Talihsiz bir dış politika hedefi olarak İsrail’in burnunu sürtmek

İsrail’in alışageldiğimiz saldırgan politikalarının bir uzantısı olan Mavi Marmara saldırısı sonrasında, Türkiye’nin “özür + tazminat” politikasında, İsrail’in de özür dilememe konusunda diretmesi (ve iki devletin arasını bulmaya çalışan BM raporunun da Türkiye’yi tatmin etmemesi) ile Türkiye İsrail’e yönelik sert bir yaptırım uygulama kararı aldı ve Türk-İsrail ilişkileri son 25 yılın en alt seviyesine indi. Bu noktada ben işler niye/nasıl bu noktaya geldi diye sormamız gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparken de, İsrail’in “şımarıklığı” ve BM Raporu’nun yanlılığı kadar Türkiye’nin “özür + tazminat” politikasının gerçekçiliğini ve nihai hedefini de sorgulamamız gerekiyor bence. Çünkü buradaki hedef Filistin meselesini sahiplenerek ve İsrail’in burnunu sürterek Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu güçlendirmek ise Türkiye belki istediğini elde edebilir. Fakat hedef İsrail’e yanlışını kabul ettirmek ve nihai olarak da Gazze ablukasına son vermek ise Türkiye’nin bu politikasının hedefine ulaşması oldukça güç; çünkü “özür + tazminat” (ya da yaptırımlar sonrasındaki haliyle “özür + tazminat + seyrüsefer garantörlüğü  + Uluslararası Adalet Divanı”) parametrelerine dayanan bir politika gerçekçi de değil tutarlı da.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki uluslararası ilişkilerde “resmi özürler” oldukça nadirdir. İkinci Dünya Savaşı’nın mağlup iki devletinin (Almanya ve Japonya) fiili işgal altında yaptıkları özürleri saymazsak, son yüzyılda devletler geçmişteki hataları için ya sadece “üzüntülerini” (regret) belirterek özür dilemekten imtina etmişler (örneğin Çek Cumhuriyeti Romanlara uyguladıkları kısırlaştırma politikası için 2009 yılında “üzüntü” belirtmiş ama bunun bir özür dileme olmadığının altını çizmiştir) ya da özürlerini boşa çıkaracak kadar bol şart ve çekinceyle özür dilemişlerdir (örneğin Avrupa Birliği kölelik için -tazminat amacıyla kullanılmamak ve “insanlığa karşı suç” olarak değerlendirilmemek şartıyla- 2001 yılında Afrika’dan muğlâk ifadelerle özür dilemiştir). Bu durumun temel sebebi resmi bir özrün hem yanlışın toptan kabul edilmesi sebebiyle “milli onur”u zedelemesi hem de hukuki sonuçlar doğurabileceğine yönelik endişelerin ağır basmasıdır. Her iki nokta hem İsrail devleti hem de -Gazze ablukasını ve Mavi Marmara baskınını %80 oranında destekleyen– İsrail halkı için de geçerlidir. Ve  bugün insan hakları konusunda İsrail’den çok daha önde olan devletler İsrail’in Mavi Marmara’da yaptığı yanlıştan çok daha büyük yanlışları için bile “özür” kelimesini kullanmaktan imtina etmeyi tercih ediyorsa, İsrail’in Mavi Marmara baskını için özür dilemeyi kabul edeceğini ummak hiç de gerçekçi bir beklenti değildir. Bu yüzden, “üzüntü” belirtmeyi kabul eden İsrail’e özür şartı koşmak meseleyi çözümsüzlüğe itmektir bence. (İsrail üç hafta evvel Gazze-Mısır sınırında üç Mısırlı güvenlik görevlisini öldürdüğünde de sadece “üzüntüsünü” belirtmiş ve Mısır da -müşteki bir şekilde de olsa- bununla iktifa etmek zorunda kalmıştı).

