Yüzde 10 Barajı ve Geçersiz Savunmalar

Yüzde 10 barajıyla girdiğimiz bir seçimi daha tamamladık. Ama barajı tartışmaya uzun bir müddet daha devam edeceğiz sanırım…

Yüzde 10 seçim barajının yanlışlığını ve demokrasiyle uyumsuzluğunu görmek çok zor değil aslında. Öncelikle Türkiye dışında hiçbir demokraside yüzde 5’in üstünde bir seçim barajı yok. İstatistikî ifadesiyle Türkiye bariz bir “outlier” (sapma). Ya dünyanın geri kalanı bir yerde yanılıyor ya da biz. (İngiltere’de ters şeritte araba kullanırken radyodan yapılan “Bir araba ters şeritte gidiyor” anonsuna “Ne pirisu, hepisu hepisu” diye cevap veren Temel’in durumundayız bir nevi.) Ne ilginçtir ki Egemen Bağış 12 Eylül referandumu sonrasında “artık Türkiye’nin özel şartları kalmayacak” demişti. Fakat bir tek Türkiye’de var olan yüzde 10 seçim barajı hala özel şartlarımıza vurgu yapılarak meşrulaştırılan bir baraj. İkinci olarak, Avrupa Konseyi gelişmiş demokrasilerde seçim barajının yüzde 3’ü geçmemesi gerektiği görüşünde. Nerdeyse son 20 yıldaki tüm reformlarda referans noktamız olan Avrupa’ya bu konuda bakmak istemeyen bir siyasi irademiz var nedense. En son Avrupa Konseyi Parlementer Meclisi’nde kendisine bu konuda bir soru soran Avrupalıyı da “Size soracak değiliz!” diyerek fırçalamıştı zaten Başbakanımız. Ve üçüncüsü, yüzde 10 barajı, 2002 seçimlerinde olduğu gibi, hem halkın oyunun yarısına yakınını geçersiz sayabilecek hem de üç kişiden sadece birinin oyunu alan bir partiye anayasa değiştirme gücü bahşedebilecek bir potansiyele sahip. Her iki durumun da ne vicdanla ne de demokratik sistemle uyuşur bir tarafının olmadığı apaçık ortada olsa gerek.

Yüzde 10 barajına yönelik savunmalar genelde iki ana nokta üzerine odaklanıyor: tek parti iktidarı ve ekonomik istikrar/büyüme. Yüzde 10 barajını savunanlar bu barajın Türk siyaset ve ekonomisine istikrar getirdiğini/getireceğini söylüyorlar. Halbuki bu argüman hayli tartışmalı. Yüzde 10 barajının siyasi ve ekonomik istikrarla ilişkisi iddia edildiği kadar kuvvetli ve gerçek değil.

Öncelikle, yüzde 10 barajını istikrar getirdiği için savunanlar Türkiye tarihinde seçim barajı ile tek parti iktidarı arasında kuvvetli ve doğrudan bir ilişki varmış gibi bir hava oluşturuyorlar. Hâlbuki yüzde 10 barajı tek parti hükümetleri için gerekli olmadığı gibi koalisyon hükümetlerini engelleme noktasında da yeterli değildir. Türkiye, çok partili hayata geçtiği 1950 yılından bu yana, 10 defa tek parti iktidarı gördü ve bunların yarısı (1950, 1954, 1957, 1965, 1969) yüzde 10 barajının olmadığı seçimlerle başa geldi.  Yüzde 10 barajının olduğu 1990’larda da Türkiye koalisyon hükümetleriyle yönetildi.  Zaten sorun da burda. Yüzde 10 barajı ile tek parti hükümeti (ve onunla ima edilen siyasal/ekonomik istikrar)  arasındaki ilişki kuvvetli de değil belirleyici de. Belki de asıl önemli olan seçim barajından ziyade siyasi kültür, toplumsal barış ve uluslararası konjonktürdür. Partilerin ideolojiden ziyade lider bazlı olduğu bir ülkede, Gladyo’nun güdümünde Soğuk Savaş iç çatışmalarının yaşandığı 1970’lerin ya da PKK’nın saldırılarını doruğa çıkardığı 1990’ların siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklarını seçim sistemine ya da koalisyon hükümetlerine bağlamak hiç de mantıklı gelmiyor bana. (Diyelim ki AKP 1977 ya da 1991 seçimlerine girse ve tek başına iktidara gelseydi, son yıllarda gerçekleştirdiği siyasal ve ekonomik reformların kaçta kaçını gerçekleştirebilirdi ki?)

