Acıklı Bir Hikâye: Türkiye’nin 1915 Politikası (1)

Yine bir devlet 1915’teki Ermeni dramı üzerinden siyasal rant devşirmeye çalıştı ve yine Türkiye bu şaklabanlığa (Zaytung‘a malzeme sağlamak dışında hiçbir işe yaramayan) içi boş bir tepkisel politikayla karşılık verdi. Görünen o ki Türkiye 1915’teki zulüm ve acıları güvenlik argümanı üzerinden hafife almaya ve meşrulaştırmaya devam ettikçe, sorunun tüm taraflarını yozlaştıran bu politik tiyatro hiç bitmeyecek…

Savaşa dair söylenen onca söz içinden en doğrusunu herhalde Aiskhylos söylemiştir: “Hakikat savaşın ilk zayiatıdır”… 1915 Ermeni tehciri, savaşta alınan bir karar olduğu için bir “güvenlik önlemi” olarak okunmaya müsait. Ama İsrail’in Nakba’sı, Amerika’nın Hiroşima’sı, Almanya’nın Holocaust’u, Japonya’nın Nanking’i de savaş içinde verilmiş (yahut uygulanmış) kararlar. Nedense bu kararların savaş zamanlarında alınmış olmaları gerçek amaçlarının ne olduğu konusunda bizim zihnimize hiçbir şüphe sokamazken, 1915 tehcirinin gerçek amacı konusunda “savaşın sisi”nden bir türlü kurtaramıyoruz zihinlerimizi…

Ulus-devletler nasıl inşa edilir? Uluslar nasıl icat edilir? Bu soruların cevaplandığı literatüre aşina olanlar, 1915 tehcirini “sıradan” bir ulus-devlet pratiği olarak görür. (Zira Amerika’dan İngiltere’ye, Almanya’dan Yunanistan’a, Bulgaristan’dan Uganda’ya, Çekoslovakya’dan Arjantin’e, İsrail’den Ermenistan’a, Sırbistan’dan Pakistan’a tüm ulus-devletler, “istenmeyen ötekiler” sınır dışına -ya da ahirete- göçertilerek kurulmuştur). Ve hem bu literatüre hem de Türkiye tarihine aşina olanlar ise -kahir ekseriyetle- 1915 tehcirini “tehcir-mübadele-Trakya olayları-varlık vergisi-6/7 Eylül olayları” ana halkalarından oluşan “Anadolu’yu gayrimüslimsizleştirme ve ekonomiyi Türkleştirme” silsilesinin önemli bir halkası olarak görür. Ulus-devlet kavramını yüceltenler için bir hayli acıdır bunu kabul etmesi, ama tarihsel gerçeklik maalesef budur: Her ulus-devletin bir “Nakba”sı vardır ve Türkiye’nin Nakba’sı da 1915 tehciridir. Artık merkez medyada da yazılabilen (ve dolayısıyla 301 kere destur çekmeyi gerektirmeyen) daha açık haliyle söyleyeceksek, Ermeni tehciri “büyük ölçüde etnik temizlik ve o arada da sermayeye el değiştirtme girişimidir.”

1915 tehcirinin de dâhil olduğu yukarıdaki silsilenin ne(den) olduğu konusunda bizim devletimiz de oldukça nettir aslında. Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’nın 1915’teki “Ermenilerin… sevklerinden hükümetçe takip edilen gaye, bu unsurun… bir Ermenistan Hükümeti kurmaları hakkındaki millî emellerini takip edemeyecek bir hale getirilmelerini sağlamak içindir”, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un 1930’daki “Cumhuriyet Halk Fırkası azasındanım, çünkü bu fırka bu vatanın maddi, manevi varlıklarını yabancıların elinden alarak Türk milletine verdi”,  Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun 1942’deki “Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz”, Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 2008’deki “Bugün eğer Ege’de Rumlar, Türkiye’nin pek çok yerinde de Ermeniler yaşamaya devam etseydi, acaba Türkiye aynı milli-devlet olabilir miydi?” ya da Başbakan Erdoğan’ın 2009’daki “Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu… Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” sözleri sanırım yeterli ipucu verir bizlere…   Yani arşivleri değil, zihinleri açmamız lazım bizim!

