Acıklı Bir Hikâye: Türkiye’nin 1915 Politikası (2)

Bir önceki yazımıTürkiye Cumhuriyeti hem ahlaki gereklilik hem de ulusal çıkarları gereği 1915 politikasında bir paradigma değişikliğine gitmek zorundadır” şeklinde bitirmiştim. Bu yazımda yeni paradigmanın kanaatimce içermesi gereken dört temel parametreyi ele alacağım.

1. Soykırım kavramından uzaklaşmak: Türkiye’nin 1915 politikasında yapması gereken en temel değişiklik “soykırım değildir!”den “nedir?”e geçmektir. Çünkü soykırım kavramına odaklanmak, (yaşamının sonlarına doğru 1915’i “soykırım” olarak adlandıran büyük Osmanlı tarihçisi Donald Quataert’ten İsviçreli hukukçu Guenael Mettraux’a kadar pek çok entelektüelin de altını çizdiği gibi) insanların yaşadığı büyük dramı gölgede bırakan bir siyasallaşmaya sebep olmakta ve  maalesef sorunun tüm taraflarını yozlaştırmaktadır. Türkiye uluslararası camiada 1915’in bir “soykırım” olarak tanınmasına karşı mücadelesine tabii ki devam edebilir; ama bu mücadele ancak ve ancak 1915’teki zulmü anlama ve bu acıyı paylaşmaya yönelik bir politikayla birlikte uygulandığında anlamlı ve sonuç verici olabilir. Eğer bir benzetme yapacaksam, Türkiye’nin PKK’nın bir “terör örgütü” olarak tanınmasına yönelik uluslararası mücadelesi önemlidir; ama bu mücadele ancak ve ancak PKK’nın varlık sebebini anlamaya ve bu sebebi ortadan kaldırmaya yönelik bir politikayla birlikte ele alınırsa anlamlı ve sonuç verici olabilir.

(Burada bir parantez açıp şunu da belirtmek isterim ki, içinde yaşadığımız dünyanın mevcut siyasi/ekonomik yapılanması içinde, ben “soykırım” kavramının kullanılmasını genel olarak da yanlış buluyorum. 1915’i bir soykırım olarak tanımlamıyorum; ama öyle tanımlasaydım bile mevcut “soykırım kampanyalarına” karşı çıkar ve 1915’e soykırım olarak atıf yapmazdım. Zaten aynı sebeple, Hamas’ın ve PKK’nın terör örgütü olduklarını düşünmekle birlikte, “Hamas teröristi” ya da “PKK teröristi” ifadelerini kullanmaktan kaçınıyorum. “Güç tanımlayabilmektir” diyen Wade Noble’ı haklı çıkarırcasına, kavramların ve “insan hakları”na yaklaşımın dibine kadar siyasallaştığı bir sistemde, 1915’in soykırımlığına vurgu yapanlar (mesela bunu acemice yapan Serdar Kaya ve Stephen Zunes  ve daha profesyonelce yapan Taner Akçam), farkında olmadan adaletten çok adaletsizliğe hizmet ediyorlar bence… Bu önemli bir konu; ama şimdilik bu parantezi kapatıp “soykırım” kavramının sorunlarını başka bir yazıya bırakayım).

2. Özür ve kısmi tazminat:  Hukuki olarak adını ne koyarsak koyalım, 1915 tehciri büyük bir kitlesel zulüm ve bu yüzden de insanlığa karşı suçtur. Resmi Türk tezine tam destek veren birkaç kişiyi dışarıda tutarsak, 1915’i soykırım olarak görmeyen yabancı akademisyenler bile ya 1915’in aslında soykırım tanımına uyduğunu fakat 1948 öncesinde gerçekleştiği için “hukuki olarak” soykırım addedilemeyeceğini, ya da toptan yok etme kastı mevcut olmadığı için 1915’in “soykırım değil ama etnik temizlikolduğunu düşünürler. Ama önemli olan şu ki bu iki “orta” görüşü kabul etmesek dahi sonuç değişmez. 1915 tehciri bir güvenlik önlemi olarak bile oldukça sorunludur ve bundan zarar gören insanlardan özür dilenmesi aklın ve vicdanın gereğidir.  Kendi insanlarınızın ve toprağınızın güvenliğini temin edebilmek için bir karar almışsanız ve bunun sonucunda on binlerce masum insan zarar görmüşse, aldığınız karardan zarar görenlerden özür dilemeniz ve kısmi de olsa zararın tazmini için uğraşmanız gerekir.  Unutmamamız gerekir ki 90’larda “güvenlik icabı” uygulanan köy yakmalarından doğan zararlar bugün devletimiz tarafından tazmin edilmektedir. Ve yine unutmamamız gerekir ki resmi Türk tezinin önde gelen savunucularının tehcirle kıyas yapmaktan hoşlandığı İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon asıllı Amerikan vatandaşlarının toplama kamplarına alınması uygulamasından dolayı Amerika hem 1992 yılında resmi özür dilemiş hem de 1,6 milyar dolara varan bir tazminat ödemiştir.