Türkiye’nin tek parti dönemlerinde gerçek bir ekonomik istikrar yakaladığının doğruluğu da bir hayli tartışmalı. 1983-91 yılları arasındaki Özal dönemindeki enflasyon ve büyüme rakamları bu konuda hayli ışık tutucudur.

– Özal’ın başa geldiği 1983 yılında Türkiye’de enflasyon % 26 idi. Sonraki 8 yıllık Özal döneminde ise %34 ile %75 arasında seyretti ve ANAP’ın iktidarı devrettiği 1991 yılında da %59 idi. Zaten pek çok Türkiye uzmanına göre yaklaşık 20 yıl boyunca Türkiye’yi esir alan makroekonomik istikrarsızlık da tek partili Özal hükümetlerinin mirasıdır.

– Özal dönemindeki ekonomik başarı da iki dönemi kapsayan bir başarı değildir. Birinci Özal hükümeti döneminde (1984-87) Türk ekonomisi yılda ortalama %7 büyümüşken, ikinci Özal dönemindeki (1988-1991) büyüme sadece %3 olmuştur. Her iki dönemde de ANAP tek başına iktidarda olduğuna göre, “tek parti iktidarı = yüksek ekonomik büyüme” denklemi doğru değildir. Tek parti iktidarı ekonomik büyümenin ne gerekli ne de yeterli şartlarından biridir. (İlginç bir istatistik olarak şunu da not edeyim: 1980 sonrasında en yüksek iki yıllık büyüme ortalamalarından biri %7,5 ile Refahyol koalisyonunun iktidarda olduğu 1996-97 yıllarında gerçekleşmiştir.) Koalisyon hükümetlerinin gelişmekte olan ülkelerde ekonomik gelişmeye köstek değil destek olabileceği konusunda, İrfan Nooruddin’in bu sene çıkan kitabına da bakabilirsiniz.

Fakat burada daha büyük bir sorun var. Diyelim ki tek parti iktidarları gerçekten ekonomik istikrar ve büyümeyi sağlıyor ve yüksek seçim barajı da gerçekten tek parti iktidarı ihtimalini arttırıyor. Bu durumda, yani yüzde 10 barajına yönelik ekonomik savunmaların gerçekliğinin olduğunu varsaysak bile, yüzde 10 barajı meşru olur mu? Bu soruya evet diyebilmek için şu sorulara da evet demek gerekiyor: Ekonomi için demokrasi feda edilebilir mi? Meşru bir hedefe gayr-ı meşru bir araçla varılabilir mi? Benim her iki soruya da yanıtım “hayır” olduğu için, ben Türkiye’deki mevcut yüzde 10 barajının -ekonomik faydalarını varsaysak bile- siyasal olarak gayrimeşru olduğunu düşünüyorum.

Aslında yüzde 10 barajı demokrasi tanımımıza ve ülkedeki demokrasi seviyesine göre “demokrasiyi feda etmek” manasına gelmeyebilir.  Fakat Türkiye için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum. Şöyle izah edeyim. Demokrasi kabaca iki şeydir: 1) hükümetlerin serbest ve adil seçimlerle gelip gitmesi, 2) temel özgürlüklerin kısıtsız yaşanabilmesi. İnsanların önemli bir kesimi kendilerini kimin yönettiğini değil nasıl yönetildiklerini önemser ve bu yüzden de temel özgürlüklerin ve azınlık haklarının tam olarak yaşandığı bir ülkede seçimler belli oranda önemsizleşir. (Zaten bizde sandığın aşırı önemsenmesinin en önemli sebebi seçimlerin hala temel özgürlük bahisleri üzerinden yapılmasıdır belki de). Bundan dolayı böyle bir ülkede seçim barajları “demokrasiyi feda etmek” manasına gelmeyebilir. Fakat başörtüsünün kamusal özgürlüğü, anadilde eğitim, vicdani ret, ifade/eleştiri özgürlüğü, eşcinsel hakları, dini azınlık hakları gibi temel özgürlüklerin bile oldukça sınırlandırıldığı ve bu yüzden de sivil özgürlükler konusunda uluslararası indekslerde Arnavutluk, Bolivya, Endonezya, Mozambik ve (şaka değil) Papua Yeni Gine gibi ülkelerle aynı skoru paylaşan bir ülkede, yüzde 10 barajı demokrasiyi rafa kaldırmaktır; çünkü yüzde 10 barajı, azınlık grupların kendi temel özgürlüklerini Meclis’e taşıma ve/ya Meclisteki sayısal baskı güçleriyle bu özgürlükleri yasalaştırma imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden de ülkemizde temel özgürlükler ve azınlık hakları ancak çoğunluk iktidarlarının “uygun gördüğü” miktarlarda yaşanabilmektedir. Ve sorun tam da budur. Demokrasiyi kabaca “çoğunluğun azınlık haklarına saygı duyarak yönettiği rejimler” olarak tanımlıyorsak, yüzde 10 barajı tanımın “azınlık haklarına saygı” kısmına ciddi bir vurgun vurma ve bu vesileyle de ülkeyi demokrasi liginden diskalifiye etme potansiyelini taşımaktadır.

