Teferruatların Gölgesinde Müslüman Birliği

Rüyalarınızın gerçekleşmesi için, önce uyanmanız gerekir.” -J. M. Power-

Birleşmiş Milletler’in Libya müdahalesinin ardından Müslüman dünyasında bir “İslami Barış Gücü” kurulması yönünde düşünce ve talepler arttı. Hem Müslüman ülkeler arasındaki dayanışma ve işbirliğini artıracağı hem de içimizdeki sıkıntıların “emperyalist” güçlere fırsat vermesinin önüne geçebileceği için pek çok kişiye sevimli gelen bir teklif bu. Fakat Arap ülkelerindeki halk ayaklanmaları karşısında Müslüman ülke ve halkların aldıkları ikircikli tavırlar, her ne kadar kulağa hoş gelse de, bırakın İslami Barış Gücü’nü, Müslüman Birliği gibi daha basit bir hedefin bile görünen bir gelecekte gerçekleşme ihtimalini çok zayıf kılıyor.

Ülkemizden başlarsak, daha önce de yazdığım üzere, büyüyen Türk ekonomisi için Ortadoğu’daki siyasi istikrarın önemi Türkiye’yi Kaddafi ve Esad yönetimlerinin baskı ve katliamlarına karşı sert bir tavır almaktan alıkoydu. Ve Suriye ve Libya halkının yanında açıkça yer alamayan Türkiye -geçen hafta Misrata’da misket bombası kullanarak sadece zalim değil aynı zamanda terörist olduğunu da gösteren- Kaddafilerin “utangaç müttefiki” pozisyonuna düştü. Söz konusu yatırımlarsa, gerisi teferruattı!

Bizim ekonomik kaygılarımız kadar başkalarının da dini kaygıları var. Meşhur İslam âlimi Yusuf Kardavi Bahreyn’deki ayaklanmaları Sünni dünyanın desteğini hak etmeyen mezhepçi ayaklanmalar şeklinde nitelendirdi. Mısırdaki ayaklanmaları ve Libya’ya yönelik müdahaleyi sonuna kadar destekleyen Kardavi –ve onun gibi düşünen milyonlar-, ezilen ve direnen halk Şii olunca birden çark ediverdi. Çünkü bu marazi ve bölücü bakış açısına göre söz konusu Sünni hâkimiyetin devamıysa, gerisi teferruattı!

Belki de en trajik olanı Hamas ve Hizbullah’ın Suriye’deki ayaklanmalar konusundaki tutumlarıydı. Hem Hamas hem de Hizbullah, Suriye’nin kendilerine sağladığı desteği göz önünde bulundurarak, Suriye’deki ayaklanmalara karşı Esad rejimine desteklerini yolladılar. Özellikle Hamas’ın Esad’a verdiği destek İslam birliği konusunda oldukça öğretici. İsrail işgali altında yıllardır zulüm gören ve birçok zaman da Müslümanlara -haklı olarak- “Bizi neden desteklemiyorsunuz?” şeklinde sitem eden Filistinliler, şimdi Esad rejiminin işgali altında 40 yıldır ezilen Müslüman kardeşlerine karşı işgalci rejime desteklerini sunuyor. Görünen o ki, Realpolitikin şehveti kurbanlarını dahi esir alacak kadar kuvvetli!

Daha da ironik olan şu ki, Suriye’deki direnişçilerin birçoğu gibi, Hamas da “Müslüman Kardeşler”in bir kolu. (Yani dini bir ortak paydanın ötesinde siyasi bir ortak payda da var Hamas ile Suriyeli direnişçiler arasında). Ve bu açıdan bakınca karşımıza şu traji-komik istatistik çıkıyor: son 40 yıl içerisinde, Esad ailesinin öldürdüğü “Müslüman Kardeşler” sayısı, İsrail’in öldürdüğü “Müslüman Kardeşler” sayısından fazla. Ama buna rağmen Filistin’in Müslüman Kardeşleri Suriyeli Müslüman Kardeşlere destek veremiyor. Çünkü “İsrail karşıtlığı” Esad ailesinin kabarık sabıka kaydını örtüveriyor. Ve maalesef Filistinli kardeşlerimiz için, söz konusu İsrail karşıtlığıysa, gerisi teferruattır!

Herkesin kendi derdine ve çıkarına odaklandığı, “kardeşlerin” çıkarlarının bile teferruat babında ele alındığı bir Müslüman coğrafyasında idealler ve kimlikler üzerinden bir birlik inşasını ummak veya hedeflemek hiç de gerçekçi gelmiyor bana. Hala Müslüman birliğinin hülyasını kuranlar için, artık bunun hoş bir rüyanın ötesinde bir mana ifade etmediğini görmenin vakti geldi. Daha rasyonel (ve daha insani) birliktelikler tasarlayabilmek içinse, önce rüyadan uyanmamız gerek.

Reklamlar

2 comments on “Teferruatların Gölgesinde Müslüman Birliği

  1. Yusuf Kardavi gibi gönüllerde paye sahibi şahsiyetlerin siyasi konulardaki yorumların hepsinden olmasa da en azından aklımızda olup dillendirmekten hassasiyetle kaçındığımız, mezhep çatışmalarının hamuru olabilecek konularda bu tür ifadelerden titizlikle kaçınmasını ummak çok mu iyimser bir hayaldir acaba?

    Bu yazıda tartışılan konu ile ilgili bilimsel bir makalenin abstract’i altında Key words olarak “tefrika”, “gaflet uykusu”, … gibi dini literatür kavramları kullanmak ne kadar ilginç ve hoş olur.