Fakat aynen “soykırım” kavramında olduğu gibi burada da kavramlar ve metot konusu biraz çetrefillidir. Önceki bir yazımda da belirttiğim üzere, “özür” (apology) kelimesi hukuki çağrışımları olan ve toplumsal mesuliyeti ima eden bir kavram olduğu için devletlerin genelde tercih etmediği bir kavramdır. Bu yüzden Türkiye de ilk adımda “üzüntü” (regret) ifadesiyle başlayıp ötesini gelecek nesillere havale edebilir… Tazminat konusu da oldukça sorunludur. Çünkü Ermenilerin el konulan mallarının miktarının belirlenmesi, bu malların tam olarak kime geçtiğinin tespiti ve önceki nesillerin hatasının sonraki nesillere ödettirilmesi gibi önemli sorunları barındırır. Bu yüzden TC devletinin Ermenilere çok yüklü bir ödeme yapması gerçekçi de değildir adil de (ki zaten Ermenilerin çoğunun böyle bir talebi de yoktur). Fakat yine de sembolik de olsa bir tazminatın ödenmesi vicdanın ve aklın gereğidir. Çünkü -nerden bakarsak bakalım- Ermenilerin bu topraklarda “bıraktıkları” mallar on milyarlarca dolar değerindedir ve  Türklerin büyük bir kısmı -dolaylı da olsa- bu “emval-i metruke“den faydalanmıştır. Bu yüzden ben tazminatı yeni paradigmanın önemli bir parçası olarak görüyorum.  Fakat benim bireysel tercihim tazminatın devlet eliyle değil sivil toplum aracılığıyla ödenmesidir. 1915’i bir zulüm olarak gören ve bundan dolayı üzüntü (ve hatta hicap) duyan Türkler “gönüllerinden gelen” bir miktarı bir sivil toplum fonuna aktarsa ve bu fonda toplanacak birkaç milyar dolar ile Türkiye’deki Ermeni mirası kısmen ihya ve restore edilip Ermenistan’da da birkaç hastane, okul ve yetimhane açılsa keşke… (ben şahsen bir aylık maaşımı vermeye hazırım). Devletin resmi bir tazminat ödemesindense, binlerce Türk’ün bu şekilde bir ekonomik seferberliği bence Türkler ile Ermeniler arasındaki buzları eritmekte çok daha etkili olacaktır.

3. Vatandaşlık iadesi: 1915’te tehcir edilen Ermenilerin Anadoluluğunun yeniden tesisi de göçün sebep olduğu yaraların sarılması için atılması gereken bir adımdır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun geçtiğimiz günlerde sürpriz bir çıkışla “Anadolu topraklarından göçmüş her birey bizim diasporamızdır, dini ve mezhebi ne olursa olsun” şeklinde bir ifade kullanması ve bu şekilde yurtdışındaki Ermenileri “Anadolu diasporası” olarak tanımlaması muhteşem bir adımdı. Fakat eğer yurtdışındaki Ermeni diasporasını gerçekten de “Anadolu diasporası” kabul ediyorsak, emekli büyükelçilerimizden Volkan Vural’ın da iki sene evvel önerdiği gibi, Türkiye’nin Anadolu’dan göçertilen Ermenilerin torunlarına TC vatandaşlığı imkânını sunması gerekiyor. Bu hamle Ermenilerin Türkiye’ye bakışlarını yumuşatarak ve Anadolu ile bağlarını yeniden tesis ederek  “kardeşler” arasındaki bir kavganın yine kardeşler arasında sulh bulmasına yardım edecektir. Dahası, böyle bir adım yıllardır Tehcir kanununun “geçici” bir güvenlik uygulaması olduğunu iddia edenlerin samimiyetlerini ortaya koymak adına da bir fırsat verecektir.  Fakat ne ilginçtir ki, 1915 tehcirinin “geçici bir güvenlik uygulaması” olduğunu savunanların en önde gelenleri, bu “geçici” uygulamanın sonuçlarını geri döndürmeye yönelik gerekli bir adım olan vatandaşlık iadesine karşı çıkmaktadır. (Zaten en temel sorun da budur. Ermenilere vatandaşlık iadesine karşı çıkan herkes, aslında tehcirin fiili sonucuna (etnik temizlik) sahip çıkmaktadır ve –İhsan Dağı’nın da bir yazısında vurguladığı gibi- “gavursuz memlekette” yaşamaktan memnuniyet duymaktadır).