Yukarıda değindiğim “özür dileyememe” noktasının Türkiye’yi de kapsadığını düşünürsek, Türkiye’nin ilişkilerin düzelmesi için İsrail’e özür şartı koşmasının tutarlı/ilkeli bir politika olmadığını da görebiliriz. Türkiye’nin pek de uzak olmayan tarihinde İsrail’in Mavi Marmara’da işlediği zulümden çok daha büyük zulümler vardır ve bunların hiçbiri için ne geçmişteki hükümetler ne de şu anki AKP hükümeti “resmi özür” dilememiştir.  1915 tehciri, Dersim tenkil harekâtı, 6-7 Eylül olayları, Diyarbakır hapishanesi, faili meçhuller bunlar arasında ilk akla gelenler.  Dahası, hükümetlerimiz kadar vatandaşlarımız da bu tarihi ayıplar için özür dilemeyi reddetmektedir. (Örneğin Türklerin yaklaşık %90’ı 1915 tehciri için Ermenilerden özür dilemeyi reddetmektedir).

Yukarıdaki tüm örnekler kullanılarak da aşağıdaki soru sorulabilir ama daha dramatik ve kışkırtıcı olduğu için 1915 tehciri üzerinden sorayım soruyu: Kendi ‘güvenlik’ kaygılarından dolayı 900,000+ insanı (binlercesinin yollarda telef olacağını bile bile) memleketlerinden göç ettiren ve bu konuda özür dilemeyi reddeden bir milletin başka bir ülkenin ‘güvenlik’ kaygısından dolayı 9 vatandaşını öldürmesi sonrasında “özür de özür!” diye diretmesi ne kadar anlamlı olabilir? Ve kendimizin millet olarak yükselemediği bir fazilet seviyesine hala ‘haydut devlet’ kategorisinden çıkamayan İsrail’in yükselmesini beklemek ne kadar gerçekçidir?

Türkiye’nin İsrail’le Doğu Akdeniz’de sıcak bir çatışmayı ima eden “seyrüsefer” konusundaki ifadeleri de bana hiç mantıklı ve gerçekçi gelmiyor.  (İsrail’in nükleer silahlarını göz ardı ettiğimizde bile) hava kuvvetleri birbirine çok yakın olan bu iki ülkenin girdiği silahlı bir çatışmadan Türkiye’nin galip çıkması mümkün değil. En fazla iki tarafın da mağlup olduğu bir yıkımdır elde edeceğimiz. Bir çatışma durumunda NATO/ABD desteği beklemek de anlamsızdır. USS Liberty olayını biraz çalışanlar bilir ki İsrail onlarca Amerikan askerini kasten hedef alıp öldürdüğünde dahi bunu ört-pas etmek zorunda kalan bir “ABD gerçekliği” Türkiye için İsrail’le savaşa girmeyecektir. Dolayısıyla, seyrüsefer garantörlüğü konusundaki ifadeler riskli bir brinkmanship politikasının hesaplanmış bir blöfü değilse,  Türkiye’ye ancak yıkım, aşağılanma ve(ya) izolasyon getirir.

(Türkiye’nin Gazze ablukasını Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) taşımaya yönelik hamlesi de gerçekçi ve tutarlı olmayan bir hamledir; ama sorunun bu yönünü bir sonraki yazımda detaylı olarak ele alacağım. Gerçi Mehmet Altan bu noktadaki sorunların bir kısmını güzelce özetledi zaten).

