Birleşşek Kıbrıs’tan Birleşik Kıbrıs’a

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz hafta “Hedefimiz yılsonunda anlaşma ve 2012’nin ilk aylarında da referandum. Böylece 2012’nin ikinci yarısında birleşik bir Kıbrıs AB dönem başkanlığını alır” dedi ve bunun gerçekleşmemesi halinde de AB ile ilişkilerimizin donabileceğini ima etti. Davutoğlu’nun AB ile ilişkilerin donması tehdidini tekrarlayan Başbakan Erdoğan’ın bugünkü konuşmasından da anladığımız gibi, Türkiye kendisinin “Birleşik Kıbrıs” fikrini desteklediğini ama Rumların “çözüm”e yanaşmadığını düşünüyor. Annan Planı’na Rumların hayır demesini de buna delil olarak gösteriyor. Fakat bence Annan Planı hayli sorunlu bir metin idi. Annan Planı’nda yer alan ve Türkiye’nin savunduğu “iki kurucu devletli birleşik Kıbrıs” modeli mantık, hukuk ve işlerlik açısından ciddi sorunları içinde barındıran bir model. Bu sorunların üç tanesini biraz açayım.

1)      Azınlık vetosu: Türk tarafının “çözüm” olarak onayladığı gerek Londra Antlaşması gerekse Annan Planı Türk tarafına –sayısal azınlığını dikkate almaksızın- Kıbrıs siyasetinde veto yetkisi veriyor. Bu ise demokrasiye de mantığa da aykırı; çünkü bu sistemde çoğunluk iradesi azınlık iradesi tarafından rehin alınıyor. Adanın yüzde 80’ini oluşturan Rum nüfusu geriye kalan yüzde 20’nin onayını almadan bütçe yapamıyor, bürokrat atayamıyor, anlaşma imzalayamıyor. Bu sistem adil de değildir de işler de. Zaten Londra Anlaşması da bu yüzden patlamıştı 1963’te. Bu yüzden “Birleşik Kıbrıs” devletinin, “kurucu Türk tarafı”nın tüm önemli kararlarda veto yetkisine sahip olduğu bir sisteme değil, Anayasa değişikliği ve uluslararası örgütlere üyelik gibi konular dışındaki tüm kararlarda Kıbrıs nüfusunun etnik dağılımını göze almayan ve salt çoğunluk sistemiyle çalışan üniter bir siyasal sisteme sahip olması gerekiyor. Mantığa aykırı ve geçmişte de yürümemiş bir sistemi şimdi Rumlardan kabul etmelerini beklemek doğru da değil gerçekçi de. (Bizdeki 367 kararının yanlışlığı da tam olarak buydu; azınlığın rızasını çoğunluğa şart koşmak. Ama garip bir şekilde 367’yi en sert şekilde eleştiren birçok Türk, 367’nin mantığını Kıbrıslı Rumlara dayatmakta bir beis görmüyor).

2)      Kuzey’in Türklüğü:  Türkiye’nin gönlündeki ve onayladığı metinlerdeki  “Birleşik Kıbrıs”a Kuzey Kıbrıs kurucu “Türk tarafı” olarak katılıyor.  Halbuki bugün bizim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını verdiğimiz coğrafyanın Türklüğü tarihsel bir veri değil, 1974 müdahalesi sonrasında zor kullanılarak oluşturulmuş fiili bir durumdur. 1974 öncesinde Rum nüfus Kıbrıs’ın kuzeyinde dahi çoğunlukta idi ve Kuzey’deki taşınmaz malların yüzde 80’den fazlası Rumlara aitti. Kuzeyde Türk çoğunluğu, müdahale sonrasında Rumların güneye sürülmesi ve -uluslararası anlaşmalara aykırı olarak- Türkiye’den Ada’ya binlerce Türk’ün getirilmesi ile sağlanmıştır. Dolayısıyla Rumlardan Kuzey’i Birleşik Kıbrıs’ın “kurucu Türk tarafı” olarak kabul etmelerini istemek, hem Ada genelindeki Türk azınlığın Ada siyasetindeki veto hakkını hem de Ada’nın kuzeyindeki fiili durumu kabul etmelerini istemek demektir. Herhalde unuttuğumuz şey, Rumların da bizim kadar “millî onur”a sahip oldukları!… Nüfusun yüzde 80’den fazlasının Ermeni olduğu Yukarı Karabağ bölgesindeki fiili durumu bile kabul etmeyen Türkiye’nin, Rumlardan Kıbrıs’ın kuzeyindeki fiili durumu kabul etmelerini istemesi tutarlı ve gerçekçi bir politika mıdır sizce?