4. Ermenistan sınırının önkoşulsuz açılması: Son olarak, 1993’ten beri kapalı olan Ermenistan sınırının açılması gerekmektedir.  Türkiye, sınır kapısının açılması için Ermenistan’ın Karabağ işgaline son vermesini önkoşul olarak sunmaktadır. Fakat bu netice vermeyen bir politikadır; zira önkoşullarla barış gelmez. Barış esnek politikalar ve gerçekçi adımlarla gelir. Yukarı Karabağ meselesi kısa ve orta vadede çözümü olmayan bir meseledir; çünkü Ermenistan’ın Yukarı Karabağ’ın “Ermeniliğinden” vazgeçme ihtimali, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ın “Türklüğünden” vazgeçme ihtimalinden daha fazla değildir. Bu yüzden, gerçekleşme ihtimali son derece düşük olan Karabağ işgalinin sonlanmasında diretmek ve bunun için “entegrasyonun barışçıl etkilerini” heba etmek kanaatimce yanlış bir politikadır. Düşmanları müşteriye, küsleri de ortağa dönüştüren Avrupa projesinin en önemli ayağının ekonomik entegrasyon olduğunu unutmamalıyız. Ve bu entegrasyon sonucu minimize edilen tarihsel Alman-Fransız “düşmanlığının” günümüzdeki Türk-Ermeni “düşmanlığından” hiç de daha zayıf olmadığını da…

***

Şöyle bitireyim 1915 konusunu. 1915 meselesi basit bir “günah çıkarma” meselesi değildir. Bilakis, içinde yaşadığımız coğrafyanın kaderini ilgilendiren bir meseledir. Büyük/Emperyal güçler tarih boyunca daha güçsüz olan milletler arasında tefrika çıkarmış ve bundan güç devşirmiştir. Asya alt-kıtasında Müslümanları Hindulara, Ruanda’da Tutsileri Hutulara, Kıbrıs’ta Türkleri Rumlara, Anadolu’da da Ermenileri ve Kürtleri Türklere karşı kullanmışlardır… Bu oyunlara son vermek istiyorsak, şunu anlamamız gerek artık: Bu coğrafyada Türklerin Ermeniler, Kürtler ve de Rumlarla düşman olma lüksü yoktur. Çünkü aramızdaki düşmanlıklar devam ettikçe, her bir millet büyük güçler tarafından manipülasyona daha açık olacaktır. Büyük güçlerin asırlardır işe yaramış oyunlarını bertaraf etmenin yoluysa, yapmacık bir günahsız değil, hakiki bir oyunbozan olmaktan geçiyor; bunun yoluysa büyük bir paradigma değişikliğinden…

Reklamlar

16 comments on “Acıklı Bir Hikâye: Türkiye’nin 1915 Politikası (2)

  1. Merhaba Hocam,
    Şimdiye kadar takip ettiğim yazılarınız içerisinde -her ne kadar ifade etmemiş olsam da- katılmadığım noktalar vardı fakat bu yazınızdaki yaklaşımlarınıza tamamiyle katılıyorum. son bölümde ifade ettiğiniz ekonomik entegrasyon düşüncesine ve başkalarına size gönderdiğim bildiri metninde ben de vurgu yapmıştım. K.Sancak

    • Merhaba Kadir Hocam,
      Şerhsiz katıldığınız bir yazı yazabildiysem ne mutlu! 🙂
      Evet, ekonomik entegrasyon önemli. Kuzey Irak’la ilişkilerimizin son beş yıldaki seyri bile kafi bunu anlamak için.