Olsun! Ekonomimiz hızla büyüdükten sonra demokrasi addedilmesek de olur” diyebilirsiniz tabii. Zararı yok,  içimizdeki en zenginler de böyle düşünüyor zaten; sadece adını düzgün koyalım ve demokrasicilik oyunu oynamaktan kurtulalım.

Reklamlar

One comment on “Yüzde 10 Barajı ve Geçersiz Savunmalar

  1. hocam, bu yazınızı da keyifle okudum. ezber bozan tespitleriniz, tadı keskin ama şifalı dağ meyveleri gibi – ya da ‘belletilmiş gerçeklik’lerin oluşturduğu data kirliliğinde fikir berraklığı sağlayan inceltici, tiner. içerik ve tespitlerden çok faydalandım, özellikle de, “istikrar sürsün türkiye büyüsün” şarkılarını mırıldanırken, tek parti iktidarı/istikrarı(!) ile ekonomik istikrar ve büyümenin aslında hiç de doğrusal olmadığını öğrenmek uykumu kaçırdı. bu uyku kaçması, goethe’nin “bilgi huzursuzluk getirir” dediği türden bir kayıtsızlık kaybı hali. ya da belletilen ‘istikrar fetişizmi’nden uyanma.

    yazıdaki örnekler, “demokrasicilik oyunu” oynandığını ya da yeni türkiye cumhuriyetinin, “Aydınlanma’nın gürbüz çocuğu Avrupa”dan apardığı kavram ve kurumların devşirilememiş/evrimleştirilememiş haliyle Türkiye’de ham birer “manipülasyon” silahına dönmüş olduğunu imliyor. kavramlar tohum gibi önce topluma saçılır, sonra mecrasını bulur. ya serpilir, gelişir, evrimleşir; ya da zamanla hükmünü, etkisini kaybeder, yok olur. bu paralelde “demokrasi” kavramının türk toplumundaki kısa geçmişini düşününce iyi bir evrimleşme tecrübesi yaşamadığını, bundan daha da önemlisi toplumsal olarak başarılı bir demokratik tecrübeye ve olgunluğuna sahip olmadığımızı düşünüyorum – bunda darbeler, tek parti dönemi, vb çeşitli sebepler sıralanabilir elbette. gelmek istediğim nokta, yüzde 10 baraj sorununu, iktidarların ‘kendine demokrat’lığından çok, türk toplumunun bu konuyu temel bir sorun olarak görmediğine, ‘demokratik’ bilgi ve algı seviyesine bağlıyorum. yani michel faucault’nun “iktidar tabandan tavana yapılır” sözündeki ‘taban’ın kalitesine, ‘tavan’ı dönüştürücü ve kalitesini belirleyici etkisine… bu anlamda, iktidarların niteliği ve icraatları ‘sebep’ değil de ‘sonuç’ odaklı değerlendirilse daha verimli olabilir.

    burada iki taraflı bir yükümlülük sözkonusu: 1) iktidarlar ikircikli değil, sahici davranmalı. hem oralı hem buralı olmak, ne oralı ne buralı olmak olarak da okunabilir. artık bir tercih yapılmalı: ya ‘sahih bir demokrasi’nin her daim evrimleşen evrensel standartlarının eviçine uyarlanan kuşatıcı kolları, ya da ‘pragmatist kavram okumaları’ ve manipülatif manevralarla siyaset sahnesinin karasularında Vira Bismillah! deyip dümen çevirmek.