3)      Etnokrasi sorunu: Türkiye’nin Kıbrıs’ta önerdiği iki kurucu devletli model, başarılı modelleri oldukça düşük bir yönetim şekli olan etnokrasidir. Etnokrasi (ethnocracy) ya da sekteryen demokrasi (sectarian democracy) insanların etnik kimliklerinin öne çıkarıldığı ve siyasetin bu etnik kimlikler üzerinden şekillendiği rejimlerdir. Bosna, Lübnan, Irak örneklerinde gördüğümüz gibi, etnokrasiler hem sürekli yeni siyasal tıkanmalara yol açarlar hem de vatandaşlık fikrinin gelişmesine engel olurlar. Her iki durum da kalıcı ve sağlam bir devletin oluşmasına engel teşkil eder.
Türkiye; siyasal krizlerden, iç çatışmalardan ve dış müdahalelerden uzak, kendi ayakları üstünde durabilen sürdürülebilir bir Birleşik Kıbrıs istiyorsa, geleneksel Kıbrıs yaklaşımında iki önemli revizyona gitmeli. Birincisi, Türkiye’nin Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslılığına ve Kıbrıs’ın bağımsızlığına (aynen İtalya’nın bağımsızlığına gösterdiği gibi) saygı göstermesi gerekiyor. Başbakan Erdoğan Kıbrıs’taki bugünkü konuşmasında  “Kıbrıs diye bir devlet yoktur; Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum vardır” diyerek Rauf Denktaş’ın “Kıbrıs eşeği dışında Kıbrıslı yoktur” çizgisini benimseyedursun, Kıbrıs’ın yerli Rum ve Türk nüfusunun önemli bir kısmı kendilerini Kıbrıslı olarak görmektedir.  Ve bence bu, Davutoğlu dahil pek çok Türk’ün zannettiği gibi bir tehdit değil, sürdürülebilir bir Birleşik Kıbrıs devleti için önemli bir şanstır. Zira Birleşik Kıbrıs’ın geleceği Kıbrıslılığın Ada’daki Rum ve Türklerin kimliklerinde kuvvetli bir yer edinmesine bağlıdır. (Kıbrıs’ta Ocak ayındaki Türkiye karşıtı gösterilerden sonra Davutoğlu Kıbrıslıların “aidiyet duygularının” eksik olduğunu ve bunu gidermek için de Kıbrıs’taki okullardaki müfredatın yeniden ele alınması gerektiğini söylemişti. Ne ilginçtir ki Bush hükümeti de Müslüman dünyasındaki aşırılıklarla savaşmak için –kendi hükümetinin politikalarını gözden geçirmektense-Müslüman ülkelerdeki müfredatları hedef almıştı bir ara; ama nafile! ) Kıbrıslılığı bir tehdit, Kıbrıslı Türk’ü de Türkiye’nin stratejik çıkarlarının bir objesi olarak gören “Sen kimsin be!” yaklaşımı, Kıbrıs’ı baştan manda (protectorate) statüsüne mahkûm etmekte ve bağımsız ve sürdürülebilir bir “Birleşik Kıbrıs” devletini mümkün kılmamaktadır.  (Kıbrıslı diye bir halk yoktur diyenlere şunu da hatırlatmak gerek. Bundan birkaç asır önce Amerikalı, İtalyan, hatta Türkiyeli diye de bir halk yoktu. Bugün kanıksadığımız birçok “ulus”u ulus-devletler yaratmıştır).

