Irak (2): Amerika’ya Söverken İmanı Kaybetmek!

Geçen hafta, ABD işgali sonrasındaki ölümlerden ve etnik çatışmalardan toptan ABD’yi sorumlu tutmanın yanlış olduğunu ele almıştım. Bu hafta da ABD’nin Irak’a müdahalesini kategorik olarak gayr-i meşru ilan etmenin yanlış olduğunu ele alacağım. Amerika’nın müdahalesine karşı makul argümanlar bulmak mümkün. Fakat müdahaleyi eleştiren Türk entelektüeller bunu yanlış ve tutarsız argümanlar ile yapıyorlar. En sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Amerika’nın Irak müdahalesi, Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs müdahalesinden ya da NATO’nun 1999’daki Kosova müdahalesinden daha az meşru değildir bana göre.

Temel sorumuz şu: Bir dış müdahale ne zaman meşru olur? Bu sorunun cevabını küresel güç dengesinin gölgesinde çalışan Güvenlik Konseyi’nin kararlarında ya da adaletin tecellisinden ziyade uluslararası konjonktürün dayattığı politik uzlaşmalar olan uluslararası antlaşmalardaki garantörlük maddelerinde arayanlardan değilim ben. Daha basit bir prensibim var: Bir ülke içinde zulme uğrayan insanların kahir ekseriyeti yardım çağrısında bulunduğunda, tüm devletler için bu çağrıya cevap verme yetkisi ve ödevi doğar. 1400 yıldır okuduğumuz Nisa/75 ayeti de, 2005 yılından bu yana  uluslararası camianın genel bir ilke olarak kabul ettiği “koruma yükümlülüğü” (Responsibility to Protect)  prensibi de kabaca bunu söylüyor zaten. 

Bu çerçeveden bakınca, Amerika’nın Irak müdahalesi, Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs müdahalesinden ya da NATO’nun 1999’daki Kosova müdahalesinden daha az meşru değildir. Eğer “Uğrunda öleceğim pek çok davam var; ama uğrunda öldüreceğim tek bir davam dahi yok” diyen Mahatma Gandi gibi bir pasifistseniz ve Kurtuluş Savaşı ya da 1974 Harekâtı dâhil tüm şiddet kullanımlarına karşı iseniz, size saygı duymak ve imrenmek dışında hiçbir sözüm olamaz. Ama Kurtuluş Savaşı, Kıbrıs harekâtı, ya da Kosova müdahalesini “meşru şiddet kullanımı” olarak görüyorsanız, Irak halkının çoğunluğunun ABD müdahalesine de (işgaline değil) benzer bir gözle baktığını unutmamalısınız. Saddam yönetimindeki Irak’ta ezilen grupların (Kürtler ve Şii Araplar) büyük çoğunluğu ABD müdahalesini destekledi (Bkz: 1, 2, 3, 4). Ve son tahlilde, bir ülkeye yönelik dış müdahalenin meşruluğunu o ülkenin kendi halkının görüşleri tayin eder, “pasifistçilik” oyunlarını nedense hep başka halkların topraklarında oynayan entelektüellerinki değil.

(Sorunun Türkçesi: Amerikan işgali sonrasında yaşadığınız tüm zorlukları göz önüne aldığınızda, Saddam Hüseyin’den kurtulmanın buna değdiğini düşünüyor musunuz? “Worth it”: Evet, değdi.)

Burada şöyle bir karşı-argüman yapılabilir: “Irak’taki mazlum halk bir ABD müdahalesini istemiş olabilir, ama ABD Irak’a onları kurtarmak için değil, petrol ve üs için girdi.” Teoride makul gibi görünen bu argüman, pratikte “tutarsızlık” testinden çuvallar gene; çünkü aynı argüman 1974 Kıbrıs müdahalesi ya da 1999 Kosova müdahalesi için de yapılabilir. Bizzat Kosova bombardımanı sırasında ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Strobe Talbott’a göre, NATO müdahalesinin asıl sebebi, Kosovalıları zulümden kurtarmaktan çok, siyasi ve ekonomik liberalleşme trendinin önünde duran Sırp liderleri dize getirmekti.  Benzer bir argüman Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesi için de yapılabilir. Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları drama son vermek, Türkiye için asıl hedef olmaktan ziyade stratejik hedeflere yönelik bir araç idi. Ben söylersem pek inandırıcı olmayacağı için burada sözü yetkililere bırakayım: “Yunanistan’ın orada ne işi varsa Türkiye’nin de stratejik olarak o işi var” (Başbakan Erdoğan), “Orada tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile Türkiye’nin bir Kıbrıs meselesi olmak zorundadır” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, s. 179). Dolayısıyla, ezilenlerin yaptığı çağrı sonrasında meşrulaşan bir dış müdahaleyi müdahale edicinin “farklı” niyetleri üzerinden yanlışlayacaksak, bunu sadece 2003’teki müdahale için değil tüm müdahaleler için yapmamız gerekir (ki sanırım işi oraya götürmek istemez bizim “pasifistçiler”).