    bana göre asıl önemli olan 2. tarafın tavrı: “nasılsanız öyle yönetilirsiniz” ya da daha spesifik bir mütaalayla; “demokrasi’den, katılım’dan, baraj’dan, çoğunluk/çoğulculuk’tan, ifade hürriyet’inden, temsil’den, vs. ne/kadar anlıyorsanız o şekilde/seviyede yönetilirsiniz” konusu. kısa vadeli önermeler hariç tutulduğu durumlarda bu boyut bence çok daha önemli. sebebi sırf ‘Doğululuk’ hissiyatı mıdır bilmiyorum ama eğer bir toplum, ülkeyi sınai, teknolojik, ekonomik açılardan görece iyi götüren ‘insaflı bir Hitler’ istiyorsa ya da baraj yüzde 10 da olsa 1-2 büyük partinin halkın önüne amentü gibi koyduğu blok listeleri onaylamaktan daha yaratıcı bir toplumsal manevra yapamıyorsa (BDP seçmenlerini ayrı tutmak lazım) iktidarın topluma güzellikler lütfetmesini beklemek hayalcilik olur. bu durum iktidarın, tatlı istemeyen birine çok da gönüllü olmadığı için tatlılar, şekerlemeler sunmayı aklına bile getirmemesi gibi birşey. ağlamayan çocuğa emzik vermezler. toplum talebi belli bir yoğunluğa ulaştığında, ciddi ve derinlikli bir tartışma tecrübesi geçirdiğinde o sorun çözüme kavuşur- Batı’da hep böyle olmuştur. baraj konusunda biz henüz o süreci yaşıyoruz.

    bir diğer toplumsal sorun da, tercihlerin, siyasilerle (hatta çoğunlukla sadece liderle) duygusal bağ kurma yöntemiyle yapılması olabilir. bu da, bizim mahalle/karşıki mahalle heptenciliğine ya da “O ne yaparsa vardır bir hikmeti” biatıyla ‘yönetimin nasıllığı’ ve/ya araçlarının değil, ‘yöneten’in kim olduğuna indirgenen bir yüzeysellikte tercih yapılmasına götürür. bunun farkında olan iktidar da siyasi argüman ve söylemlerini, Avrupa Konseyi’nin gelişmiş demokrasilere salık verdiği şekilde değil, nabızların ritmine uygun şekilde oluşturur (AKP’nin, seçim sürecinde milliyetçi söylemleri çokça kullanması manidar. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ndeki fırçalama da bu kategoride düşünülebilir). hayatiyetini icraatlarının nitelliğinden çok nicelliğinden kazandığını düşünür. bunun sağlamasını yapmak için seçim meydanlarındaki vaadlerin içeriğine bakmak yeterli: verilen krediler, sağlık politikaları, yapılan yollar, evler, çılgın projeler, yalancı/dolandırıcı/helal/haram söylemleri… bu söylemler içinde mesela seçim barajının düşürülmesi, başörtülü vekil ya da kamu çalışanı sorununun çözülmesi, eşcinsel hakları, vs. yer almadı. şunu teslim etmeli ki sivil bir anayasa oluşturulması ve hukuk reformu söylemleri önemliydi.

    toplumsal yükümlülükler iktidarların sorumluluğunu hiçbir surette azaltmaz ama iktidarların kayıtsızlık ve çeşitli sorunları çözmeye yönelik heyecansızlıklarını açıklayabilir. güç ve yetki sorumluluk getirir. güçlü olan çözer ya da düğümler. güçlü olan affeder, özgürleştirir. gelişmemiş ya da az gelişmiş toplumlarda iktidar’dan (hatta yalnızca liderden) her konuda ‘muktedir’ olması, hz. musa’nın asa’sına sahip olması beklenir. bütün güç ve yetki iktidar’a emanet edilir. gelişmiş demokrasilerde iktidar hesap verir, sorgulanır, toplumu süreçlere dahil eder, birey hak ve tercihlerine azami seviyede önem verir.

    özetle, etki oluşturamayan bağımlı birey olma kolaycılığından silkinip bilinçli, talepkar ve dönüştürücü bir toplum olmaya evrildikçe sökükler dikilip düğümler çözülecektir.

    ve umulur ki, bugünün iktidarları, gelişmiş demokrasi olma kriterlerini sağlayıp toplumun önünde giden, çığır açıcı ‘filozof siyasetçiler’ olsun. oportünist söylemlerin kısır döngüsü içinde devinmek ve toplum tabanındaki meşru talepleri geciktirerek teslim etmek yerine radikal adımlar atsın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s