Sürdürülebilir bir Birleşik Kıbrıs devleti için Türkiye’nin geleneksel Kıbrıs politikasında gerçekleştirmesi gereken ikinci revizyon da Kıbrıs Türklerinin Birleşik Kıbrıs’a “kurucu halk / eşit devlet” statüsünde değil, “eşit ve hür vatandaş” statüsünde katılmalarına yardım etmektir. Kıbrıslı Türkler AB üyesi bir Kıbrıs’ta zaten yerel yönetim özerkliğine ve -anadilde eğitim de dâhil- kültürel azınlık haklarına sahip olacaktır. Bunun ötesinde, etnik kimliği aşırı vurgulayan bir “halk/devlet” statüsü, Birleşik Kıbrıs’ı zayıf ve istikrarsız bir etnokrasiye mahkûm edecektir. (Burada şu ironiyi de not etmek gerekiyor: Tarihte uzunca bir süre beraber yaşadıktan sonra bir müddet birbiriyle ihtilafa düştükleri için Türklerle Rumların artık federatif bir sistem olmadan aynı çatı altında yaşayamayacaklarını öne sürmek, aynı argümanı Türkler ve Kürtler için yapan Kürt milliyetçilerin elini güçlendirmez mi? Kürt sorununun çözümü konusunda Türkiyelilik perspektifini geliştiren -ve bu perspektifle uyumsuz bir şekilde etnik bir siyaset güden BDP çizgisini de eleştiren- hükümetin, Kıbrıs’ta etnik siyaset gütmesi ve Kıbrıslılığı bir tehdit olarak görmesi ilginç bir tezattır).

Ben birleşik ve gerçekten bağımsız bir Kıbrıs devletini önemsiyorum; çünkü böyle bir devlet, genleri bile ortak olan Türk ve Yunan milletleri arasında nedense var olmaya devam eden düşmanlığa son vermek noktasında uygun bir laboratuar ve katalizör işlevi görecektir. Komşu Yunanistan’ın ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu ve askeri harcamaları kısma yolunda bizden de yardım istediği bir konjonktürde, silah tüccarları kar edecek ve hükümetler oy toplayacak diye ayakta tutulan onlarca suni düşmanlıktan biri olan Türk-Yunan düşmanlığını bertaraf etmek açısından önemli bir fırsat sunuyor Birleşik Kıbrıs devleti. “Birleşik Kıbrıs”ı ikinci Türk-Yunan coexistence’ının laboratuarı yapmak varken, Türk ve Rum kimliklerine vurgu yapan bölünmüş Kıbrıs’ı bu kadar sahiplenmek hiç de doğru gelmiyor bana.  Kıbrıslılığı eşeklere mahsus kılmak, Türk’ü ve Yunan’ı emperyal oyunlara mahkûm etmektir.

***

Son olarak, Türkiye’nin son birkaç haftadır sertleşen Kıbrıs çıkışı, Türkiye’nin geleceği açısından da sıkıntıları barındıran bir yaklaşım. Başbakan’ın ve Davutoğlu’nun “AB ile ilişkileri dondururuz” şeklindeki “tehditkar” açıklamaları birçok yönden sorunlu geliyor bana. Öncelikle ilişkiler fiili olarak donmuş durumda zaten. Son bir senede ne Türkiye önemli bir müktesebat reformunu gerçekleştirdi ne de üyelik görüşmelerinde yeni bir fasıl açıldı. İkincisi, üye ülkelerinin yönetici ve halklarının çoğunluğunun Türkiye’nin katılmasını istemediği bir birliğe “bak girmem ha!” şeklinde bir tehdit savurmak ne kadar anlamlı olabilir ki?! Avrupa’nın bizim “üye olmayız” şeklindeki “tehdit”lerimizi ciddiye aldığına inanıyor muyuz hakikaten? Önde gelen Batılı haber kuruluşlarının (mesela BBC ve CNN) Davutoğlu’nun açıklamalarını es geçmesi bize hiç mi bir şey söylemiyor? Üçüncüsü, ve belki de en önemlisi, Süryani soyismine sahip olmayı “bölücü tehdit” addeden bir yüksek yargıya, iş kazaları ve işçi ölümlerinde dünyada başı çeken bir sanayiye, sağlığa zararlı gıdaları üreten firmaların isimlerinin açıklanmasını yasaklayan yasalara ve nerdeyse tüm eleştirilerin yargıya taşındığı bir ifade özgürlüğü anlayışına sahip bir ülkenin yöneticilerinin AB’ye “ilişkileri dondururuz” tehdidini yapması, Türk filmlerindeki trajikomik “yaklaşmayın yoksa kendimi atarım!” intihar girişimlerinin siyasi versiyonu olabilir ancak.

Reklamlar

2 comments on “Birleşşek Kıbrıs’tan Birleşik Kıbrıs’a

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s