      • Hocam yanlış ifade etmişim. düşüncelerimle sizin yazdıklarınız arasında paralellik görmüş olmam kendi düşüncelerimin haklılığı anlamında beni mutlu etti. her ne kadar okumamış olsanız da size gönderdiğim metinde bu konudaki düşüncelerimi belirtmiştim:) Bu arada şerh bizim haddimize değil, yerimizi biliriz:)

  2. Fakat benim bireysel tercihim tazminatın devlet eliyle değil sivil toplum aracılığıyla ödenmesidir. 1915’i bir zulüm olarak gören ve bundan dolayı üzüntü (ve hatta hicap) duyan Türkler “gönüllerinden gelen” bir miktarı bir sivil toplum fonuna aktarsa ve bu fonda toplanacak birkaç milyar dolar ile Türkiye’deki Ermeni mirası kısmen ihya ve restore edilip Ermenistan’da da birkaç hastane, okul ve yetimhane açılsa keşke… (ben şahsen bir aylık maaşımı vermeye hazırım). Devletin resmi bir tazminat ödemesindense, binlerce Türk’ün bu şekilde bir ekonomik seferberliği bence Türkler ile Ermeniler arasındaki buzları eritmekte çok daha etkili olacaktır.”
    Genel olarak her iki yazınızı da çok beğendim Faruk Hocam.Kendi düşüncelerimle de birebir örtüşüyor dedikleriniz o yüzden yazdıklarınıza ekstra bir yorum yapmayacağım fakat son yazınızın beni en çok etkileyen kısmı yukarıda alıntısını yaptığım kısım oldu.Bu öneri çok hoşuma gitti, çok içten ve samimi buldum. Ancak son Hırant Dink davası kararından sonra dahi sosyal medyada paylaşılanlar, nefret ve kin dolu gönderiler bu ülkenin ” önce insan” ”insanlık” kavramlarını çoktan unutmuş olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Ne yazık ki kendi sınıf arkadaşlarımın dahi paylaştıkları bu kin ve nefret dolu paylaşımları sadece içim acıyarak görüyor ve onlara cevap vermenin ne kadar yetersiz kalacağını görüyorum.

    Bunların dışında yazınızın bir kısmında parantez içinde bahsettiğiniz ”soykırım kavramının kullanılmasını yanlış buluyorum” un nedenini anlayamadım hocam. Bu düşüncenizin argümanı nedir ,beni aydınlatırsanız çok memnun olacağım.

    • Kadriye,
      Katkın için teşekkürler. Evet, maalesef milliyetçilik toplumları “önce insan“dan “önce biz” çizgisine “düşürerek” yozlaştırıyor. Ama ben insanoğlunun er geç milliyetçiliğin bir gerilik (hatta “günah“) olduğunu anlayacağına dair bir umudu taşıyorum hala… Yazmanın bir manası olmazdı yoksa!
      Soykırım kavramına yönelik itirazlarımı Mart ayındaki bir yazımda detaylı olarak ele almayı düşünüyorum. Kusuruma bakmazsan, detaylı cevabım için o zamana kadar bekleteceğim seni… Kısaca şunu söyleyeyim şimdilik. Yaşadığımız dünyada, aynen “terör” kavramı gibi, “soykırım” kavramı da siyasallaşmış ve küresel güç ilişkilerinin bir parçası olmuştur bence.

  3. Alev Alatlı’nın ‘Gogol’un İzinde’ serisinin sayısını hatırlayamadığım bir cildinde romanın Rus kahramanı Prens Aleksi Kristovoviç Zelenski, diğer kahramanı olan Türk kızına : “İflah olmaz bir romantiksin Kostantinoplu” der.Yine iğneyi kendine batıran ve kendisine dokunmayan yılanlara da dokunanların çizgisinde yazılmış yazınızı okuyunca aklıma her nedense bu replik geldi hocam.Şahsi düşüncem: eğer dünyada herkes bu romantiklikle yaşasa idi o devre “mutluluk devri” denirdi!

  4. Hocam sanırım romantik kelimesinin sözlük anlamı ile bahsettiğim kitapta ifade ettiği mana arasındaki farktan kaynaklanan bir ifade sorunu oluştu.Romanda bu kelime Rusya’nın ve dünyanın içinde bulunduğu durumu kendine dert edinen bir Rus aydınının idealistliği için söylenmişti.Yoksa sizin görüşleriniz için yukarıda bahsettiğiniz anlamda bir söylemde bulunmam haddime düşmediği gibi böyle algıladığım bir çizgide yazılmış yazıları çok da takip etmeyecek kadar mantık ve tarafsızlığa önem veririm.