Dolayısıyla, geniş ve objektif bir perspektiften bakabilirsek, 1915 tehcirinin sebebinin çok karmaşık olmadığını da, bu sebebin bir sene öncesine kadar Ermeni vakıf mallarının gasp edilmesinin ya da Ermenilerin Türkiye Cumhuriyeti’nde memur olamamasının sebebiyle aynı olduğunu da görebiliriz aslında. Bu yüzden, 1915 tehcirinin ne(den) olduğunu çok da tartışmaya değer bulmuyorum. Bence asıl tartışılması ve değerlendirilmesi gereken 1915 vakasının kendisinden ziyade Türkiye Cumhuriyeti’nin bu vakaya yönelik geleneksel politikasıdır. Aşağıda saydığım sebeplerden dolayı, ben Türkiye’nin 1915 politikasını hem ilkesel açıdan sorunlu hem de Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları açısından yanlış buluyorum.

Türkiye’nin 1915’e yaklaşımı 1915’te ne olduğundan ziyade “ne olmadığı” üzerine kurgulanmış bir yaklaşım. Türkiye 1915’in bir soykırım olmadığını söylüyor ve “soykırımın yokluğunu” tehcirin meşruluğu için yeterli bir durum varsayıyor.  Hâlbuki “soykırım değilse Ermeni tehciri meşrudur” gibi bir algı oluşturmak yanlıştır. Ben -mevcut bilgimle- 1915’in bir soykırım olmadığını ve -mesela- soykırım konusunda en iddialı isimlerden biri olan Taner Akçam’ın Ermeni Meselesi Hallolunmuştur kitabında soykırıma delil olarak kullandığı tüm belgelerin zayıf mesnetler ve zorlama yorumlarla malul olduğunu düşünüyorum. Ama yine de masum insanları kitlesel bir şekilde ölecekleri bir yolculuğa zorlamak -bir güvenlik uygulaması olarak bile- sorunlu ve gayrimeşrudur. Asıl amacı ne olursa olsun, netice itibariyle, 1915 tehciri, binlerce masum insanın ölümüne sebep olmuş bir karardır ve bu kararı Osmanlı yönetimi almıştır. İsrail’in Gazze’deki 1,000 sivil ölünün hesabını Hamas’ın üç-beş füzesine yıkması ne kadar kabul edilebilir ise, yüz binlerce Ermeni’nin ölümüne sebep olan bir kararın suçunu birkaç bin Ermeni çetecinin üzerine yıkmak da o kadar kabul edilebilirdir. Neticede sizin aldığınız bir kararla büyük bir zulüm meydana gelmişse, burada birinci mesele bu zulmü görmek ve acısını paylaşmaktır, zulmün nasıl adlandırılacağı üzerine bir kampanya oluşturmak değil.