Netice itibariyle, Türkiye hem Gazze halkına gerçekten yardım etmek hem de Türk-İsrail ilişkilerini tamir etmek istiyorsa mevcut politikasının özür, seyrüsefer ve (gelecek hafta detaylandıracağım üzere) UAD ayağını gözden geçirmek zorundadır. Çünkü bence bunların hiçbiri ne Türk-İsrail ilişkilerinin düzelmesine ne de Filistin sorununun çözülmesine hizmet edebilecek gerçekçi (ve tutarlı) politikalar değildir.  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin İsrail’i normal bir devlet haline getirecek olan ülke” olduğu düşüncesinde. Bu yüce bir hedef, ama bu hedefe varılacak yol bence ne UAD’den ne de seyrüsefer çekişmelerinden geçiyor. Bunun yolu öncelikle İsrail’in saldırganlığını besleyen temel iki kaynağın, Mavi Marmara saldırısından bu yana Türkiye’de yaygın kabul gören “Netanyahu/Liberman aşırılığı” değil, hem Amerikan hem de İsrail halkının yüzde 80 gibi bir kesiminin bu saldırganlığı bir şekilde meşru görmesi olduğunu anlamak ve bu görüntüyü değiştirmeye yönelik politikalar geliştirmekten geçiyor. ABD’nin siyasal gerçekliği ile Amerika ve İsrail halklarının İsrail’in saldırgan politikalarına verdikleri desteği düşündüğümüzde, tüm bu noktaları hedef alacak gerçekçi (ve tutarlı) politikalar bence şunlardır:

Kısa vadede: İsrail’in “üzüntü + tazminat” önerisini kabul edip bunun karşılığında İsrail’den Gazze ablukasını hafifletmesini talep etmek. Hatta bence Türkiye, “özür şartı”nı diretmektense, Hamas’ın koşulsuz ve uzun vadeli bir ateşkes ilanı karşılığında, Mavi Marmara saldırısı sonrası uluslararası itibarını önemli oranda yitiren ve sorunlu BM/Palmer raporunda dahi müdahalesi “aşırı ve mantıksız” bulunan İsrail’in Gazze’deki ablukasını İsrail kontrolünden -Güney Lübnan’dakine benzer- bir BM gücüne devredilmesi için uğraş verseydi, hedefine ulaşma şansı çok daha yüksek olurdu. Bu sayede silah dışında her şey Gazze’ye rahatlıkla girer ve Gazzeliler de rahat bir nefes alırdı.

Uzun vadede:  1) Gazze’deki insanlık dramının dünyaya değişik kanallarla anlatılması, 2) Hamas’ın terörü terk etmesi ve 3) İsrail halkının güvenlik sendromunun giderilmesine yönelik politikalar sonucunda Gazze (ve tabiî ki Batı Şeria’nın) özgürleşmesini hedef almalıdır.

İronik olan şu ki Türkiye bir taraftan -haklı olarak- İsrail’in hırçınlığından şikâyet ederken, diğer taraftan bu hırçınlığa tepki olarak attığı bazı adımlar İsrail’in içinde bulunduğu güvensizlik sendromunu artırarak İsrail’in daha da çılgınlaşmasına vesile olabilmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Hamas’ı “terör değil direniş” örgütü olarak tanımlamasının ardından, Haziran 2010’da yapılan bir ankete göre, İsraillilerin yüzde 78’i Türkiye’yi “düşman devlet” olarak görüyor artık.  Türkiye’yi de düşman ülkeler listesine eklemiş bir İsrail algılamasının İsrail’in hırçınlığına yapacağı olumsuz katkıyı tahmin etmek hiç de zor değil… Hakeza Türkiye’nin İsrail’le ekonomik, diplomatik ve askeri ilişkileri İsrail için değerlidir ve bu yüzden de İsrail’in çılgınlaşabileceği zamanlarda onu dizginlemek için kullanılabilecek araçlar arasındadır. Bu araçları, İsrail üzüntüsünü belirtmeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmişken, modern uluslararası ilişkilerde hemen hiçbir devletin yapmadığı ve İsrail’in de yapmayacağı “özür dileme” inadıyla heba etmek, bu araçlara -İsrail üzerinde etkili olabileceği- gelecekteki durumlarda sahip olamamak demektir.  Ve bence bu talihsiz bir tercihtir…