    • Tuba,
      Kast ettiğin şeyin idealizm olduğunu fark etmiştim; düzeltmek istemiştim sadece. Kelimeler önemlidir, savaşı da keserler başı da…
      Sağlıcakla kal,

  5. Öncelikle bu konu hakkında farklı görüşlere sahip olduğumuzu belirterek yazınız hakkında müsadenizle bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum…

    1- Yaşananlar soykırım olarak nitelendirilemez çünkü sürgündür. İlla sorgulanacaksa 1915 önecesinde Kuzey Kafkasya’dan ve Balkanlar’dan sürülen milyonlarca müslümanla başlayalım adalet arayışına…

    2- Zarar görmüş ve acı çekmiş her masum insan için özür de dilenir, üzüntü de dile getirilir. Yeter ki duygular karşılıklı olsun, siyasete alet edilmesin. Acı çekenler tek milletten değildiler çünkü.

    3- Sürgün edilenlerin vatandaşlık hakları ellerinden alınmadığı gibi bu kimseler Türkiye sınırlarından da çıkarılmamışlardır. Yine de vatandaşlık kolaylığı sağlanabilir ama bu girişim ne samimi olur ne de rağbet görür.

    4- Sınırın kapalı tutulması kesinlikle doğru bir uygulamadır. Komşularına karşı düşmanca ve saldırgan bir siyaset izleyen Ermenistan devletine sınırlar açılarak mükafat verilemez. Dış politikada karşılıklılık ilkesi esastır. “Karabağ’ı biz aldık siz de Ağrı Dağı’nı alın…” sözleri ne çabuk unutuldu..!

    • Katkınız için sağ olun Vedat Bey. Kısaca cevap vereyim:
      1) Ben de 1915’i soykırım olarak değerlendirmiyorum zaten. “Etnik temizlik” en uygun kavram bence.
      2) Güçlü ve hakim bir devletin planlı ve kapsamlı zulmü ile zayıf bir halkın spontane ve rövanşist zulmü aynı değildir. Filistinlilerin de zulmü çoktur; ama Filistin-İsrail barışı önce İsrail’in zulümlerini görmekten geçer.
      4) Kuzey Kıbrıs ve Hatay Türk toprağı, Kosova Arnavut toprağı, Batı Şeria da Filistin toprağı ise, Karabağ da Ermeni toprağıdır… Tutarlı olmak lazım.

      • Siz sağ olun, Faruk Bey. İzninizle devam edeyim:
        1- “Etnik temizlik” her manasıyla çok ağır bir itham. “Nüfusun homojenleştirilmesi” diyebilirim ben buna ancak. Ermeni nüfusun ortadan kaldırılması değil dağıtılması amaçlanmıştır. Sebeplerini ve sonuçlarını ayrıca tartışırız.
        2- Düzenli ordu birlikleri ve çeteler ne zamandan beri zayıf (!) bir halk olarak nitelendirilmektedir? 3 sene sonra yerle bir olacak güçlü ve hakim (!) devletin hangi düzenli birliği devlet eliyle planlı bir zulüm uygulamıştır? Balkanlar’da, Anadolu’da ve Azerbaycan’da müslüman kesmekle meşhur, Erivan’ın en büyük meydanında heykeli olan Andranik’i tanımak yeterlidir bazen, ya da Rus General Mayewsky’nin raporlarını okumak, ilk Ermeni başbakan Kaçaznuni’nin itiraflarını dinlemek… Lobi oluşturmak için yabancı akademisyenlere para ile kitap yazdırılıyor diyenler ise 1916 ve 1921 basımlı İngiliz Dixon-Johnson ve Fransız Gaston Gaillard’ın kitaplarını okusunlar ya da İngiliz Mark Sykes’ın 1904 yılında yazdığı hatıratını.
        3- Verdiğiniz örneklerin hiçbiri birbiriyle bağlantılı değildir. Karabağ’ın özerk olmasını savunabilirsiniz ama Ermeni toprağı olduğunu asla. Dört yanı Azerbaycan yerleşimleriyle çevrili bir coğrafya nasıl olur da başka bir devlete peşkeş çekilebilir? Bir devletin kalkıp da diğer devletin göbeğindeki bir yerleşimi sırf dini ve etnik yapısından dolayı işgal etmesi, 1 milyon insanı evlerinden sürgün etmesi tutarlı mıdır? Pekala o zaman aynı mantıkla soruyorum: Kerbela, İran toprağı mıdır?

