“PKK Silahları Bırakmadıkça…”

Başbakan Erdoğan geçen hafta New York’ta yaptığı görüşmelerden birinde PKK’ya yönelik operasyonları savundu ve bu operasyonların “ancak PKK silah bırakırsa” biteceğini belirtti. Türk halkının büyük bir kesiminin paylaştığı ve ilk bakışta gayet normal ve isabetli gelen bu sözler, biraz derine inince, tek-taraflılığından dolayı çözümü zorlaştıran bir mahiyete sahip oluyor bence. Evet, PKK silahları bırakmadıkça devlet operasyonlara devam edecek; ama öyle gözüküyor ki, “devlet silahları bırakmadıkça” da PKK saldırılarına devam edecek. Burada, silahlı olmanın devletin tanımının bir icabı olduğunu hatırlatarak geleneksel “devlet silahları bırakır mı hiç?!” refleksini vermeden önce, “silahları bırakmak” ifadesini daha geniş bir perspektiften ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

Max Weber’den bu yana, “meşru şiddet kullanımı tekeli”ne sahip olmak, devletin tanımsal özelliklerinden biri olarak kabul edilir. Bu tanımca, bir yerde devlet gerçekten varsa, orada otoriteyi tesis eden ve gerektiğinde bunun için güç kullanan tek aygıt bu devlettir. Dolayısıyla, devlet nerede varsa, orada “silahların gölgesi” vardır ve orada “silahlar bırakılmamıştır”. Örneğin, devlet trafik akışını düzenlemek için kurallar koyar ve bu kuralların da para cezası veya hapis gibi yaptırımlarla -ve icabında silahların da yardımıyla- gözetilmesini sağlar. Yani trafik, devletin var olduğu ve bu yüzden de “silahları bırakmadığı” bir alandır. Burada önemli nokta şudur ki devletin trafikteki silahlı varlığı hem halkın rızasına dayandığı hem de uluslararası normlarla uyumlu olduğu için “meşru” bir yetkidir. Fakat devlet halkın rızasına ve evrensel hak ve özgürlüklere aykırı olarak bir alanı işgal ediyorsa, hem o alandaki mevcudiyeti hem de bu mevcudiyeti devam ettirmek için başvurduğu silah gücü gayrimeşrudur. Yakın zamana kadar Türkiye’nin başını ağrıtan başörtüsü yasağı buna örnek olarak verilebilir. Eğitim hakkı da inanç özgürlüğü de evrensel hak ve özgürlükler kapsamındadır. Bu yüzden, bir devletin dini bir kıyafeti yüksek eğitimde yasaklama hakkı yoktur. Başörtüsü yasağının uygulanması ve denetimi pek çok zaman güç ve kolluk kuvvetleri kullanımını mecbur kıldığından, başörtüsü yasağının olduğu bir yerde devlet “silah zoruyla” yüksek eğitime gayrimeşru bir şekilde müdahale etmektedir.

Buradan Kürt meselesine geçersek, Kürt meselesi, Ahmet Altan’ın da geçen gün net olarak ortaya koyduğu gibi, özü itibariyle “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerin ‘doğal’ haklarını vermemesi”dir. İnsanın anadilinde türkü çığırması, kitap yazması, anons yapması, eğitim alması veya vaaz dinlemesi evrensel insan haklarındandır. Fakat Türkiye’de devlet Kürtler’in anadillerinde eğitim almalarını, hutbe vermelerini veya havaalanlarında anons yapmalarını yasaklıyor. Bu fiilleri işleyenler hakkında da kolluk kuvvetlerinin yardımıyla kovuşturma başlatabiliyor. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kürtçe konusunda müdahil olmaması gereken pek çok alana müdahil olarak o alanları gayrimeşru bir şekilde “silahlandırıyor”.