Bismark’ın meşhur ifadesiyle, “siyaset mümkün olanın sanatıdır”. Hükümetin “özür + tazminat + seyrüsefer + UAD” politikası ise ne İsrail’e yanlışını kabul ettirme ne de Gazze üzerindeki ablukayı hafifletme konusunda hedefe ulaşması pek de mümkün olmayan bir politikadır. (Kendi ifadeleriyle) “ustalık” dönemlerini yaşayan hükümetin gayr-i mümkün hedefler peşinde koşmayacağını düşündüğümden, “özür + tazminat + seyrüsefer + UAD” politikasının başka mümkün hedefleri olabileceği ihtimalini yadsıyamıyorum. Zira uluslararası ilişkiler teorileri ve Ortadoğu’nun yakın tarihine aşina olanlara -Mavi Marmara’dan bağımsız olarak- Türkiye’nin İsrail’le artan bir dozda siyasal çatışmaya girmesi çok da sürpriz gelmemektedir. Hükümetin dışarıda bölgesel aktör olmaya içerde de yüzde 50’lik muhafazakâr koalisyonu korumaya yönelik hedefleri, onu hem Filistin sorununa daha fazla müdahil olmaya hem de İsrail’e kafa tutarak bir tür “rallying around the flag” etkisi oluşturmaya itmektedir. (Bu konulara aşina olmayanlar için, Dahlia Scheindlin’in geçen günkü kısa değerlendirmesi hiç de fena olmayan bir başlangıç olabilir). Tabii gönül istiyor ki Türkiye’nin dış politikası bu kadar kitabına uygun olmasın. Zira tecrübelerimiz gösteriyor ki güç ve iktidar eksenli teorilerle uyumlu politikalar, özlediğimiz Ortadoğu barışıyla pek de uyumlu olmuyor.

Gökten üç elma düşmüş misali…

Yazımın ana argümanlarıyla doğrudan bağlantılı olmadıkları için yazımın içine eklemediğim -ama değinmeden de edemeyeceğim- şu üç noktayı da buraya not düşeyim:

1. BM Raporu’nun Türkiye’nin taleplerini karşılamaması ve hükümetin İsrail’e yönelik yaptırım kararı alması üzerine CHP Genel Başkan yardımcısı (ve eski ABD Büyükelçimiz) Faruk Laloğlu’nun yaptığı “Hükümetin dış politikasının başarısız olduğu görülmüştür” şeklindeki açıklama Türkiye’deki siyasal bölünmüşlüğün dramatik boyutunu ortaya koymakta ve Türk siyasetinde bipartisan politikaların geliştirebileceğine dair ümitlerimizi başka bir bahara havale etmektedir. Washington’da uzun süre mesai yapan birisinin İsrail lobisinin ABD’deki etkisinden bihaber olması herhalde imkansızdır. Muhalefetin, 1967 sınırlarına atıf yaptığı için Başkan Obama’nın anasından emdiği sütü burnundan getiren bir “perde arkası güç”e, daha yeni yeni lobiciliği öğrenen Türkiye’nin boyun eğdirmesini nasıl bekleyebildiğini anlamış değilim açıkçası.

2. BM’nin raporunu eleştiren AKP Genel Başkan yardımcısı Ömer Çelik, “Komisyon Başkanı’na ‘Haaretz gazetesinde bir başyazı yazın’ deselerdi böyle bir şey çıkardıdedi. Bu çok talihsiz bir açıklamaydı. Haaretz editoryal bağımsızlığa sahip, Filistin meselesinden İran sorununa tüm konularda İsrail politikalarını cesurca eleştirebilen, Amira Hass ve Uri Avnery gibi insanlık abidelerini barındıran ve dünyanın güvenilir haber alabileceği birkaç gazeteden biridir ve bu yüzden de Türkiye’de -belki Taraf dışında- hiçbir gazetenin habercilik, çoğulculuk, objektiflik ve eleştirellik konusunda kendisiyle yarışamayacağı bir gazetedir. Dış politika hakkında açıklama yapan siyasilerimiz, hem Türk halkını yanlış bilgilendirmemek hem de uluslararası ilişkilere vukufiyetlerine yönelik zihinlerde şüpheler uyandırmamak için, açıklamalarında daha özenli olmalılar bence.

