek bu karar). Tamam, Başbakanlarını Sodomize bir vaziyette çizebilecek kadar “özgür” olan Avrupalılar kadar “edepsizleşmeyelim”; ama hakaret çıtamızı da “kof kabadayı” ve “devlet yardakçılığı” ifadelerine kadar düşürmememiz gerekiyor. Başbakan ile Paul Auster arasında Türkiye ve İsrail üzerinden özgürlük tartışması yaşandığı şu günlerde şunu da hatırlatmak lazım belki: İsrail’in Taraf’ı diyebileceğimiz Haaretz gazetesinde hemen her hafta İsrailli yöneticiler  “yangın çıkarma hastası”, “aptallık” ve “haydut” gibi ağır ifadeler kullanılarak eleştirilmektedir. Basın özgürlüğünde İsrail’in bile bir hayli gerisinde olmak yeterinde açıklayıcı değil mi?

Fakat burada daha büyük bir sorun var. Türkiye, hakaretin zinhar tolere edilmediği ve derhal cezalandırıldığı bir “ağzı düzgünler ülkesi” değil ki! Başbakan’ın bir muhalefet liderine “edepsiz, alçak, ahlaksız” diyebildiği, İçişleri Bakanı’nın da bir milletvekiline “beyinsiz” diye atıf yapabildiği bir ülke burası. Bu yüzden, demokrasiye değer veren tüm insanların bu noktada biraz durup, “Başbakan’ın ve bakanların serbestçe hakaret edebildiği ama muhalif basının ‘sert eleştiri’ yapamadığı bir ülke nasıl adlandırılır ve hangi kümeye ‘düşer’?” diye sorması gerekiyor sanırım. Brüksel’e giderken Moskova’ya ya da Pekin’e mi kırdık yoksa rotamızı?

Ahmet Altan bir cesuryürek. Dolayısıyla davalarla yılacak değil. Ki bunu bir önceki davada yaptığı destansı savunma ile de kanıtlamış birisi. Ama Başbakan’ın Altan’a açtığı dava, Altan kadar cesur olmayan pek çok kalemi ürkütüp sindirebilir ya da en azından oto-sansüre yönlendirebilir. Bu yüzden, Başbakan’ın Altan’a açtığı davalar kişisel bir mesele değil, bilakis Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgili bir meseledir.

Evet, Türkiye AKP iktidarları döneminde bir hayli yol aldı ve değişti. Fakat “yeni Türkiye” söyleminin sarhoşluğundan uyandığımızda karşımıza hala sıkıntılı bir tablo çıkmaktadır. Türkiye uluslararası indekslerde hala demokrasi değil “melez rejim” olarak tanımlanmakta ve sivil özgürlükler konusunda Arnavutluk, Bolivya, Endonezya, Mozambik ve Papua Yeni Gine gibi ülkelerle aynı skoru paylaşmaktadır. Basın özgürlüğü konusunda ise durum daha da vahimdir ve Türkiye dünya liginin “düşme hattı”nda bulunmaktadır. Basın özgürlüğü indeksine giren 179 ülke arasında Türkiye Tunus, Uganda, Rusya ve Malavi’nin ardından 148. sırada bulunmaktadır.

Bu sıralamanın vahametini hala anlayamayanlara, UNESCO’nun basın özgürlüğünün demokrasi ve ekonomik kalkınma ile ilişkisini ortaya koyduğu raporuna bakmayı tavsiye ederim. UNESCO’nun raporu, basın özgürlüğünün “siyasi istikrar”, “hukukun üstünlüğü”, “insani gelişme”, “kişi başına gelir”, “fakirlik” ve “eşitsizlik” gibi pek çok hayati kavram ile kuvvetli bir ilişkisi olduğunu göstermektedir. Yani basın özgürlüğü, salt bir demokrasi meselesi olmanın çok ötesindedir ve “medeni ve müreffeh” bir toplum olmanın bir rüknü ve belirleyicisidir. Bu yüzden de üzerine titrememiz gereken bir özgürlüktür…