Türkiye’nin “soykırımın yokluğuna” odaklanan geleneksel yaklaşımı ironik bir şekilde uzun vadede kendisine zarar da vermektedir. Ermenilerin pek çoğunun Türkiye’ye ve Türklere yönelik özel bir nefreti yoktur. (Aksini düşünenlere TRT’nin harikulade çalışması Dostluğu Hatırlamak belgeselini izlemelerini şiddetle tavsiye ederim).  Fakat bugün hayatta olan Ermenilerin neredeyse tamamı, nasıl adlandırıldığından bağımsız olarak, 1915’in “büyük bir felaket” olduğunu  düşünmektedir. Sorun da şu ki Türkiye’nin “soykırımın yokluğu” üzerinden 1915 tehcirini sıradanlaştırması ve bu tehcirdeki “büyük felaket”i görmek istememesi, mücadele ettiği “Ermeni nefreti” ve uluslararası kampanyaları büyüterek dönüp dolaşıp kendisini uluslararası arenada daha zor bir durumda bırakmaktadır. Nasıl ki “Türkiye partileri”nin Kürtlerin kültürel haklarına yönelik isteksiz yaklaşımları, özerklik/bağımsızlık gibi bir talebi olmayan 2 milyona yakın Kürt vatandaşımızın bu partilere değil de Kürt milliyetçisi partilere oy vermesine sebep oluyorsa; Türkiye’nin 1915’teki büyük acı ve zulmü hafife alıcı ve meşrulaştırıcı tavrı da, “soykırım” ifadesine özel bir önem atfetmeyen binlerce Ermeni’yi soykırım lobisinin yanına itmektedir. Bir diğer deyişle, Türkiye, geleneksel 1915 politikası sebebiyle karşısında daha kemikleşmiş bir Ermeni nefreti ve hareketi bulmaktadır.

Türkiye’nin son yıllarda yüksek sesle yaptığı “ortak tarih komisyonu” çağrısı da maalesef tehcirdeki zulmü anlamaya değil “soykırımın yokluğu”na odaklandığı için yukarıdaki sorunla maluldür. Buna ilaveten, “ortak tarih komisyonu”nun Türkler ile Ermeniler arasındaki mevcut yaklaşım farkına bir çözüm sunabilme ihtimali de yoktur zaten. Çünkü tarihçileri objektif ilim âşıkları, tarihsel materyalleri de yoruma kapalı hakikatler varsaymak doğru değildir. Tüm sosyal bilimciler gibi tarihçiler de kafalarındaki sorulara ve ellerindeki materyale yaklaşırken ideoloji ve çıkar baskılarından azade olamazlar. “Marksizm’in en büyük faydası bize sosyal bilimlerin ideoloji olduğunu göstermesidir” diyen Cemil Meriç’e ve “Metin yoktur; her şey yorumdur” diyen Nietzsche’ye kulak vermek ve bilimi, hele ki sosyal bilimleri, kutsamamak gerekir… Tarih bilimine göre çok daha pozitif birer bilim dalı olan Hukuk ve Tıp’ta bile bugün “Cumhurbaşkanı’nın görev süresi” ve “kolesterolün zararlılığı” gibi konularda ideolojik tutumlar ve yorumsal tercihler sebebiyle akademik camia bölünmüşken, 1915 konusunda akademisyenlerin uzlaşabileceklerini ummak büyük bir yanılgıdır. Ve daha da önemlisi, daha dün devlet tarafından bombalanarak öldürülen 34 vatandaşımızın “sivilliği” ve katliamın “mazurluğu” konusunda manipülatif sis perdesi ve ideolojik bariyerlerler sebebiyle “kendi içimizde” uzlaşamayan bizlerin, 100 sene önceki ölümler ve katliamlar hakkında, hem de -aynen BM’nin Mavi Marmara raporunda olduğu gibi- her iki tarafın da sonucu beğenmediğinde mızıkçılık yapmak için yeterince sebebi ve hazırlığı varken, Ermenilerle ortak bir noktada buluşabileceğimizi sanmak -eğer sinsice bir oyalama değilse- oldukça çocuksu bir beklentidir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti hem ahlaki gereklilik hem de ulusal çıkarları gereği 1915 politikasında bir paradigma değişikliğine gitmek zorundadır. Ana hedefleri Ermenilerin gönüllerini kazanmak ve yaşanan acıların uluslararası siyasete malzeme olmasını engellemek olacak olan yeni paradigmanın kanaatimce içermesi gereken temel parametreleri gelecek yazımda ele almaya çalışacağım.

Reklamlar

2 comments on “Acıklı Bir Hikâye: Türkiye’nin 1915 Politikası (1)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s