İşte “devletin silahları bırakması”, devletin orduyu lağvetmesi ya da süresiz ateşkes ilan etmesi değil, olmaması gereken alanlardan çıkarak o alanları silahtan ve silahların gölgesinden arındırmasıdır. Yani “devletin silahları bırakması” noktasında aslolan devletin silahlara sahip olup olmaması değil, silahları sadece meşru alanlarda kullanmasıdır. Bu yüzden, “devletin silahları bırakması” ifadesini devletin silahlara toptan veda etmesi şeklinde anlamak yanlış bir anlam daraltmasıdır bence. (Zaten ne PKK’nın ne de Kürt siyasal hareketlerinin Türkiye’nin Kosta Rikalaşması gibi bir talebi yoktur). Devletin banka soymaya kalkışan ya da karakollarına saldıran kişilere tabiî ki silahla cevap verme hakkı vardır. Fakat devletin insanların anadilleriyle ne yapabileceklerine dair sınırlamalar getirme hakkı yoktur. Bu yüzden de devletin Kürtçe eğitimi silah zoruyla yasaklaması ile PKK’nın Türk öğretmenleri silah zoruyla bölgeden kovması arasında gayrimeşruluk açısından kategorik bir fark olduğunu söylemek zordur.  Ve ikincisine yönelik bir “silah bırakma” çağrısı, ancak birincisine yönelik bir “silah bırakma” çağrısıyla birlikte yapıldığında anlamlı ve netice verici olabilir. Zaten muteber düşünce kuruluşlarından Uluslararası Kriz Grubu’nun geçtiğimiz hafta Turkey: Ending the PKK Insurgency (Türkiye: PKK Başkaldırısını Sonlandırmak) başlığıyla yayınladığı rapor da tam olarak bunu yapıyor.

Başladığım noktaya dönersem, evet, PKK silahları bırakmadıkça devlet operasyonlara devam edecek; ama öyle gözüküyor ki, “devlet silahları bırakmadıkça” da PKK saldırılarına devam edecek. Zira Şerafettin Elçi’nin de geçen günkü röportajında vurguladığı üzere, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtçe’ye yönelik kısıtlamaları devam ettiği sürece, Kürt siyasal hareketlerinin devletle mutabakata varması pek mümkün gözükmüyor.  Ve haklılık duygusundan kaynaklanan tek taraflı ön-şartların bizi bu fasit daireden çıkaramayacağını görmemiz gerekiyor. Tam da bu noktada zaten Kuzey İrlanda’nın “Hayırlı Cuma” (Good Friday) tecrübesi, Kürt meselesi ve PKK’nın silahsızlanması açısından son derece önemli bir emsal teşkil etmektedir. Hayırlı Cuma anlaşması, Blair hükümeti’nin Mitchell Komisyonu’nun önerisini dinleyip IRA’ya yönelik tek taraflı silah bırakma ön-şartından vazgeçmesiyle mümkün oldu ve nihai anlaşma da sadece IRA’nın silah bırakmasını değil aynı zamanda İngiliz devletinin de Kuzey İrlandalıların hayatlarının nerdeyse her alanından çekilerek “silahları bırakması”nı içerdi. Zaten bu mütekabiliyetti Britanya’daki Cuma’nın hayırlı olmasını mümkün kılan. Aynen Britanya’nınki gibi, bizim etnik terör meselemizin çözümü de tek taraflı ön-şartlarla değil karşılıklı adımlarla mümkün. Ve iki Hıristiyan halkın bir Hayırlı Cuma inşa ettiği bir dünyada iki Müslüman halkın bir Hayırlı Cuma inşa etmesi o kadar da zor olmamalı; zira Cuma asıl bize kutsal!

Reklamlar

5 comments on ““PKK Silahları Bırakmadıkça…”

  1. Faruk Hocam,
    Öncelikle Ankara Ankara Strateji Enstitüsü ndeki yazarlığın hayırlı olsun. Aklıma takılan Kürtlerin Doğal Haklarının verilmemesi konusunda Ahmet Altanın yazdığı yazıdaki Anadilde Eğitim konusu. Dünyada böyle uygulamalar söz konusumudur, mesela Amerikayı düşünecek olursak anadili İspanyolca olan büyük bir çoğunluk var ama benim bildiğim kadarıyla hiç bir devlet okulunda ikidilli eğitim yok istiyene seçmeli ders olarak var, diğer özgürlükler muhakakki hakdır ve anlaşılır fakat eğitimde hissi davranmak doğrumudur. Hindistana bakacak olursak mesela onlar tamamen farklı bir durumda ve İngilizceyi eğitim dili yapmışlar. Devlet müesseselerinde vatandaşlara yardımcı olmak için kendi anadillerinde çalışan bulundurmak olabilir fakat Eğitimde tek anadil bunun yanında seçmeli diller şeklinde eğitim olmamalımıdır?