Titreyeceğiz ama nasıl? Bu noktadan sonra Türkiye nasıl daha fazla demokratikleşecek ve özgürleşecek? İktidarın gerçekten “muktedir” olduğu bir ülkede, AKP’nin Türkiye’yi daha fazla demokratikleştirmesi mümkün mü? Bu soruya ben olumlu bir cevap veremiyorum. Çünkü gerçekten “muktedir” bir iktidarın bir ülkeyi demokratikleştirdiği tarihte nadiren görülmüştür. Güç bozar ve güçlü hep daha fazlasını ister. Demokratikleşmenin ve özgürleşmenin esas motoru hemen her zaman muhalefet olmuştur. AKP’nin 2010 yılına kadar Türkiye’deki demokratikleşmede baş aktör oluşu da, o yıla kadar Türk siyasal “gerçekliğinde” hala “muktedir” olamayışından kaynaklanıyordu. Şimdi, 2012 yılında, AKP’nin muktedir olduğu bir Türkiye’de, AKP’den ciddi demokratikleşme hamlelerini atmasını beklemek gerçekçi değildir. Bu, siyasetin tabiatına aykırıdır ve buradaki suç da AKP’nin değildir. Çünkü demokratikleşme özü itibariyle iktidarın gücünü sınırlamaktır ve 2010 yılından bu yana Türkiye’de tek iktidar AKP’dir.** Bu yüzden de, AKP’nin –Mahçupyan’ın ifadesiyle- “kendi kontrolündeki devleti topluma kıyasla ufaltmak” manasına gelen demokratikleşmedeki isteksizliği, talihsiz olmakla birlikte, siyaseten anlaşılır bir durumdur. AKP’nin “muktedir” olduğu bir Türkiye’de, demokrasinin gerekleri olan seçim barajının düşürülmesi, siyasi partiler kanununun değiştirilmesi, yerel yönetimlerin özerkliği, TMK’nın revizyonu ve ifade özgürlüğünün genişletilmesi gibi hamleler, ancak demokratik bir muhalefetin seferberliğiyle gerçekleşebilir. Fakat Türkiye’nin sorunu da talihsizliği de tam olarak budur: muhalefetteki partilerin hiçbiri “ortalamada” AKP’den daha demokrat değil. (Demokrat olanlar da seçim barajından dolayı Meclis’e giremiyorlar)…
.
Bu durumda Türkiye demokratikleşme yolunda nasıl mesafe alacak (ve Ahmet Altanlar yazmaya nasıl devam edecek)? Bu soruya net bir cevabım yok; ama demokratik muhalefetin Meclis dışından da yapılabildiğini hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum. Şunun gibi mesela: Ahmet Altan kendisi yahut kurumu adına özel bir “dava hesabı” açsın. Ve kendisine ve diğer demokrat kalemlere açılan dava giderlerini demokrasiye gönül vermiş insanların bu hesaba yapacağı bağışlarla karşılasın (ilk 1,000 lira benden!). Ne Başbakan Erdoğan’ın ne de başka bir Türk siyasetçinin böyle bir toplumsal cevap karşısında tazminat davaları konusundaki ısrarını sürdüreceğini düşünmüyorum…
.
Ahmet Altan (ve tabiî ki tüm diğer demokratlar) yazsın, hesabı biz öderiz…

________________________

** Burada şu dipnotu düşmekte fayda görüyorum. AKP, homojen bir parti değil, değişik muhafazakar bloklardan oluşan bir koalisyondur. Şu sıralar MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK operasyonları çerçevesinde ifadeye çağrılması ve hemen ardından iki üst düzey Emniyet görevlisinin görevden alınmasıyla patlak veren koalisyon-içi çatışma, “özel” ve “olağanüstü” yetkilerin demokratik bir düzende yeri olamayacağını ve bu tür yetkilerin dönüp dolaşıp iktidar ehlini de vurabileceğini kendisine göstererek, belki de Başbakan Erdoğan’ı TMK’nın revize edildiği ve özel yetkili mahkemelerin yetkilerinin daraltıldığı bir Türkiye’nin herkes için en hayırlısı olduğu fikrine yakınlaştırabilir. Yani AKP’nin demokratikleşme yönünde hamleler atması tamamen ihtimal dışı değildir; ama atılan adımın kendisi ve çevresi için “net fayda” getirdiğine kani olması gerekiyor Başbakan Erdoğan’ın. Dileyelim ki Ahmet Altan ve Ali Bayramoğlu‘nun dün bu yönde yaptıkları çağrılar hüsn-ü kabul görsün Ankara’da…

Reklamlar

One comment on “Ahmet Altan Yazsın, Hesabı Biz Öderiz…

  1. Edit: Bu yazıdan 11 gün sonra AİHM Başbakan’a hakaret cezasından dolayı Türkiye’yi mahkum etti: http://www.gazeteport.com.tr/yazar/12/safile_usul/2023

    Şöyle diyor AİHM kararında:

    Türk mahkemesinin Erbil Tuşalp hakkında verdiği karar Tuşalp’in ifade özgürlüğünü ihlal etmiştir…
    AİHM yüksek mevkideki politikacılara yapılan eleştirilere sıradan bir kişiye karşı yapılan eleştirilerden çok daha fazla tolerans gösterilmesi gerektiğinin altını çizer…
    Türk mahkemesinin Başbakan Erdoğan hakkında kullanılan ifadeleri saldırgan (offensive) ve provokatif olarak yorumladığı görüşler, öyle olsalar bile, Erbil Tuşalp’in kendi değer yargıları ve siyasal bakış açısı temelinde dile getirdiği görüşleridir…
    Sonuç: Türkiye ifade özgürlüğünü engellemekten Erbil Tuşalp’e 5.000 Avro ödeme cezasına çarptırılmıştır
    .”

    Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından son derece önemli bir karar bu. Keşke doğruları hep Avrupa’dan öğrenmeye ihtiyaç duymayacak bir olgunluğa erişebilseydik…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s