Irak (1): Seyretmek Ucuzdur, Eleştirmek Bedava!

Amerika Birleşik Devletleri, 2003 Mart’ından bu yana devam ettirdiği Irak işgaline bu ay resmen son verdi. Geçtiğimiz haftalarda gerek yurtiçi gerekse yurtdışı basında ABD müdahalesi ve işgalinin Irak’a ne kazandırıp ne kaybettirdiği tartışıldı epeyce. Müdahale ve işgalin sonuçlarının sıhhatli bir analizi ancak tarihsel ve kıyaslamalı bir analiz ile mümkün iken, nedense Türk entelektüeller salt ölüm rakamları üzerinden fantastik ve mükemmeliyetçi analizler yaptılar hep. Türk basınında -genelde makul bir çizgide yazanlar da dâhil- hemen herkes ABD’nin Irak’taki sekiz yıllık işgalinin değerlendirmesini bu süreçte ölen siviller, tecavüze uğrayan kadınlar ve yerinden edilen insanların sarsıcı istatistikleri üzerinden yapıp -“gâvura sövmenin ucuzluğu”ndan da istifade ederek- ABD işgalinin Irak’a hiçbir faydası olmayan bir “facia” olduğunu ileri sürdüler (örneğin bkz: F.K., H.K. ve H.E.). Ben -sıradan insanlarda normal karşılayacağım- bu değerlendirmelerin Türk entelektüeller tarafından da bu kadar yaygınca yapılmasını sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik olarak değerlendiriyorum. ABD işgali sonrasındaki ölümlerden ve etnik çatışmalardan toptan ABD’yi sorumlu tutmayı da ABD’nin müdahalesini kategorik olarak gayr-i meşru ilan etmeyi de yanlış buluyorum. Bunların birincisini bu yazımda ikincisini de gelecek yazımda ele alacağım.

2003’teki ABD öncülüğündeki müdahale ve sonrasındaki işgal, Irak’ta 100,000’den fazla sivilin ölümüne, 2 milyon civarında Iraklının ülkeyi terk etmesine ve 10 binlerce kadının tecavüze uğramasına yol açan bir süreci tetikledi. Bu dehşet tabloya bakıp ABD’ye lanet etmek en kolay verilebilecek tepkidir. Fakat ABD işgali sonrasındaki tüm kaos ve ölümleri ABD’nin günah defterine yazmak feci bir yanlıştır. Çünkü işgal sonrasındaki kaos ve ölüm zaten Irak’ın kaderine yazılmış bir bahtsızlıktı. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bizim yarım asırdır “toprak bütünlüğü”ne halel gelmesin diye göbeğimizi çatlattığımız Irak, İngiltere’nin emperyal bir amaçla bir araya getirdiği ve “absürdistan” denecek boyutta suni bir devlettir. Bu suni devleti ayakta ve bir arada tutan da Saddam Hüseyin’in demir yumruğu idi. Ve Türkiye’nin de dâhil olduğu Sünni Müslüman dünyanın “Aman Irak Kürdistan’ı bağımsız olmasın ve aman Şiilerin yönetiminde Irak İran’ın dümen suyuna girmesin!” diye pek bir sevdiği  bu demir yumruk ortadan kalktığında Mezopotamya’da tarihin akışının normale dönmesi kaçınılmazdı. Normalleşme ise -Cumhurbaşkanı Gül’ün de İsraillilere nazikçe hatırlattığı üzere– “demografinin zaferi” demektir. Bu ise Irak’ta Şii bir yönetim demektir. Bu da bir iç savaş! Çünkü devletin tüm araçlarına hâkim olan Sünni azınlık bu imtiyazlarını savaşmadan bırakmayacaktı. Öyle de oldu nitekim!