    • Ömer Hocam,
      Ülkenin belirli bir bölgesinde azınlık bir etnik grubun yoğun olarak yaşaması açısından bize benzeyen ülkelerin hemen hepsinde anadilde eğitim uygulaması var. Kanada, Britanya, İspanya, İsviçre, Belçika, Fransa, İsrail, Hindistan, Slovakya, Guatemala, Irak Kürdistanı… (Hindistan bu açıdan bir uç örnek, ülkede yaklaşık 700 kadar resmi dil var). Amerika’da ise özel okullara her eyalette izin olmakla birlikte, devlet okullarında sadece bazı eyaletlerde (mesela California ve New Mexico) immersed language education şeklinde var. Bu sistemde İngilizce bilmeyen Hispanic öğrenciler ilk 1-2 sene dersleri İspanyolca alıyor ve bu sırada da yoğun bir İngilizce eğitimi alıyorlar, 3. Sınıftan itibaren de dersler İngilizce devam ediyor. Açıkçası benim Türkiye için en uygun gördüğüm sistem de ABD’deki sistem. (Kürtçe özel okullar her yerde serbest olmalı. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde ise devlet okulları aşamalı karma eğitim vermeli). Fakat anadilde eğitimin nasıl olacağına ben değil, Kürt halkı ve Türkiye devleti karar verecek. İşin bu yönü (yani eğitimin nasıl yapılacağı) müzakereye açık zaten. Ama anadilde eğitimin bizatihi kendisi müzakereye açık olmayacak derecede evrensel ve temel bir hak olarak görülüyor yaşadığımız çağda.

  2. Faruk abi, yaziniz cok guzel, ozellikle meselenin bam teline dokunma gayretinizden dolayi takdir ediyorum. Silahlari birakma sartini on kosan devlet de bir noktada cozum istemiyor veya farkinda olmadan cozumsuzluge itiyor meseleyi. PKK silah birakmadan da devletin kendi icerisindeki azinliklara haklarini vermesi gerek, illa birilerinin silahla dayatmasina gerek yok! Bugune kadar bu konuda samimi olan bir yonetim cikmadi belki, ancak bu hukumet zaten bu konudan muzdarip ve magdur olmanin ne oldugunu biliyor, o yuzden bu meselelere yabanci degil Allah’tan. Kurtlerin meselesine gelince, bence anadilde egitim olayinin arastirilmasi gerek, Amerika’da bu konu hala netlige kavusmamis, hatta dun Alabama bir yasa cikararak, illegallerle mucadele yontemi olarak, okul yoneticilerinden her ogrencinin report unu police office e bildirmesi gereki diye, yani bu onemli bir mesele olarak gundemde. Bilingual education egitim veren okullar var, onlarin modeli arastirilabilir. Bizde nasil uygulanabilir, buna bakmak lazim. Aslinda ben de American Educational History diye bir ders almistim gecen donemde, bu konuya egilsem mi doktora tezi icin ne diyorsunuz?

    • Hakan hocam,
      Eğitimin her konusu gibi tabiiki anadilde eğitim de uygulamaya geçmeden önce etraflıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konu… Ama illegal immigrant’lara yönelik bir önlemi bu konuya bağlamak çok isabetli olmaz.
      Doktora tezin için birşey diyemem, ama en azından bir paper’ını bilingual education konusunda yazman hiç fena olmaz sanırım.

  3. Tabii illegallerin durumunu karsilastirmiyorum, sadece yontemi karsilastiriyorum, bizde illegal kimse yok, Turkiye devleti herkese kimlik vermis zaten doguda. Ancak kimlik vermekle mesele cozulmuyor, onlara istedikleri dilde egitim vermek, kadro yetistirmek, bunun nasil yapilacagi konusunda yontemler gelistirmesi gerek devletin. Amerika’da ise yontem ulke disina atarak gelisiyor gibi gorunuyor, egitimle cozulemeyecegini anladiklari icin herhalde. Veya egitimin daha cok sure alacagini ve sonunda bir Hispanic ulkeye donuseceklerini ongordukleri icin, ulkeyi kaybettiklerini dusundukleri icin boyle mucadele etmeye karar verdiler. Bizim ulkede ise, devlet herzaman mutlak mesrutiyetini kurmaya calisti, simdilerde Amerika’nin ilk yaptiklarini, yani multiculturalisme onem veriyoruz. Amerika ve Avrupa ise tam tersine yonde hareket etmeye basladi, bizim gibi mutlak mesrutiyet kurmaya calisiyor. Hadi hayirlisi, belki yanlis goruyorumdur!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s