    NOT: Hocam, başbakanımızın Aleks’e isim üzerinden espri yapmasına takılmadım da, (Zaten kültürel ve manevi kodları çok defalar böyle yorumlar yapmasına sebep oluyor ve bu biraz hoşgörülür, doğal ve insani bir şey.) Aziz Yıldırım ve çevirmen Samet Güzel Başbakanlık gibi resmi bir makama takım elbiseli-kravatlı teşrif ederken ‘sâdık’ bir Hıristiyan olarak bilinen Aleks’in makama kravatsız girmeye ve de eliyle başbakanın kolunu ciddiyetsizce (belki üstünlük gösterisi yapabileceğini ispatlarcasına) dürtmesi beni bir vatandaş olarak rahatsız etti. (Bu kareleri web sayfasında paylaşıp altına kallavi bir yorum yazıp milyonlarca takipçisiyle paylaşır mı bilinmez.) Kravat gibi boynumuza taktığımız deli kementlerini ve de her zaman eleştirdiğim ‘aşırı komplocu paranoya halleri’ veya ‘niyet okuma’larını hoş karşılıyor değilim. Ancak, Osmanlı’nın Batı diplomasisi gibi protokoller ve entrikalar manzumesinden bağımsız, nevi şahsına münhasır bir idare ve protokol geleneğine sahip olduğunu ve mesela devletin ‘hasta adam'(!) sayıldığı bir dönemde II. Abdülhamid Hân’ın huzuruna bile üst düzey bir davetlinin bilmem kaç günde bilmem hangi protokollerle (ör: Carl Hertz’i azarlaması, adamdan saymaması) çıkabildiğini hatırlayınca Aleks’in en azından makama teşrif ederken birkaç görevli tarafından şu kravat konusunda uyarılmış olmasını beklerdim. Başbakan da bunu sorun etmemiş ama Aleks’in o kadar gayriihtiyari davrandığını düşünemiyorum. Umarım 10 yıl top oynadığı Türkiye’de heykeli dikileceği konuşulan Aleks’in bu ‘abartılı’ teveccühe karşı duyguları samimidir. Nasıl ki ‘ilkeli dış politika’ deyip pek çok politik meselede ‘menfaatlerimizin’ açmazından çıkamıyorsak, Aleks de umarım Türk vatandaşı olurken aslında başka pragmatik voleler vurmayı hedeflemiyordur. Yine de hoş bir duygu veriyor hepimize bir BRIC ülkesi mensubunun Türk vatandaşlığını tercih edebiliyor olması. (G7 ülkesi mensubu olsa sevinç sarhoşu olurduk, sevgiyle boğar öldürürdük.) Gelişmekte olan bir ülke futbolcusu o, öyle kavruk bir Afrika ülkesi değil. Guti de böyle bir başvuru yapsa ayaklarımız yerden kesilir, üç gün üç gece düğün yapardık. Âh, hayali cihan değer.

    • Merhaba Mehmet,
      Öncelikle etraflı katkın için teşekkürler. Birkaç madde ile mukabelede bulunayım:

      – Keyword teklifin hayli hoş. Yalnız şunu kaçırmamak lazım bence. Kardavi milyonların hislerine tercüman oldu sadece. Mezhep fitnesi inanılmaz boyutta Müslüman âleminde. Libya konusunda çağrı üstüne çağrı yapan Arap Birliği, Bahreyn konusunda sus-pus oldu nitekim.

      – Türk ismi meselesi Başbakan’ı aşan bir sorun. Türk vatandaşlığını seçen tüm sporcular için böyle bir toplumsal beklenti ve baskı var (bkz: Nobre, Aurelio, Elvan…) Vatandaşlık kavramına yönelik sorun bir hayli kitlesel ve bence hiç de hoş görülebilir değil.

      – Alex’in kıyafetine takılmanı ise garipsedim açıkçası. Kravat, sinekkaydı sakal traşı gibi imaj adetleri özünde kapitalizmin tüketim dayatmasıdır. Bu tür dayatmaları kenara koyanları alkışlıyorum ben bu yüzden. Bir de Türk toplumuna saygıyı kıyafette aramak bence ana noktayı ıskalamaktır bir nebze. İnsanlara saygı, ne giydiğinden ziyade, insanların sana ayırdığı zaman ve harcadığı paranın hakkını vermektir. Ve bunun da özü işini iyi yapmaktır. Bence Türk insanına en çok saygı duyanlar, papyonlarıyla ekran karşısına çıkanlar değil; toplumsal meseleleri çözen siyasetçiler, müşterisini kazıklamayan pazarcılar, hakikatleri ortaya çıkaran akademisyenler, sokakları güzel temizleyen çöpçüler, ve izleyenlere futbolu sevdiren futbolculardır. Ve bu manada Alex Türk toplumuna en çok saygısı olan sporculardan biridir bence. Eski bir Galatasaraylı ve yeni bir Bursasporlu olarak en son isteyeceğim şey Fenerbahçe’nin şampiyon olmasıdır. Böyleyken, Alex’i her izlediğimde “iyi ki varsın!” derim. Ve benim gibi anti-Fenerlilere bile bunu dedirten bir futbolcuya Türklerin duyduğu teveccüh bence hiç de “abartı” değildir bu yüzden.

      – Osmanlı’nın –Kaddafivari- ve hastalıklı derecede aşağılayıcı protokollerine duyduğun nostaljik özlemi ise anlamaktan hayli uzağım. Ben bu konuda Hıristiyan’ın önünde eğilen Mevlana’yı rehber edinmeyi tercih ederim.

      – Bu arada, bir haller var sende bu aralar. Bir ara görüşelim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s