Sınırlar üzerinden bulaşmak zorunda kaldıkları dış çatışmalara ilaveten, tüm devlet oluşumları aynı zamanda demografi-mühendisliği ve iktidar kavgaları üzerinden de iç çatışmalara gebedir. Bu yüzden de, Charles Tilly’nin vurguladığı üzere, devlet inşası (state-making) ile savaş (war-making) el ele gitmiştir genelde ve devlet oluşumu da kanlı bir süreç olmuştur hep. (Mustafa Kemal, İzmir’i aldıktan sonra boşuna “Şimdi birbirimizi yiyeceğiz!dememiştir. Ve tarihçi Cemil Koçak, 20. yüzyıldaki askeri darbelerimizin hepsini boşuna “ordu içi iktidar mücadelesi” olarak nitelendirmemiştir). Sünni azınlığın işgali altındaki Irak’ta da, Kürtlerin özgürlüğe Şii çoğunluğun ise Irak siyasetinde belirleyici söz hakkına kavuşması her halükarda “çok kanlı bir süreç” olacaktı zaten. Uzun-dönemli bir tarihsel perspektiften yoksun yahut karşılaştırmalı siyasetteki geniş literatürden bihaber olanlarımızın bile bugün artık Libya ve Suriye’deki kanlı gelişmeler sonrasında şunu anlamış olmalarını beklerdim: Hiçbir yerleşik güç savaşmadan bırakmıyor elindeki gücü…

Tam da bu yüzden, Saddam yönetimindeki Irak’ta dünyanın (ve Müslümanların) seçenekleri ikiydi: ya görece istikrar adına azınlık Sünnilerin işgal ve zulmünü sineye çekmek ya da bir dış müdahale ile uzun vadede gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kanlı yönetim değişimi ve bölünmeyi kontrollü bir şekilde hızlandırmak ve bu dönüşümün Ruanda-vari soykırımlara yol açmasını engellemek. Dünyanın önemli bir kısmı ikinci yolu seçti. Ve açıkçası ben de birinci tercihi ikinci tercihten daha ahlaklı bulamıyorum. Çünkü bugün Suriye’de ne oluyorsa, kendiliğinden bir yönetim değişikliği yoluna giren Irak’ta da daha kötüsüyle o olacaktı. Çok eskilere gitmeye gerek yok; Doğu Timor’un ya da Bangladeş’in bağımsızlık süreçlerine bakarsanız, bir dış müdahale olmadığında da, haksız yere başkalarının toprak ve yönetimlerini elinde bulunduran “Müslüman kardeşlerimiz”in bu gücün ellerinden alınmasını engellemek için yüz binlerce cinayeti ve tecavüzü işlediklerini göreceksiniz. “Irak’ta 30,000 kadına tecavüz edildi” istatistiğiyle ABD müdahalesine ve işgaline karşı olmak güzel; peki Bangladeş’teki 300,000 tecavüzü hangi büyük gücün hesabına yazacağız? ABD müdahalesi olmasaydı, Irak’taki siyasi gücün Sünni azınlıktan Şii çoğunluğa geçmesi “al gülüm ver gülüm” şeklinde mi olacaktı? Tarihsel Şii-Sünni ihtilafı, Baas rejimi döneminde Şiilere uygulanan akıl almaz zulüm ve bunun Şiilerin bir kısmında oluşturduğu rövanşist duygular, ve Irak’taki petrol kaynaklarının dengesiz coğrafi dağılımı göz önüne alındığında, herhangi bir dış müdahale olmasaydı bile, Irak’taki Şii-Sünni dengesinin tabii halini alması -büyük ihtimalle- en az son 8 yıldaki kadar ölümü ve zulmü ihtiva edecekti. 1991’deki otorite boşluğundan istifade ederek rejime karşı ayaklanan Kürtler ve Şii Araplar, bunun bedelini 10 binlerce ölü ve yüz binlerce mülteci ile ödemişlerdi. Unutmamamız gerekir ki 1993’teki barışçıl Çek-Slovak bölünmesi -aynen Gandi’nin barışçıl direnişi gibi- insanlık tarihinde bir istisnadır; ve maalesef insanoğlunun kahir ekseriyeti henüz Çekoslovakyalılaştırılamayanlardandır! Bu yüzden, ABD işgali sonrasındaki kaos ve ölümleri -mükemmel bir dünyada yaşadığımızı düşünerek- teorik bir boşlukta ele almak yanlıştır; bu kaos ve ölümleri 40 yıl önce Bangladeş’te, 20 yıl önce Ruanda’da ve bugün Suriye’de işlenen cinayet ve tecavüzlerle kıyaslamak lazım. Aksi abesle iştigaldir.  