        • 1) Kavramları sulandırmamak lazım. Nüfusun homojenleştirilmesi etnik temizliktir zaten. Bugün 1915’i “en azından” etnik temizlik addetmeyen ciddi hiçbir akademisyen tanımıyorum. Bu konu tartışmalı değil benim içim. Neticede şöyle net bir pratiğimiz var: http://www.duzceyerelhaber.com/haber-detay.asp?id=5003&Ayse_Hur_
          2) Türklerin tipik olarak yaptıkları hatayı yapıyor ve (başta Andranik olmak üzere) Ermenilerin 1915 sonrasında (genelde de Rusların desteğiyle) yaptıkları rövanşist katliamları 1915’e gerekçe ve eşitleme gibi sunuyorsunuz.
          3) Karabağlılar Ermenistan’la birleşmek istiyorlarsa bu haklarıdır, aynen Kıbrıslılar için Enosis “tartışılmaz” bir hak olduğu gibi. Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı sadece Hatay, KKTC, Kosova ve Filistin gibi “işimize gelen yerler” için geçerli değildir… Karabağ meselesinin çözümü Karabağ’ın batısındaki bir-iki rayonla beraber Ermenistan’a bağlanmasıdır… Bu bir-iki rayonun “etnik temizlikle” Ermenileşmiş olması ve Ermenistan’a bağlanması durumu hazindir tabiki; ama (Türkiye ve KKTC de dahil) tüm ulus devletlerin kuruluşu böyledir zaten.
          Kerbela, Kerbelalılarındır; İran’la ne alaka. Böyle bir birleşme isteği duymadım hiç.

  6. “Bu konu benim için tartışmalı değildir” demek hiçbir akademik değerle örtüşmemektedir. Neticede böyle bir bakış açınız varken neyi ciddi algıladığınızın çok da bir ehemmiyeti yoktur.

    Aksine ben Ermenilerin 1915 öncesi faaliyetlerini ve 1915’i doğuran sebepleri anlatan kaynaklardan örnekler vermiştim. Bunları yazanlar da tipik olarak hata yaptıklarını iddia ettiğiniz Türkler değil Rus, Ermeni, İngiliz ve Fransız uyruklu, o dönemi birinci ağızdan anlatan şahıslardır.

    Alakasız benzetmelerinize sadece bir ironiydi Kerbela örneği. Ben Karabağ derken ve bahsetmiş olduğunuz konular (Hatay, KKTC, Kosova vb…) hakkında herhangi bir görüş belirtmemişken, kendi kafanızdakileri sanki benim görüşlerimmiş gibi ısrarla öne sürüp kendinizi haklı çıkarma çabanız gariptir.

    Son olarak hatırlatmak isterim ki Karabağ Savaşı’nda işgal edilen rayon sayısı 7 ve sürgün edilen Azerbaycanlı sayısı 1 milyondur. Buna sadece “hazindir” deyip, Ermenileri Karabağ meselesinde haklı taraf ilan eden kişinin önce kendi tutarlılığını gözden geçirmesinde fayda olacağını düşünüyorum.

    • Vedat Bey,
      1915 konusunda aynı şeyleri tekrar etmenin ikimize de faydası yok sanırım. 1915 tartışmamızı okuyuculara havale etmeyi tercih ediyorum bu yüzden…
      Ben yeterince ampirik ve mantıksal desteğin olduğu konularda tartışmayı tercih etmeyen bir “demokrat hayvan“ım. Siz akademik bulmayın, bense propagandaya ayıracak vaktim yok diyeyim.
      Karabağ sorunundaki temel istatistikleri sıralamanıza gerek yok. Yeterince haberdarım sorundan. Benim çözüm önerim Karabağ’ın batısındaki bir-iki rayonla beraber Ermenistan’a bağlanması karşılığında Ermenistan’ın diğer 5 reyondan çekilip Azeri mülteciler için de sembolik de olsa bir tazminat ödemesidir. Akıl ve realpolitik bundan başka bir çözümün mümkün olmadığını söylüyor bence.
      İşin garip tarafı, Ermenistan’ın Azeri topraklarında yapmasını istediğiniz şeyin yarısını dahi Türklerin Ermeni ve Rumların ellerinden aldıkları toprak ve mallar konusunda yapması gerektiğini düşünmememizdir. Tutarsızlık böyle bişey!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s