3. BM Raporu’nu “yok hükmünde” sayan Türkiye’nin, Alvaro Uribe’nin başkan yardımcılığı yaptığı bir komisyondan nasıl kendisini tatmin edecek bir sonuç çıkacağını bekleyebildiğini anlamış değilim. Başkanlığı sırasında (2002-2010) Kolombiya’yı devletin en fazla “hukuk-dışı öldürme” (extrajudicial killing) yaptığı ülkeler ligine terfi ettiren bir kişinin İsrail’in hukuk-dışı öldürmelerini araştırma komisyonuna başkan yardımcılığı yapması ne grotesque bir tezattır! “Son yılların en oxymoron durumu” diye bir yarışma olsaydı, “Uribe’nin hukuk-dışı öldürmeleri incelemesi” ile herhalde ancak ve ancak “Kaddafi’nin insan hakları ödülü vermesi” kafa kafaya yarışabilirdi!

Reklamlar

12 comments on “Talihsiz bir dış politika hedefi olarak İsrail’in burnunu sürtmek

  1. hocam, AKP’nin “ustalaşmış” özgüveniyle ısrarla devam ettirdiği bu tez, bir yanılgıdan yarı yolda geri dön(e)memek midir, ya da gündemdeki hatlarıyla bilgilenmekle yetindiğimiz tezin arkasında sınırlarını çok da kestiremediğimiz/tahmin edemediğimiz daha ‘orijinal’ bir siyasi sonuç/süreç ihtimali gerçekten var mıdır sizce – kaldı ki söylemlerini kararlılıkla devam ettiriyorlar? (en iyi ihtimaller hesaba katılarak düşünülürse) bu yaklaşımla bu tünelin ucu ışığa varır mı?

    • Sayın Anonim (keşke yorumcular isimlerini bahşetse en azından),
      Bir yanılgıdan geri dönememe de olabilir tabii. Ama ben mevcut politikanın, Filistin meselesine herhangi bir olumlu katma yapmasa da, hükümete iç ve dış politika da (en azından kısa vadede) ciddi meyveler verebileceğini düşünüyorum. Yani siyaset/iktidar noktasında yanılgı/yanlış kelimelerini kullandığımızda, peşinden sormamız gereken soru “kimin için?” olmalıdır.

  2. aciz takipçiniz (akifmar) bazen blog’a giriş yaptı zannedip girmediğinden ismi gözükmeyebiliyor 🙂 bu yazıda da görüşlerinizinden doyurucu seviyede istifade ettim. ‘kim için’ yanılgı/yanlış ayrımını yapmamız gerektiği notunuz aydınlatıcı oldu. haklısınız, bir hükümet bile isteye (kendine göre) bir yanılgı içine girmez. çok hesaplanmış/maksatlı doğrularını icra edebilir ve ama bu ortak akıl ve hakikat düzleminde kocaman bir hesap hatası ve yanılgı olabilir. bu boyutundan bakmalıyız evet. hocam, cevabınıza binaen; mevcut hükümetin kısa vadede oldukça (kendine göre) oldukça doğru/makul ve pragmatist/opportünist bir politika izlediğini ancak ülkenin uzun vadeli ve ‘ulvî’ çıkarları açısından pek de doğru/makul bir dış politika izlemediğini anlasam yanılmış olur mu? saygı ve selam.