Her halükarda kanlı olacak dönüşümleri dışarıdan seyretmek ve sürece müdahil olmuş aktörleri de akan kandan dolayı suçlamak ve bir de bunu “ahlaki” bir tutum olarak öne sürmek sorumsuzca bir tavırdır.  Eğer biz Müslümanlar yeryüzünde daha fazla rağbet görmek istiyorsak, entelektüellerimiz ve liderlerimizin kenardan ahlaki gazeller okumak dışında da bir şeyler yapabiliyor olmaları gerekiyor. Aynen Libya’da ve Suriye’de yaptıkları gibi, Irak’ta da katil ve zalim Baas işgaline son vermek için Müslüman dünyası ön ayak olsaydı, Irak’taki dönüşüm belki daha az kanlı olurdu. Akan her fazla kan “ahlaklı seyirci” rolünü oynayanlar yüzünden aktı…

Bu yüzden, “Aleyküm enfüseküm” (Siz kendinize bakın!) diyen bir kitaba inanan Müslüman entelektüel ve liderlere düşen, her halükarda kanlı olacak bir dönüşümde akmış olan kandan dolayı Amerika’ya sövmekten çok, akması mukadder olan kanı azaltmaya yönelik aktif bir rol oynayamadıkları için nefis muhasebesi yapmaktır.  

Reklamlar

4 comments on “Irak (1): Seyretmek Ucuzdur, Eleştirmek Bedava!

  1. Öncelikle Kaleminize sağlık hocam…
    akl-i selimin önünde iki seçenek var. ya cumhurbaşkanımızın da deyimiyle medeniyetimizin batı medeniyeti karşısında yenildiğini kabul edip bunu içselleştirecek ve hiçbir şekilde eleştiri yap(a)mayacağız, ve bize reva görülenleri kabul edeceğiz ya da aksini ispat noktasında azim ve gayretle mücade edeceğiz… değerleri ve insanlığı koruma adına…Ancak ne var ki NECAŞİ olmayı başaramayan bizler başkalarının Necaşi olmayışından dem vurmakta ve akl-i selimin dışında kalan üçüncü seçeneği seçmekteyiz: Tenezzül edip bir mum yakma gayretinde bulunmadan devamlı karanlığa küfretmek…Dün Bangladeşte Bugün Irak’ta ve Suriye’de yaşanan olayların sebebini ise Rad/11’de bulmak mümkündür: “Bir millet, sahip olduğu ilahî-insanî değerleri, benliğini, kendilerindeki yüksek hasletleri değiştirmedikçe, Allah o milletin elinde olan nimetleri değiştirmez, sosyal, siyasî ve ekonomik düzenlerini bozmaz”…O yüzden hangi toplumun başına kötü birşey geliyorsa o toplum başkasına küfretmeden önce kendini yoklamalı ve sorgulamalı…

    • Katkın için teşekkür ederim Abdülgani. Katılmamak elde değil.
      Ama nedense insanlar hep kendilerini değil dünyayı değiştirmeye talipler. Bu yüzden de dönüp dönüp aynı hataları tekrarlıyor insanoğlu.

      • lime tegulune ma la tef’alun: Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz,…tefsirinde yapmadığınız şeyleri söylemeyin değil de madem söylüyorsunuz yapmaya çalışın şeklinde geçer. Ancak biz hep söylüyoruz ve hiç yapmıyoruz. aynı hataları tekralıyoruz sizin de dediğiniz gibi… Mehmet Akif’in de yıllar öncesinden belirttiği gibi
        “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar,
        Hiç ibret alınsaydı eder miydi tekerrür”
        belli ki söylemeye devam edeceğiz ve devam edeceğiz söylediklerimizi yapmamaya ve ibret almamaya…ve devam edecek tarih tekerrüre…insanlığın kaderi olsa gerek bu…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s