Ezilenlerin yaptığı çağrı sonrasında meşrulaşan bir dış müdahalenin, müdahale sonrasındaki olumsuz gelişmelerden yola çıkılarak ex post facto analizler ile gayr-i meşrulaştırılması da oldukça sorunludur. Bu, teorik olarak doğruluk payı bulunan bir yaklaşım olabilir; zira “haklı savaş”ın şartlarından biri de savaş sonrasında oluşacak barışın savaş öncesindeki barışa tercih edilebilir olmasıdır. Fakat ABD müdahalesi sonrasında Irak’taki ölümler ve kaos üzerinden ABD müdahalesini gayr-i meşrulaştırma çabaları hem yanlış hem de tutarsızdır. Yanlıştır; çünkü önceki yazımda belirttiğim üzere, müdahale sonrasındaki ölüm ve kaos Irak’ta her halükarda gerçekleşecek bir bahtsızlıktı zaten. Bu ölümler ve kaosun sebebi ABD müdahalesi değil, Saddam’ın demir yumruğunun ortadan kalkmasıdır. Tutarsızdır; çünkü ABD müdahalesine karşı çıkan Türklerin hemen hepsi, benzer bir durumun yaşandığı 1974 müdahalesini destekliyorlar. 1974 müdahalesi sırasında Kıbrıs’ta yüzlerce Türk ve Rum ölmüş, yüzlercesi de kaybolmuş, ve 150 binin üzerinde Kıbrıslı Rum ile 50 binin üzerinde Kıbrıslı Türk de yerinden edilip mülksüzleştirilerek çift taraflı bir etnik temizlik yapılmıştır.  Bu rakamlar hem müdahale öncesindeki ölüm ve sürgün rakamlarından daha fazladır hem de -nüfusa oranla- Irak’taki istatistiklere yakındır. Bu yüzden de Türkiye’nin 1974 müdahalesini savunup ABD’nin Irak müdahalesine karşı olmak tutarsız bir yaklaşımdır.

Bu tutarsızlık 1974 müdahalesiyle de sınırlı değildir. ABD müdahalesi sonrasındaki kaos ve istikrarsızlık üzerinden ABD müdahalesini gayrimeşrulaştıranlar şöyle bir mantık yürütüyorlar: (istikrar → müdahale → kaos) durumu olduğu için müdahale yanlıştır. Halbuki sırf kısa vadede kaosa ve ölümlere sebep olduğu için bir müdahaleyi gayrimeşrulaştırmayı doğru kabul edersek, kaoslara son verip istikrar sağlayan müdahaleleri de meşru görmek zorunda kalırız. Yani (istikrar → müdahale → kaos) sebebiyle müdahale yanlış ise, (kaos → müdahale → istikrar) durumunda müdahale haklı olur. Bu ise -12 Eylül 1980 darbesi dâhil- sanal bir istikrar sağlayan tüm askeri müdahaleleri meşrulaştırmak manasına gelir. “Irak’ta hayat hiç şimdiki kadar ‘güvensiz’ olmamıştı” diyerek Saddam yönetimindeki Irak’taki görece istikrara nostaljik bir özlem duyanların argümanları, tüm diktatör ve cuntaların en sevdikleri argümandır zaten: Biz olmasak tufan!

“İstikrar” kavramını haddinden fazla kutsamak ve onu demokrasi ve özgürlüğün üstüne koymak bu yüzden tehlikelidir zaten. Irak’taki kaos üzerine siyasal ağıt yakanlar şunu da bilmeliler ki bir gün -kendilerinin de istedikleri ve destekledikleri üzere- Batı Şeria’da bir Filistin devleti kurulduğunda, kısa vadede mevcut “istikrar” yok olacak ve kan gövdeyi götürecek. Çünkü Batı Şeria’da yaşayan 250,000 Yahudi yerleşimcinin yaklaşık dörtte biri o topraklardaki varlıklarını kutsamakta ve Batı Şeria’dan ayrılmamak için silah kullanmak da dâhil her türlü direnişi yapmaya hazır olduklarını söylemektedir. Yani bir gün Batı Şeria’da anlamlı bir Filistin devleti kurulmaya çalışıldığında, süreç İsrail’in 8,000 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı Gazze’den çekilmesinden çok daha kanlı olacak ve Batı Şeria son yıllarda hiç olmadığı kadar kaotik bir hal alacaktır. Ve Batı Şeria’daki mevcut işgalin sanal istikrarı Filistin devletinin doğum aşamasındaki mukadder kaosa ne kadar tercih edilebilir ise, Saddam döneminin sanal istikrarı da 2003 sonrası Irak’taki kaosa o kadar tercih edilebilirdir.

Irak’ta hayat hiç şimdiki kadar ‘güvensiz’ olmamıştı” diyerekten ABD’ye sövme uğruna Saddam devrini yüceltenlerin unuttuğu şey de bu zaten: Tabii seyrindeki tüm devlet oluşumları kısa vadede istikrarsızlığa ve çatışmalara gebedir. Bu realiteden ürküp, zulmün her daim var olduğu ve ölümlerin de “uzun vadeye yayıldığı” diktatörlüklerin sanal “istikrar”ını yüceltmek insancıllık değil çıkarcılık ve korkaklıktır. İşimize geldiğinde “tecavüzden de kötü” addettiğimiz darbeler, Libya’da, Suriye’de, Sudan’da, Irak’ta “istikrar adına” pek bir sevimlileşiyor nedense. İstikrar sevgisi tam da bu yüzden büyük bir dikkatle kalbe konulması gereken bir şeydir zaten. Aşırı dozu, insanı diktatör-perest yapıverir.

Küfür sözü, müminin imanını götürür bazen; maalesef Amerika’ya küfretme saplantısı da pek çoğumuzun “demokratik iman”ını götürüyor!

***

İnsanların öldüğü bir sürecin değerlendirilmesinde yanlış anlaşılmak hiç anlaşılmamaktan daha kötüdür. O yüzden son söz mahiyetinde şu netleştirmeyi yapmak isterim: Bu ve önceki yazımdaki amacım ne ABD müdahalesini ne de sonrasındaki işgali mutlak olarak haklı çıkarmak değildir. Daha ziyade, Türk entelektüellerini, ABD müdahalesi öncesi ve sonrasındaki zulümler üzerine öz-eleştiriyi de içeren daha objektif analizler yapabilmeye ve ABD müdahalesini diğer dış müdahaleler ile tutarlı bir şekilde değerlendirmeye davet etmektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s