  3. Edit: Entelektüel büyükelçilerimizden Ünal Ünsal bugün Her Taraf‘ta oldukça çarpıcı bir yazı kaleme almış. Kendisiyle pek çok konuda aynı noktada buluşmamız beni sevindirdi açıkçası. Özellikle şurası ilginç: “Bu durumda, alınan tedbirlerin, İsrail’i hizaya getirmekten ve bölgede barış ve istikrara katkı sağlamaktan ziyade, iç politikada puan toplama ve Başbakan Erdoğan’ın Arap âlemindeki popülaritesini arttırma amacına yönelik olduğunu düşünenleri haksız görmek zorlaşmıştır.”

  4. Faruk Hocam,
    Olaylara eleştirel açıdan bakıyoruz, olayların çıkmaması herkesin olmasa da çoğunluğun temennisidir muhakkak, fakat olaylar çıktıktan sonra 9 tane sivil vatandaşımızı da kaybettikten sonra ne yapılması gerekir. Hükümet muhakkakki bundan siyasi bir avantaj alma peşindedir hatta sadece bizim hükümetimiz değil İsrail hükümeti de kendi içinde bunu avantaja çevirmeye çalışıyordur, ama Devletimiz bunu sineye çekmelimi, İsrailin aşırı güç kullandık demesiyle yetinmelimi veya bunların dışında nasıl bir yol izlemeli.
    Selamlar

    • Ömer Hocam,
      Kısa ve uzun vadede yapılması gerekenlere yönelik düşüncelerimi yazının içinde belirtmiştim. Tabii ki hiçbir cinayeti sineye çekmek mümkün de değil doğru da. Ben de bunu tavsiye etmiyorum zaten. Burada dikkat etmemiz gereken şey, bu katliamın üstüne ulaşılması mümkün hedefler ve kullanılması meşru araçlar üzerinden gidilmesi ve bunu yaparken de İsrail’in bu katliamları yapma gerekçelerini göz ardı etmememiz. Bu nokta-i nazardan, benim kısa vadeye yönelik önerilerim 1) İsrail’in “üzüntü + tazminat” önerisini kabul edip bunun karşılığında İsrail’den Gazze ablukasını hafifletmesini talep etmek ve 2) Goldstone Raporu ve BM İnsan Hakları Komisyonu metinleri üzerinden Gazze ablukasını (İsraillilerin güvenlik endişelerini de dikkate alan bir yaklaşımla) önce dönüştürüp sonra ortadan kaldırmak…

      Hiçbir askeri gücü olmayan Ermenistan’ın bilmem hangi metninde Kuzeydoğu Türkiye’ye “Batı Ermenistan” diye atıf yapıldığı için Ermenistan’ı bir tehdit olarak gören milyonların bulunduğu bir ülke olan Türkiye’nin, tüzüğünde “İsrail’i ortadan kaldırmaktan” bahseden Hamas’a yönelik İsraillilerin taşıdığı kaygıları göze almayan politikalarla Filistin meselesine olumlu bir katkı yapma ihtimalini çok düşük görüyorum açıkçası.

  5. 1) Ermeni tehcirinin; doğru bir kararın, yanlış bir şekilde uygulanması sonucu trajediyle neticelendiğini düşünüyorum.
    2) Devletler kendi işledikleri suçların özrünü dileyebilirler. Ancak son çırpınışlarını yaşayan bir imparatorluğun bu çırpınışları esnasında uygulamaya koymuş olduğu (doğru veya yanlış) bir kararın (Eğer dilenecekse) özrünü, ondan sonra kurulan (ve o imparatorluğun neredeyse 1/10’u kadar bir toprak ve etnik unsurun üzerine kurulmuş) bir ulus devletin dilemek zorunda olmadığını düşünüyorum.
    3) Hükümetin bu olay özelinde, İsrail’e karşı uyguladığı politikayı ve oldukça kötü yönettiği bu süreci elbette ben de eleştiriyorum.

    Ancak,

    “1915 Yılında (I. Dünya Savaşı hengamesinde) ortada (Ermeni Taşnak Çetelerinin faaliyetleri, her fırsatta Rus, Fransız ve İngiliz işgalcilerle işbirliği yapan Ermeniler ve bunların sonucunda sürekli öldürülen binlerce masum insan gibi) onca açık-seçik ve somut tehdit unsuru varken” verilen bir tehcir kararı ile “Gemilerinde Arpa, Buğday, Yağ, Şeker gibi gıda unsurlarından başka ateşli ateşsiz hiçbir çeşit silah bulunmayan” bir insani yardım gemisine operasyon yaparak onca insanı öldürme kararı ve icraatını karşılaştıran bir kafayı anlayamıyorum?!

    • Sayın Anonim,
      Bu yazıdaki amacım Ermeni tehcirini tartışmak değil (ki tehcirin zulüm olup olmadığını tartışmaya değer bulmuyorum). Yazımdaki başka örnekler üzerinden de aynı kıyas yapılabilir ve yine aynı yere varılır: tarihindeki hiçbir büyük zulüm için özür dilememiş bir devlet şimdi başkasının zulmü için özür diretmesi yapıyor.
      Fakat burada daha önemli bir sorun var. Bugün Amerikalıların çoğunluğu Hiroşima’ya atılan atom bombasını, İsraillilerin çoğunluğu Mavi Marmara baskınını, Ermenilerin çoğunluğu Karabağ işgalini hangi sebeple “meşru müdafaa” olarak görüyorsa,Türklerin çoğunluğu da Ermeni tehcirini o sebeple öyle görüyor. O yüzden sizi suçlayamıyorum!

      • İşte ben de tam bunu kastediyorum. Hiroşima’yı bir tarafa, Ermeni Tehciri’ni de bir diğer tarafa koyuyorsunuz örnek verirken.. Yahu ayıp değil mi bu? Aynı şey mi bunlar..? Sırf bu yüzden (yani usulden) esası zedeliyorsunuz..

        Tamam İsrail’den özür falan beklemeyelim.. Böyle yersiz beklentilere girip bunun üzerine dış politika da inşa etmeyelim, tamam ama; bu örneklere, misallere de birşey demeyelim mi? Meseleyi izah ederken verdiğiniz misalleri ve konuyu bağlayış şeklinizi de önemsiyor ve ne yazık ki yanlış buluyorum..

        • Sayın Anonim,
          Gerçekten de Ermeni tehcirinin meşruiyeti benim için tartışmaya değer bir konu değil. Ve Ermeni tehciri kıyasına takılıp yazının özünü kaybedecekler için yazmıyorum yazılarımı. Benimkisi kendimle ve beni dinleyeceklerle bir hasbıhal. O yüzden bu son notum olsun bu konuda ve onu da şu hatıramla bitireyim:

          2007 yılında Florida State Üniversitesi’nde Ortadoğu’da Uluslararası Siyaset dersini anlatırken konu Ermeni tehcirine geldiğinde, ben Ermeni tehciri ile 1948’deki Filistin göçü (Nakba) ve 1990’lardaki Irak ambargosu arasında kıyaslamalar yapmıştım. Bunun üzerine Amerikan milliyetçisi bir öğrencim “Türklerin yaptığı bir katliamdı, Amerikan ambargosu ise bir tehdide yönelik meşru bir hamle idi, bu ikisini nasıl kıyaslarsınız!” şeklinde bir tepki vermişti. Hemen ardından da Amerikan Yahudisi bir öğrencim “Filistin göçü İsrail’in savaş sırasında aldığı bir güvenlik önlemiydi, 1915 ise bir soykırımdır, bu ikisini nasıl kıyaslarsınız!” şeklinde parlamış ve hatta hızını alamayıp beni idareye şikâyet etmişti…

          Resmi tarihler sağ olsun, yeryüzündeki tüm milliyetçiler benzer şekilde düşünüyorlar!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s